Bu yazı, Müslüman birliğinin gerekliliğini savunan bir dizi tartışmanın ilkidir. Serinin giriş yazısını buradan okuyabilirsiniz.
لا يصلُحُ آخرَ هذه الأمّة إلا بما صَلُحَ به أولُها
“Bu ümmetin sonraki nesilleri, ancak ilk öncülerin başarıya ulaşmasını sağlayan şeyle başarı kazanacaktır.”1
Özet: Allah ile olan ümmet sözleşmemiz hem bir şeref hem de bir sorumluluktur. Bu, ümmetin bu dünyada ve daha da önemlisi ahirette, ancak İslami birlik yoluyla, yani “Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak” suretiyle zafer kazanabileceği anlamına gelir. Kişisel takva kesinlikle ilk ve vazgeçilmez bir adımdır; ancak bu, kolektif sorumluluğumuzu göz ardı etmek, küçümsemek veya belirsizleştirmek için bir bahane olmamalıdır. Aksi takdirde, Allah’ın “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettikleri” için kınadığı İsrailoğulları gibi olmaktan korkarız.”
Son Elçi’nin ﷺ topluluğu olarak ümmet, insanlığa karşı şahitlik etme görevini üstlenmiş ilahi bir emanete sahiptir. Bu emanet hem bir şeref hem de bir sorumluluktur. Ümmet, Son Peygamber’in ﷺ misyonunu devam ettirmek üzere seçilmiş bir topluluktur ancak bu seçim bir soy, etnik köken veya kimlik nişanesi üzerine değil, Allah’ın mesajını ulaştırma, onu yaşama ve insanlığa karşı hem bir şahit hem de bir uyarıcı olma ahdi üzerine temellenmektedir:
وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا
“İşte böylece, sizleri vasat (dengeyi gözeten, adil) bir ümmet kıldık ki insanlara karşı şahitler olasınız ve Peygamber de size karşı bir şahit olsun.”2
Bu görev, güç, liderlik ve örgütlenme gerektirir; bunların tümü ise siyasi birliği zorunlu kılar. Müslümanlar, geçmişte asırlar boyunca insanlığa karşı bir şahitlik makamında bulundular; ancak yaşanan çöküş, onları bu konumdan uzaklaştırdı. Peki, Müslüman medeniyetin çöküşüne ne sebep oldu? Bu soru, yaklaşık iki yüzyıldır hem samimi ıslahatçılar hem de dış gözlemciler tarafından tekrar tekrar sorulmaktadır.
Dışarıdan gelen fikirler ve belki de cesaret eksikliği, birçok kişinin bakış açısını öyle daralttı ki, en kolay cevap, Batı’nın başarı kaynağı olarak öne sürdüğü bir erdemin eksikliğinde aranır oldu. Liberaller, “(bireysel) özgürlük!” önerirken, sosyalistler “(ekonomik) eşitlik!” iddiasında bulunuyor ve feministler ise “toplumsal cinsiyet eşitliği!” diye haykırıyor. Kimileri tüm umutlarını demokrasiye, anayasal yönetime, güçlü kurumlara veya Çin’in Xi’si ya da Rusya’nın Putin’i gibi kararlı ve acımasız bir güçlü lidere bağlıyor. Cevaplar ve çözümler çoğalmaya devam ediyor; bunların hepsinin bir şekilde araçsal bir değeri olabilir.
Doğru cevap ise, gerçek müminlerin içgüdüsel olarak bildiği üzere, her zaman aynıdır: İman. Nitekim Peygamber ﷺ, bu ümmetin en büyük zayıflığını (vehn) tarif etmesi istendiğinde şöyle buyurmuştur: “Dünyaya aşırı sevgi beslemek ve ölümü hoş görmemek.”3Bu, vaaz kürsülerinden işiteceğiniz cevaptır. Ancak Peygamberin ﷺ buyurduğu gibi, iman yetmiş küsür şubeye sahiptir; dolayısıyla asıl mesele, bunlardan hangilerini kaybettiğimizi ve onları nasıl yeniden kazanabileceğimizi belirlemektir. Bunu yalnızca teorik olarak değil, kalplerimizin derinliklerinde de bilmek ve idrak etmektir.
Cevap, bilmece gibi gizlenmiş olmaktan çok uzaktır; Kur’an okuyucusu için apaçık ortadadır, sanki kulağımıza haykırılmaktadır. Allah sadece bunu bize doğrudan bildirmekle kalmamış, aynı zamanda bizden önce Kitap ve dolayısıyla ilahi emanet verilenlerin halleri üzerinden de göstermiştir. Nitekim meşhur bir hadiste Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle uyarır: “Sizden öncekilerin yollarını adım adım, karış karış takip edeceksiniz; öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden gireceksiniz.” Ashap, “Ey Allah’ın Resulü, Yahudiler ve Hristiyanları mı kastediyorsunuz?” diye sorduğunda, “Başka kim olabilir?” diye cevap verdi. Kur’an, geçmişteki benzerlerimizi anlatarak geleceğin tehlikelerini gözler önüne serer; imtihanları, ayartıcı tuzakları ve yenilenme ile güç bulmanın yollarını gösterir. Geçmişteki tüm ihya hareketlerinde olduğu gibi, biz de yeniden Allah’ın kelamına dönmekle işe başlamalıyız.
Geçmiş Milletlerden Ders Almak: Siyasi Birlik ve Dayanışma Zorunluluğu
Aşağıda, Allah’ın bir toplumu, daha önce kendilerine hidayet ve peygamberler lütfetmiş olmasına rağmen, en büyük günahları sebebiyle nasıl cezalandırdığını açıkça bildiren bir Kur’ânî anlatım yer almaktadır:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَارِكُمْ ثُمَّ أَقْرَرْتُمْ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ ❃ ثُمَّ أَنتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِّنكُم مِّن دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِم بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِن يَأْتُوكُمْ أُسَارَىٰ تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ ۚ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ ۚ فَمَا جَزَاءُ مَن يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ❃
Ve hatırlayın ki, sizden, ‘Birbirinizin kanını dökmeyecek ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye kesin söz almıştık; siz de bunu kabul etmiş, buna şahitlik etmiştiniz. Fakat işte siz, birbirinizi öldürüyor, kendi halkınızdan bir kısmını yurtlarından sürüyor, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birbirinize yardım ediyorsunuz. Oysa onlar size esir olarak geldiklerinde, onları fidye vererek kurtarıyorsunuz—hâlbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bunu yapanların cezası, dünya hayatında rezil rüsva olmak ve Kıyamet Günü en şiddetli azaba uğramaktan başka ne olabilir? Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.4
Müfessirlerin ittifak ettiği üzere, bu ayetlerde işaret edilen olay, Medineli Yahudi kabilelerinin, Peygamber’in ﷺ gelişi öncesinde, savaş hâlindeki putperest Arap kabileleriyle siyasi ittifak kurarak kendi dindaşlarına karşı savaşmaları ve onları sürgün etmeleridir. Bizzat bu Yahudiler, esir düşse ya da köle olarak alınsa Tevrat’a göre fidye karşılığında onları kurtarırlardı. Ancak Pagan Arap kabile düzenine mali ve siyasi çıkarları uğruna dâhil olmalarıyla, Allah ile yaptıkları asli ahdi ihlal etmişlerdi. Böylece, kendi içlerinde savaşan gruplara bölünmüş ve menfaatlerine uygun olan kabilelerle ittifak kurmuşlardı. Bununla birlikte, işlerine gelen emirleri titizlikle uyguluyor; savaş esirlerini fidye ile kurtarma yükümlülüğüne bağlı kalıyorlardı. Halbuki bu esaretin kaynağı bizzat kendileriydi. Kaynaklar, onların hukuklarına sıkı sıkıya bağlı olduklarını ve hatta bunu yerine getirmek uğruna ciddi şahsi kayıpları göze aldıklarını belirtmektedir.5
Bu ayetlerde açıkça belirtilen günah, siyasi birliği terk etmektir. İlahi ceza olan çifte aşağılanma –bu dünyada “rezillik” ve ahirette “şiddetli azap”- ilahi hukuktan seçici bir şekilde bazı hükümleri alıp diğerlerini terk etmelerinden dolayı verilmiştir. Onlar, siyasi birliği sağlama ve kendi içlerindeki her kabilenin ve her müminin canına ve malına saygı gösterme emrini görmezden geldiler. Dikkat çekici olan ise, kişisel hayırseverlikleri, ibadetlerindeki titizlikleri ve sosyal dindarlıkları ne kadar güçlü olursa olsun, Kitaplarının bir kısmını uygulamayı terk ettikleri için küfre girdiklerinin (tekfurūn) açıkça beyan edilmesidir. Zira dindaşlarının canlarını ve mallarını koruma yükümlülüğüne riayet etmemek, onları ilahi ahdin dışına itmiştir.
Onlar, tıpkı bugün Müslümanların ulus-devletler hâlinde bölündüğü gibi, kabilelere ayrıldılar ve tıpkı günümüzde Müslümanların yaptığı gibi birbirlerine karşı birleşerek müşriklerle ittifak kurdular. İki Müslüman ulus-devlet arasındaki sınırların neredeyse hiçbiri düşmanlık ve husumetten azade değildir. Suudi Arabistan-Yemen, İran-Irak, Pakistan-Afganistan, Mısır-Sudan veya Cezayir-Fas… Hangi sınır, rekabet ve kan dökülmesinden uzak kalmıştır ki? Üstelik çoğu zaman bu düşmanlıklar, İslam’ın açık düşmanlarıyla yapılan ittifaklar üzerinden sürdürülmüştür. Suudi-İran rekabeti, uzun yıllardır tüm bölgeyi kasıp kavurmuş, sadece son on yılda Suriye ve Yemen’de vicdanları sarsan katliamlara yol açmıştır. Günümüzde Gazze’nin neredeyse tüm Müslüman ulus-devletler tarafından ihanete uğraması ise, ayette haber verilen çifte aşağılanmanın en güncel hatırlatıcısıdır.
Müslümanlara seküler ulus-devletle uzlaşmalarını öğütleyenler, Allah’ın bir zamanlar seçilmiş olan bir kavmi çeşitli milletlere ayırıp dağıtmasını şiddetli bir ceza olarak nitelendirdiğine dikkat etmelidir: “Onları yeryüzünde çeşitli milletlere ayırdık.”6Bundan çıkarılacak ders şudur: İlahi vahyin emanet edildiği bir ümmet, onu göz ardı ederek veya Kitap’tan dilediğini alıp dilediğini terk ederek asla yükselip ilerleyemez. Aksi halde, çifte aşağılanma ilahi gazap olarak ona musallat olur. Kişisel inanç ve ibadetlerde titiz olmak, eğer ümmet dayanışması emrini bile bile ihmal ediyorsak, hiçbir fayda sağlamaz.
Kur’an ve Sünnet, Müslümanları sürekli olarak “sizden öncekilerin” hatalarına düşmemeleri konusunda uyarır. Bu hatalar içinde en ağır ve en sık tekrar edilen günah, müminler arasındaki bölünme ve ihtilaftır. Allah, kendilerine vahiy verilmiş toplulukları uyarırken özellikle iç çatışma, parçalanma ve haddi aşma günahını öne çıkarır. Daha spesifik olarak, bu hatayı tanımlayan temel kavramlar birçok ayette şu şekilde geçmektedir: Tefrika (bölünme), ihtilâf (anlaşmazlık), tenâzu‘ (çekişme ve çatışma) ve bağy7(haddi aşma ve zulüm). Buna karşılık, Allah, birliği, yani kalplerin ve güçlerin bir araya gelmesini (taʾlīf) ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılmayı (iʿtisām), en büyük nimetlerden ve ilahi lütfun en açık işaretlerinden biri olarak ilan etmektedir.
Bir dinî topluluk siyasi özerkliğini kaybedip farklı siyasi ve kültürel dünyalara dağıldığında, onun dini bütünlüğü de kaçınılmaz olarak zedelenir. Yahudi tarihindeki bu bağlantıyı gözlemleyen, Yahudi kökenli önde gelen Amerikalı siyaset teorisyeni Michael Walzer, siyasi bağımsızlığın yitirilmesinin din üzerinde nasıl köklü değişimlere yol açtığını şöyle ifade eder: “Yahudi diasporasındaki yazarlar, o metinde [İbranî Kitab-ı Mukaddes’te] temsil edilen deneyimi yeniden yaşayamadıkları için, onun anlamına dair köklü bir yeniden yorumlamaya veya daha doğrusu bir dizi yeniden yoruma zorlandılar.”8Bunu, İmam Mâverdî’nin (ö. 1058) daha ilham verici sözleriyle ifade edecek olursak:
فَلَيْسَ دِينٌ زَالَ سُلْطَانُهُ إلَّا بُدِّلَتْ أَحْكَامُهُ، وَطُمِسَتْ أَعْلَامُهُ. وَكَانَ لِكُلِّ زَعِيمٍ فِيهِ بِدْعَةٌ، وَلِكُلِّ عَصْرٍ فِيهِ وِهَايَةُ أَثَرٍ. كَمَا أَنَّ السُّلْطَانَ إنْ لَمْ يَكُنْ عَلَى دِينٍ تَجْتَمِعُ بِهِ الْقُلُوبُ حَتَّى يَرَى أَهْلُهُ الطَّاعَةَ فِيهِ فَرْضًا، وَالتَّنَاصُرَ عَلَيْهِ حَتْمًا، لَمْ يَكُنْ لِلسُّلْطَانِ لُبْثٌ وَلَا لِأَيَّامِهِ صَفْوٌ، وَكَانَ سُلْطَانَ قَهْرٍ، وَمَفْسَدَةَ دَهْرٍ
Hiçbir din, siyasi otoritesini kaybettiğinde hükümleri değiştirilmeden ve sembolleri silinmeden kalamaz; öyle ki, her lider ona yeni bir bid’at ekler ve her çağ ona yeni bir zayıflık getirir. Aynı şekilde, kalpleri birleştiren ve insanları yükümlülüklerine gönüllü olarak boyun eğmeye, onun uğrunda tereddütsüz yardımlaşmaya sevk eden bir dinden mahrum olan hiçbir siyasi yapı istikrar ve büyüklüğe ulaşamaz. Böyle bir yönetim, eninde sonunda zorbalığa ve yozlaşmaya sürüklenir.
İslam’ı sekülerleştirip özel bir alana hapsetmenin, modern çağın küçük krallıklarının siyasetini benimsemenin -ki bunlar, artık tarihten silinmiş Endülüs’ün ṭāʾifa krallıklarını andırmaktadır- kendilerini yaklaşan rekonkistadan9koruyacağını sananlar, ya da Müslümanların çektiği acılara ihanet etmelerine rağmen dini kurtuluşlarının zarar görmeyeceğini düşünenler, bir kez daha düşünmelidir. Endülüs’ün küçük krallıkları, nihayetinde Müslümanların toptan yok edilmesi, aşağılanması ve İslam’ın İber Yarımadası’ndan silinmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tarihi örnek, günümüzde dünya çapında birçok Müslüman topluluğun karşı karşıya olduğu tehditler karşısında ibret verici bir uyarı olmalıdır.10
Özetle, ilahi emanetin taşıyıcısı olarak seçilmiş olan ümmete, yani bizlere olduğu gibi İsrailoğulları’na da verilen en temel emir şudur: “Allah’ın ipine hep birlikte sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”11Buna karşılık, Kur’an aynı zamanda Allah’ın mesajını tam anlamıyla benimsemenin dünyevi refaha, uyuma ve dayanışmaya götürdüğünü, ihtilaf ve bölünmenin ise ilahi mesajın bir kısmının unutulmasının bir sonucu olduğunu bildirir: “Onlara hatırlatılan şeylerin bir kısmını unuttular, biz de aralarına düşmanlık ve kin saldık.”12Başka bir ifadeyle, “Allah’ın ipine sarılmak” emrinde birleşen iki temel ilke -Allah’ın dinini bütünüyle benimsemek ve bunu, müminler olarak dayanışma içinde gerçekleştirmek- bir madalyonun iki yüzü gibidir; biri olmadan diğeri tamamlanmaz.
Ümmet ahdi özel ve eşsiz bir bağdır.
Ümmet, diğer tüm milletlere karşı şahitlik etmek üzere seçilmiş ve bu görevle çağrılmış bir topluluk olduğu için istisnai bir konuma sahiptir. Bu ümmetin seçilmişliği, yani ümmet olarak ayrıcalıklı olması, yukarıda bahsedilen Allah ile yapılan ahitle sağlanırve bu ahit hem bu dünyadaki hem de ahiretteki başarımızı belirler.
Müslüman ümmetinin istisnai olduğuna, yani Allah’a özel bir ahitle bağlandığına inanmak aslında yeni ya da sıra dışı bir düşünce değildir. İnanç esasları açısından bakıldığında, Müslümanlar her zaman Hz. Muhammed’in ﷺ son peygamber olduğuna ve bu yüzden ümmetin Allah’ın son vahyinin taşıyıcısı ve tebliğcisi olmakla yükümlü olduğuna inanmışlardır. Bu inancın doğal bir sonucu ise, bu ümmetin Allah’a isyan ederek asla gelişip yükselemeyeceğidir. Ancak bu inancın siyasi ve sosyal sonuçları çoğu zaman yeterince anlaşılmamıştır. Çünkü ümmet, seçilmiş ve istisnai bir topluluk olduğu için, Allah’ın rehberliğini terk ederek ya da kitabın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddederek asla gerçek bir ilerleme kaydedemez.
Bu durum, Müslüman ulus-devletlerin dünyevî refaha ulaşamamasının nedenini de açıklayabilir. Sekülerizmi, kapitalizmi, milliyetçiliği ve diğer ideolojileri benimseyerek güç kazanan inançsız milletleri taklit eden Müslüman devletler, aynı yöntemleri uygulamalarına rağmen benzer bir başarı elde edememiştir. Bu, ümmetin seçilmişliği olarak adlandırdığımız ilkenin doğal bir sonucudur. Müslümanların izzet ve gücü (ʿizza) inançsızları taklit ederek aramaya çalışması her zaman başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Nitekim İmam Mâlik’in (r.a.) şu sözü de tam olarak bu gerçeğe işaret eder: “Bu ümmetin sonraki nesilleri, ancak önceki seleflerini başarıya ulaştıran şeyle başarıya ulaşabilir.”
Bu seçilmişliğin bizim için en önemli yönü, ümmet birliği ile ilahi rehberlik nimeti arasındaki bağlantıdır. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: “Allah, benim ümmetimi dalâlet üzerinde birleştirmez.13Bu düşünce, klasik müfessirlerin yorumuna göre, peygamberlik vazifesinin tüm ümmete miras bırakıldığını bildiren Kur’an ayetlerinde de örtük olarak yer almaktadır.14
Seküler tarihçiler bile İslam’ın seçilmişliğinin bazı yönlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin, İslam hilafetinin Batı Asya’daki binlerce yıllık imparatorluk tarihindeki benzersizliği, doğrudan bir dinî mesaj tarafından yönlendirilmiş olmasından kaynaklanır. Oysa dünya tarihindeki büyük imparatorlukların genişlemelerinde genel norm, dinin çoğu zaman yalnızca bir imparatorluk ideolojisinin aracı olmasıdır:
“Dünya tarihindeki diğer büyük olaylardan daha açık bir şekilde, İslam’ın yükselişi ve erken dönem hilafetin kurulması, fikirlerin de insanlık meselelerinde belirleyici bir rol oynayabileceğini ve bazen güç dengelerine doğrudan etki ederek uzun vadeli ve temel toplumsal yapıların şekillenmesini sağlayabileceğini kanıtlamaktadır.”15
Ayrıca sıkça gözlemlenmiştir ki, Müslümanlar, dünyevi alanlarda en başarılı, en açık fikirli ve en basiretli oldukları dönemleri, -dinlerini terk ederek bu erdemleri bulduğu varsayılan diğer medeniyetlerin tersine- İslam ile yönetildikleri zamanlarda yaşamışlardır.
Din tarihçileri, İslam’ın diğer dinler arasında benzersiz bir konuma sahip olduğunu belirlemişlerdir. Bu benzersizlik, onun kurucu metninde kendisini ayrı bir din olarak açıkça tanımlaması, kutsal kitabının ve mesajının korunmuş olması ve Müslümanların dinlerinin hakikatini ve güncelliğini ısrarla vurgulamaya devam etmeleriyle ilgilidir.16Ayrıca birçok araştırmacı, İslam’ın sosyal ve siyasi kavramlarının modern özgürlük, hesap verebilir yönetim, siyasi bilinç ve dayanışma anlayışlarına karşı alternatif olarak hem son derece cazip hem de sağlam olduğunu gözlemlemiştir:
“Müslüman siyasi kimliği… Modernitenin eşiğinde belirgin bir fark yaratmıştır. Modern koşullar altında, milliyetçi paradigmanın getirdiği engellere rağmen, Müslüman kimliği yeterince dirençli olduğunu kanıtlamış ve iletişim teknolojilerinin hızla gelişmesinden büyük ölçüde faydalanmıştır. Bu, İslam’ın eski dönemlerde sağladığı bağları yeniden güçlendirmiş ve önemli ulus ötesi seferberlik örneklerini mümkün kılmıştır. Ancak milliyetçiliğin bu modern görünümünde bile etnik kimlikler, ahlaki üstünlüğü koruyamamıştır. Müslümanların çoğunluğunun öncelikle kendilerini ülkelerinin vatandaşları olarak değil, Müslüman olarak tanımlaması bunun bir kanıtıdır.”17
Bu ve benzeri tarihî ve doktrinel yönleri göz önüne alındığında, İslam hem en modern din hem de Batı modernitesine en büyük meydan okuma olarak görülmüştür.18
Özetle, Müslümanlar olarak kalkınma ve gelişim yolumuzMüslüman toplumlarda insani ve kurumsal gelişime olan acil ihtiyaç ümmet eksenli olmalıdır. Bu yaklaşım, ümmetin birliğine ve dayanışması temeline dayanmalı ve ümmetin ilahi emrı yerine getirmesine yönelik olmalıdır. Bunun zıddı ise, ilahi bir ceza olan çifte zillete daha da derinlemesine sürüklenmektir.

Ovamir Anjum
Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsü'nde Baş Araştırma Görevlisidir. 2019'da Yaqeen Enstitüsü'nde yayınlanan ve bu projenin mihenk taşı olan "Halifeliği Kim İstiyor?" adlı makalenin yazarıdır. Toledo Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümünde İslam çalışmaları profesörü ve bağışlı kürsü başkanıdır. American Journal of Islam and Society'nin (önceki adıyla American Journal of Islamic Social Sciences) yardımcı editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsü inceleme kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları arasında İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve genel olarak tarih yer almaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012) ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020) bulunmaktadır, dört cildin ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına aşağıdaki adresinden ulaşabilirsiniz.
https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum
Notes
- İmam Mâlik b. Enes’e (r.a.) atfedilir.
- Kur’ân, Bakara, 2:143. Bkz. ayrıca Âl-i İmrân, 3:110; Hac, 22:78.
- Ebû Dâvûd, #4297.
- Ebu Said ve Ebu Hureyre’den aktarılmıştır. Buhari #3456 ve Müslim #2669’de geçer. Metindeki esas ölçüler şibr (karış) ve zira (arşın)dır.Kur’ân, Bakara, 2:84-85
- İbn Kesîr, Tefsîr, https://tafsir.app/ibn-katheer/2/85; İbn Âşûr, at-Taḥrīr wa’t-Tanwīr, https://tafsir.app/ibn-aashoor/2/85.
- Kur’ân, A’râf, 7:168.
- Örneğin: 2:103, 42:14; 3:19, 45:17, 2:213, 98:4.
- Michael Walzer, “Introduction: The Jewish Political Tradition,” in Jewish Political Tradition, cilt 1, Authority, ed. Michael Walzer vd. (New Haven: Yale University Press, 2000), s. xxii. Dinî topluluklar güçlerini kaybettiklerinde, hayatta kalabilmek için kendi “hakikatlerini” uyarlama eğilimine girerler. Belki de Kur’ân’da, onların “yeryüzünde çeşitli gruplara bölünüp dağılmaları” (A‘râf, 7:167-168), ilahi bir ceza olarak bu diasporaya işaret etmektedir.
- Çevirmen notu: Endülüs döneminde İber yarımadasındaki Hristiyanların Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma çabalarıdır.
- Giriş niteliğinde bir tarih için bkz., Hugh Kennedey, Muslim Spain and Portugal: A Political History of al-Andalus (Routledge, 1996), özellikle. Bölüm 6, 8. Kısaca şu sonuca varır: “Müslümanların ayrılığı, zayıflığın ana nedeniydi,” çünkü Müslüman yöneticiler sürekli olarak dindaşlarına karşı Hristiyan müttefik aradılar.(306).
- Kur’an, Āl-iʿImrān, 3:103.
- Kur’an, Māʾide, 5:14
- Tirmizî, #2167, el-Elbânî ve el-Arnaût tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir (ṣaḥīḥ). Orijinal metin şöyledir:إنَّ اللَّهَ لا يَجمعُ أمَّتي— أو قالَ: أمَّةَ محمَّدٍ صلَّى اللَّهُ علَيهِ وسلَّمَ — علَى ضلالةٍ، ويدُ اللَّهِ معَ الجماعةِ، ومَن شذَّ شذَّ إلى النَّار.
- Bkz. Kurtubî, Tefsîr, s.v. 2:143; burada şöyle der: “Âlimlerimiz, Rabbimizin burada bizi yaratılmışlar üzerine büyük bir şahitlik yapmakla görevlendirdiğini ve bu şahitliğe layık kıldığını haber verdiğini söylemişlerdir,” ve “bu, icmânın sıhhatine (siḥḥat al-ijmāʿ) ve otoritesine dair bir delildir.”
- William H. McNeill, Pursuit of Power: Technology, Armed Force, and Society since A.D. 1000, 2. ed. (University of Chicago Press, 1984), s. 21.
- Günümüzde var olan diğer tüm dini metinlerden farklı olarak Kur’an, bir kutsal kitap olduğunun farkındadır; doktrin ve uygulamalarla tamamlanmış ayrı bir din öğretir, inanmayanların argümanlarını tanımlar ve bunlara yanıt verir, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi diğer dini gelenekler karşısında kendi konumunu belirler. En önemlisi, dostları ve hatta en büyük düşmanları tarafından, korunduğuna inanılan tek kutsal metindir.
- Michael Cook, Ancient Religion, Modern Politics (Princeton University Press, 2014), s. 52. Cook, siyasi kimliğin yanı sıra, İslam’ın istisnacılığına dair benzer gözlemlerde bulunur; özellikle en popüler Batı dışı dinler olan Katolik Hristiyanlık ve Hinduizm ile karşılaştırıldığında, sosyal (İslami eşitlikçilik ve dayanışma (213-4)), siyasi (359) ve askeri (247) değerler ve normlar alanlarında, ayrıca modern dünyadaki güç ve popülerlikleri açısından İslam’ın farklılığını vurgular. Ayrıca, birçok Müslüman’ın ‘köktendincilik’ konusunda öne çıktığını, yani kutsal metinlerinin ‘hatasızlığına’ olan sarsılmaz inançlarını ve dinin özüne dönme eğilimlerini (373) öne sürer.
- Bu, Shadi Hamid’in Islamic Exceptionalism: How the Struggle Over Islam is Reshaping the World (New York: St. Martin’s Press, 2017) adlı kitabındaki tezinin bir yorumudur. Hamid’in çalışması, yukarıda bahsedilen Michael Cook’un tezini temel alarak onu geliştirir ve genişletir.


