Açıklama
İnsan hayatı, insanlık aynı yolda ilerlemeye devam ederse, yeryüzünde sürdürülemez hale gelecektir. Ulus-devletin hâkimiyeti, kapitalizmle birleştiğinde, dünyanın kaynaklarının eşi benzeri görülmemiş biçimde tükenmesine yol açmaktadır. Örneğin, insanlar Amerikalılar gibi yaşasaydı, mevcut yaşam tarzını sürdürmek ve gezegenin kendini yenilemesine izin vermek için 4,8 dünyaya ihtiyaç duyulacaktı. Aynı zamanda, insanlık için uygulanabilir alternatifler de, Dr. Jamel Akbar’ın paradigma değiştirici eseri Qas al-Haq ile karşılaştırıldığında yetersiz görünmektedir. Akbar, sürdürülebilir çevreler oluşturmakta başarısız olan mevcut kapitalist ekonomik ve siyasal modellerin aksine, hukuk temeline dayanan İslami hukuk sisteminin farklı bir yaklaşım sunduğunu ileri sürmektedir. Kitabında, hakların kirlilik, işsizlik ve toplumsal tabakalaşma gibi kritik meseleleri nasıl ele alabileceğini tartışır. Batı düşünce biçiminde, toplumlar genellikle ya devlet kontrolü altındaki ya da kaotik yapılar olarak görülür. Oysa İslam kültüründe, şeriat kapsamındaki haklar anlayışı, bireysel ve mülkiyet haklarının etkinleştirilmesiyle devletin rolünü asgariye indirir. Bu durum, “devlet mi yoksa kaos mu” ikilemini ortadan kaldırır; haklar, güçlü bir devletin yokluğunda oluşan boşluğu doldurur. Akbar’ın, devlet karşısında bireyin rolünü hak temelli sistem bağlamında ele alması, insanlık için sürdürülebilir bir geleceğe doğru yeni bir umut sunmaktadır. Dr. Jamel Akbar, mimar, eğitimci ve teorisyendir. Kuramsal katkıları, yapı çevresinde kaliteyi “sorumluluk”, “kontrol”, “mülkiyet” ve “müdahale” kavramları üzerinden değerlendirmeye odaklanır. Mimarlık eğitimini King Saud Üniversitesi’nde tamamlamış, ardından Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de M.Arch.A.S. ve Ph.D.derecelerini almıştır.
Sunum için buraya tıklayınız.
Özet
Bölüm I
Ana Sunum (Dr. Jamel Akbar)
Giriş: Bağlam ve Amaç
Gayrimüslimlere İslam’ı tanıtma yönündeki geleneksel yaklaşımlar genellikle teoloji, maneviyat ve kamusal ahlak üzerinde yoğunlaşmaktadır. Oysa daha etkili ve yankı uyandıran bir yöntem, Batı’da büyük önem taşıyan konulara —örneğin iklim değişikliği ve çevre kirliliğine— odaklanmak ve İslami ilkelerin çağdaş sorunlara nasıl çözümler sunabileceğini vurgulamak olacaktır.
Modern Sistemlerin Krizi
Modern ekonomik ve siyasal sistemler —özellikle kapitalizm ve ulus-devlet— sürdürülemez yapıları ve çevresel yıkım, toplumsal eşitsizlik ile insan acılarını artırmadaki rolleri nedeniyle eleştirilmeye değerdir. Kapitalizm üç olgu üzerinden gelişir ve bunların tümü kirliliğe ve iklim değişikliğine katkıda bulunur: (1) düşük kaliteli ürünlerin aşırı üretimi yoluyla kâr hırsıyla sömürülen, yarı istihdam edilmiş bir işçi sınıfının yaratılması; (2) fabrikalarda çalışan işçilerin üretim alanlarında finansal paylarının olmaması, fabrika sahiplerinin ise uzakta, kirlilikten etkilenmeden yaşaması; (3) kaynak açısından zengin bölgelerden uzakta devasa kentlerin kurulması, bu da mal taşımacılığını, tüketimi ve nihayetinde kirliliği artırmaktadır.
Buna karşılık, İslami bir ekonomik sistem sömürüyü en aza indirmeyi ve çevreye saygıyı esas alır. Bu sistem şu hedeflerle yukarıdaki sorunları bertaraf etmeyi amaçlar: (1) sömürüye karşı bir güvence olarak işsizliğin ortadan kaldırılması; (2) çalışanların üretim alanlarında pay sahibi olmalarının teşvik edilmesi; (3) üretim alanlarının, iş gücünün yöneldiği şekilde, kaynak açısından zengin bölgelerin yakınında geliştirilmesi; böylece malların kitlesel taşınmasına duyulan ihtiyaç azalır ve kirlilik düşer. İslami ilkeler, servetin daha adil dağılımını sağlayarak kaynakların mega kentlerde yoğunlaşmasını engeller ve kendi kendine yetebilen küçük yerel toplulukların gelişimini teşvik eder.
Batı Düşüncesindeki Entelektüel Çıkmaz
Batı düşüncesindeki entelektüel çıkmaz, kapitalist düzenin demokratik, yenilikçi, esnek, sarsıntılara dayanıklı ve kendi kendini düzeltebilen bir sistem olduğu yönündeki iddiaların; yoksulluk, kirlilik, iklim değişikliği, yaşam alanlarının tahribatı ve mali krizlerle çelişmesiyle görünür hale gelmektedir. Batılı düşünürler, eleştirel olduklarında bile, kapitalizm ve ulus-devletin kavramsal çerçevesine hapsolmuşlardır ve alternatif sistemler tahayyül edemez hale gelmişlerdir. Bu durum, iklim değişikliği ve ekonomik eşitsizlik gibi küresel sorunlara gerçek çözümler geliştirme potansiyelini sınırlamaktadır.
İslami Ekonomik İlkeler
İslam’daki ekonomik düzenin omurgası üç Kur’an ayetine —[59:7], [9:60] ve [8:41]— dayanır. Bu ayetlerin tümü, servetin yeniden dağıtımının devletin kontrolündeki kurumlara (örneğin hazine veya maliye bakanlığı) değil, yetimler, yoksullar ve yolcular gibi ihtiyaç sahiplerine yönlendirilmesi gerektiğini vurgular. Bu yaklaşım, bireyleri birbirlerini doğrudan desteklemeye teşvik ederek sorumluluk ve topluluk bilincini güçlendirir; böylece toplumun refahı, devlet müdahalesine değil, bireysel dayanışmaya dayanır.
Devletin Rolü
Yanlış içtihatlar yoluyla devletin görev alanı genişletilmeden önce, bu görevler askeri savunma, insanlar arası uyuşmazlıkların çözümü ve sınırlı idari işlerle kısıtlıydı. Bu sorumlulukların ötesine geçmek istiyorsak, topluma gerçekten katkı sağlayacağını kanıtlamak zorundayız. Ekonomik faaliyetler ve kaynak yönetimi büyük ölçüde bireylere ve topluluklara bırakılmıştır.
Seçim, sanıldığı gibi, örgütlenme ve bürokrasiyle kaos ve anarşi arasında değildir. Hukuk bu boşluğu doldurur. Hakların hükümleri (ahkam) arasında bağ kurmak, yeni içtihatlara duyulan ihtiyacı azaltır. Devletin küçülmesi kaosa değil, aksine daha dengeli ve adil bir toplumun ortaya çıkmasına yol açacaktır; bu da genellikle devlet müdahalesinin doğurduğu verimsizlikleri ve sosyal eşitsizlikleri aşar.
Qas al-Haq
Temel ayet [6:57]’dir; burada Allah’ın hakları birkaç parçaya “kesmesi” metaforu kullanılır ve bu parçaları birleştirmek bize bırakılmıştır. İki örnek:
– Miras kanunlarını ([4:7]) önalım hakkına (şüf’a) dair hadislerle ilişkilendirmek, mülkün bölünmesini dengeler ve kuşaklar arası faydayı maksimize eder.
– Yedi hadisin birlikte ele alınması, siyasi otoritelerin ekonomiyi kontrol etmemesi gerektiği sonucunu doğurur; buna para basımı, kaynaklara erişim ya da tekel oluşturma dahil değildir.
Haklar üç tür ilişkiyi kapsar: (1) birey ile Allah arasındaki, (2) bireyler arası ve (3) birey ile devlet arasındaki ilişkiler — yani maqsuṣat al-huquq.
Tarihsel olarak İslam düşüncesi, ilk iki ilişkiyi temsil eden değerler boyutuna aşırı vurgu yapmış, maqsuṣat al-huquq’u (diğer ikisinin sürdürülebilirliğini sağlayan temeli) ihmal etmiştir. Değerler arzuları ve sonuçları yansıtırken, haklar insanları eyleme yönlendiren aktif mekanizmalardır. Maqsuṣat al-huquq, yaşam düzenlemeleri, üretim ve sadakat konularında mülkiyet ve karar alma yetkisini elinde tutan güçlü bir ümmetin temelini oluşturur.
Siyasal Ekonominin Yeniden Tanımlanması
Kaynak toplama, üretim ve hizmet sağlama üç temel unsura dayanır ve bunların tümü günümüzde para karşılığında elde edilir: (1) kaynaklar, (2) izinler ve (3) bilgi. İslam’da bunlar herkesin erişimine açık olmalıdır: kaynaklar —toprak dahil— kamu malıdır ve kim kullanabiliyor, ihya edebiliyor ve faydalanabiliyorsa ona aittir; herhangi bir proje için, zarar vermediği sürece, devlet onayına ihtiyaç yoktur; bilgi ise herkesin ortak mülkiyetindedir. Böylece haklar sistemi, mülkiyetin yaygınlaşmasını ve ekonomik bağımsızlığı teşvik eder, kaynakların ve toprakların devletin ya da küçük bir elitin elinde toplanmasının doğurduğu eşitsizlikleri ortadan kaldırır. Bu sistem, siyasal sınırların kaldırılması ve bölgeler arası serbest dolaşımın teşviki ile daha da güçlendirilir.
Soru-Cevap ve Tartışma – Ana Noktalar
Dr. Jamel Akbar’ın Eserlerinin Erişilebilirliği
Bu ders, Dr. Akbar’ın üç ciltlik eserine yalnızca kısa bir giriş niteliğindedir ve kitapta sunulan ayrıntılara pek değinmemektedir. Ümmetiks bağlamında şu nokta önemlidir: Ümmet, yalnızca öğüt ve çağrılarla inşa edilemez. İnsanlar haklarını bildiklerinde, onları almaya yöneleceklerdir. Bu bilinç olmadığı sürece, ümmet pasif kalacaktır.
Arazi mülkiyeti, Konut Krizi ve “NIMBY” Yaklaşımı
Araziyi ihya politikalarıyla evrensel mülkiyete açmak, günümüzün konut krizi ve NIMBY (Not In My Backyard) anlayışı karşısında nasıl gerçeklik kazanabilir? Bu sorunlar, kapitalist sistemin servet ve kaynakları şehirlerde yoğunlaştırması ve ulus-devletin hareketliliği kısıtlamasından kaynaklanmaktadır. Bu durum, aşırı kalabalık şehirler, yüksek mülk fiyatları ve toplumsal eşitsizlik doğurur. Eğer bu kısıtlamalar ortadan kalkarsa, insanlar özgürce çalışabilecekleri ve sahiplenebilecekleri topraklara doğal biçimde göç eder; böylece şehir merkezlerindeki baskı azalır ve sürdürülebilir kalkınma mümkün hale gelir.
Ulus-devlet ve İtibari Para Birimleri
Müslüman dünyası, İskandinav yönetişim idealini tam olarak benimsese bile, sonuç yine kirlilik ve iklim değişikliği olacaktır. Nüfus artışıyla birlikte yaşam kalitesini koruyan sürdürülebilir bir gelecek için tek yol, maqṣūṣat al-huquq’un benimsenmesidir. Aynı şekilde, devlet kontrolündeki itibari para, değişim aracı işlevinin ötesine geçtiği anda, manipülasyon ve eşitsizliği sürdürmenin bir aracına dönüşür.
Mülkiyet, Onur ve Ubudiyet
Şeriat, işi, evi ve toprağı olan, böylece Allah’a kulluğa özgürce yönelebilen onurlu birey yetiştirmeyi hedefler. Buna karşılık, günümüz Müslümanları haklarını reddeden devletlerin, bürokratların ve şirketlerin insafına terk edilmiştir. Bu durumda insanlar, Allah’a değil, bu yapılara kul olmuşlardır.
II. Bölüm
Ana Sunum (Dr. Jamel Akbar)
Giriş ve Özet
Temel Noktalar
- Ümmet yalnızca hukuk yoluyla inşa edilebilir; yeniden diriliş, üyelerinin şeriat tarafından tanımlanan haklarını anlaması ve uygulamasıyla mümkündür.
- Hukuk, tabandan gelen hareketlerle elde edilen “güçlendirme” veya “yetkilendirme” kavramlarından farklıdır. Bu tür hareketler, genellikle merkezi otoriteden haklarını zorla alan çıkar gruplarının rekabetine dayanır ve bu durum toplumsal istikrarsızlığa yol açar. Oysa İslam toplumunun istikrarı, net ve tarihsel olarak tanımlanmış hak ve sorumluluklara dayanır.
- Bazı yorumcular Qas al-Haq’ı neoliberalizmle karşılaştırır. Ancak neoliberalizm, merkezine ekonomiyi alarak devletin rolü üzerine tartışmalar yaratır ve bir boşluk doğurur; Qas al-Haq ise bu boşluğu hukuk kavramıyla doldurur.
Temel Argümanlar
- Kültür veya din fark etmeksizin, insanlar hukuk sistemiyle tekelleri, tabakalaşmayı, işsizliği ve aşırı üretimi azaltarak kirlilik ve iklim değişikliğinden korunabilir. Mevcut ekonomik ve siyasi yapılar sürdürülebilir bir çevreye asla yol açmayacaktır.
- Batı düşüncesi, kuralcılık, düzenlemeler, bürokrasi ve dolayısıyla müdahale, tekel ve eşitsizlik üretir. Şeriat ise hukuk aracılığıyla bunun tersini yapar.
- Kirliliği azaltmak veya sürdürülebilirliği teşvik etmek için sosyal, ekonomik ve teknik paradigmalar mevcuttur; eksik olan, toplumlar ile hukuk arasındaki ilişkinin anlaşılmasıdır.
- Malthusçu nüfus teorisi, kıtlık merkezli bir anlayışla kaynakların kontrolünü, düzenlemeyi ve eşitsizliği teşvik ederek kirliliği artırır.
- Toplumsal düzen (siyasi hiyerarşi ve bürokrasiye dayalı) ile toplumsal anarşi (otoritesiz yapıların serbest oluşumu) arasında bir tercih olduğu düşüncesi yanlıştır. İslam’da huquq, bu boşluğu doldurur.
“İslami Domuz Çorbası”: İslami Finans Eleştirisi
Çorba helal unsurlar (örneğin yağ veya soğan) içerse de, bir domuzu “şeriata uygun” kesmek, onu helal kılmaz; çorbaya eklenmesi tüm yemeği haram hale getirir. Benzer şekilde, “İslami finans” da bireysel İslami unsurlar barındırsa da, temelde sadece “İslami değerlerle enjekte edilmiş geleneksel kapitalizmdir.” Bu sistem üç temele dayanır: i) Kanıtlanması zor değerler, ii) Faiz, uyuşturucu, alkol ve fuhuş yasağı gibi kontrol edilebilir hükümler, iii) Bürokratik ve üretken olmayan aktörlerin yönettiği “katılım yoluyla finansman.”
Gerçek bir İslami finans, bürokrasi ve hiyerarşiyi ortadan kaldırmalı; doğrudan, güven temelli ilişkileri esas almalıdır. Bankalar, kaynaklara erişim, bilgi aktarımı ve izinlerin alınmasında engel oluşturur. Kapitalizm, servet birikimini, İslam ise harcamayı ve ortaklığı, yani üretkenlik ve adil paylaşımı teşvik eder.
Sadakat, Üretim ve Toprak
Ulus-devlette sadakat (devlet), üretim (ulusal ekonomi) ve toprak (devlet sınırları) yapıları tamamen örtüşür. İslam’da ise düzenli bir ümmet, farklı coğrafyalardan bireyleri kapsayabilecek sadakat yapı ve alt yapılarının oluşumunu gerektirir. Her bir sadakat alt yapısında farklı toprak veya üretim yapıları bulunabilir.
Süreç ve Ürün
İslam geçmişinin ürünlerine (örneğin mimari) nostaljik biçimde bakmak, bu ürünleri mümkün kılan süreçleri görmezden gelmemize neden olur. Bu durumda geçmişi yüzeysel biçimde taklit eder, fakat kapitalizm, tekel ve tüketim döngüsüne uyumlu kalırız.
Tartışma
Teori ve Pratik
Teoriyle pratiği buluşturmanın yolu farkındalığı artırmaktır: İnsanlar haklarını bilirlerse, onları alacaklardır. Tıpkı Irak işgali veya Arap Baharı’nda olduğu gibi, insanlar kendiliğinden örgütlenir. Benzer şekilde, hayatını tehlikeye atarak Avrupa’ya göç edenler, haklarının farkında olsalar, mallarını “kaçırmak” yerine meşru biçimde ticaret yaparlardı.
Bu farkındalık oluştuğunda, merkezsiz hak uygulamaları (izin almadan balıkçılık, kuyu açma, arazi ihyası) toplumu ve devletin tepkisini dönüştürecek, nihayetinde Hilafet düzenine giden yolu açacaktır.
Doğrudan Muhalefet vs. Farkındalık
Devlet silahlı, halk ise silahsız olduğu için doğrudan çatışma hatadır. Ancak insanlar haklarının farkına varıp, eylemleriyle bunu fiilen uygulamaya başladıklarında, bu devlet açısından yıkıcı bir güç haline gelir. Devlet, belli bir eşiğin ardından bu duruma karşı koyamayacak ve geri adım atacaktır.
Soru- Cevap
Sınırlı Sorumluluk Şirketleri ve Ekonomik Kalkınma
Timur Kuran gibi yazarlar, İslam ekonomilerinin geri kalmasını Müslümanların sınırlı sorumluluk şirketini geliştirememesine bağlar. Oysa hukukun ve buna dayalı ortaklık biçimlerinin uygulanması, bürokratik yükü ortadan kaldırarak kapitalist modellerden daha verimli bir sonuç doğurur. Bu, İslam sisteminin kusursuz olduğu anlamına gelmez; sorunlar yaşanabilir, ancak bunlar karşılaştırıldığında önemsiz kalacaktır.
Erdemlilik Bir Ön Şart mı?
Bazıları, Qas al-Haq’ın erdemliliği ön koşul saydığını düşünür. Oysa tıpkı hudud yasalarının cezai alanlarda erdem varsaymaması gibi, Qas al-Haq da ekonomik alanda bunu varsaymaz. Aksine, yaşam için gerekli kaynaklara erişimi güvence altına alır. Kıtlık, tekel ve sömürü ortadan kalktığında, insanlar doğal olarak refaha ve adalete yönelir. Bu yeni düzen yerleştiğinde, erdemli değerler toplumu daha da güçlendirir.
Körfez’de Ekonomik Çeşitlendirme
Körfez’in petrol bağımlılığından kurtulma ve özellikle turizme yönelme çabası, hareketliliği kısıtlayarak kirliliği sürdürür. Petrol ekonomisi ve sözde çeşitlendirme, İslam’ın uygulanmamasının bir sonucudur. Halk kendi ekonomik işlerini yönetseydi, turizmi destekleyecek altyapıyı sürdürülebilir biçimde geliştirirdi. İslam bir “pansuman” değildir; uygulanmamasından kaynaklanan krizler, uygulandığında bir anda çözülmez.
Kamu Hizmetleri
Devletin temel görevleri ikiye indirgenir: (1) iç ve dış güvenlik, (2) kamu hizmetleri ve altyapı. Çoğu durumda devlet, altyapı inşası için özel şirketlerle sözleşme yapar. İslam’da ise tekelci olmayan, halkın kontrolündeki yerel şirketler bu ihtiyaçları merkezsiz ve verimli biçimde karşılar.
Bugün “özelleştirme” dendiğinde aklımıza gelen kötü örnekler, kaynakların (millileştirme), izinlerin (lisans), ve bilginin (patent) devlet tarafından kısıtlanmasından kaynaklanır. Şehirler, yalnızca geçim sağlayabilecek kaynakların bulunduğu bölgelerde gelişir. Bu alanlar dolduğunda, insanlar ibn al-sabīl için ayrılan fonlarla başka yerlere yönelir.
Nordik Model
Nordik model, uzun süre yüksek vergilendirme, güçlü refah devleti ve çalışanlara hisse verilmesiyle övülmüştür. Çalışanların ortak yapılması şirket için faydalı olsa da, toplumun geneline aynı fayda yansımaz. Şirketler kirletmeye devam eder, bilgi patentlerle sınırlandırılır, kaynaklara erişim devlet kontrolünde kalır. Bu sınırların temelden yeniden tanımlanması, yönetim, planlama ve diğer mesleklerin önceliklerini kökten dönüştürür.
Sadakat ve Aidiyet
Tarihsel olarak aidiyetin kabilecilik veya milliyetçilik üzerine kurulu olduğu varsayılır. Ancak bunlar, toprak mülkiyetini garanti etmezdi. İmam Şafiî, mülkiyetin kabile iddiasına değil, ihya yoluyla kazanılabileceğini vurgulamıştır.
Sadakat bağları, en dar aidiyet çevresinden başlayarak Peygamber’e ﷺ veya halifeye kadar uzanırdı; bazen kabile temelli olsa da, bu tek sadakat biçimi değildi. Örneğin bazı sokaklar veya mahalleler, belirli kabilelere veya milliyetlere atfedilirken, bazıları meslek veya mezhep esasına göre adlandırılırdı. Bu da, aidiyetin ve sadakatin çok katmanlı, dinamik bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

Dr. Jamel Akbar
Dr. Jamel Akbar, mimar, akademisyen ve düşünürdür. Kuramsal çalışmaları, yapılı çevrenin anlaşılmasına odaklanmakta olup, mekânsal niteliği sorumluluk, denetim, mülkiyet ve müdahale gibi kavramlar üzerinden değerlendirmektedir. Mimarlık eğitimini King Saud Üniversitesi’nde tamamlamış; M.Arch.A.S. ve doktora derecelerini Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT)’nden elde etmiştir.


