Ümmetçi düşünce (ummatic thinking), yalnızca küresel bir bilinci değil, aynı zamanda ümmet içindeki belirli topluluk ve bölgeler arasındaki ilişkilerin dikkatle ele alınmasını da gerektirir. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslümanlar için bu önemli ilişkilerden biri, Batı Afrika ile olan ilişkidir. Güncel araştırmalar, İslam’ın, bugün Amerika Birleşik Devletleri olarak bilinen topraklardaki derin tarihî kökenlerine işaret etmekte ve en meşhuru Ömer bin Said (ö. 1864) olmak üzere, köleleştirilmiş Batı Afrikalı Müslümanların Amerikan tarihindeki rolünü ortaya koymaktadır. Günümüzde ise bir takım diasporik, kurumsal, eğitimsel ve siyasal bağlar, Amerikalı Müslüman topluluğun çeşitli kesimlerini Batı Afrika’daki Müslüman topluluklara bağlamaktadır.
Batı Afrika’nın İslamî mirası ve şu anki zenginliği giderek daha fazla tanınmaktadır. Uzun süre boyunca, bazı Batılı akademisyenler ve hatta Afrikalı olmayan bazı Müslümanlar tarafından paylaşılan ırkçı varsayımlar, Sahra-altı Afrika’yı İslam tarihinin merkezden uzak ve hatta önemsiz bir parçası olarak tasvir etmiştir. Halbuki, sadece meşhur Timbuktu şehri değil; Şinkit, Walata, Tivaouane, Touba, Kaolack, Cenne, Sokoto, Kano, Katsina, Bornu ve daha birçok yer de önemli entelektüel ve siyasal başarıların merkezi olmuştur. Bu miras, öncelikle bölgeye ait olmakla birlikte, bir anlamda Amerika’daki Müslümanlar da dahil olmak üzere tüm Müslümanlara aittir. Batı Afrika’nın İslam tarihinin temel bir parçası olduğu fikri, Afrika kökenli olsun yahut olmasın, Amerikalılar için özel bir ilham kaynağı olabilir. Eğer Amerika Birleşik Devletleri “Atlantik dünyası”nın bir parçasıysa, Amerikalı Müslümanlar da Avrupa’nın yanı sıra Batı, Kuzey ve hatta Orta Afrika’yı kapsayan bir tür “Müslüman Atlantik”in parçasıdır.
Bununla birlikte, Amerikalı Müslümanlar ile Batı Afrikalı Müslümanlar arasındaki ilişkide iki temel sorun bulunmaktadır. Bunlardan ilki, Batı Afrika’nın geçmişini ya da bugününü manevî bir ideal olarak tasvir eden çeşitli romantikleştirme biçimleridir. Bu tür bir romantikleştirme, aşağıda ele alınacak önemli meseleleri göz ardı etmektedir. İkinci sorun ise, Batı Afrika’nın ABD hükümet politikalarında, haberlerde, düşünce kuruluşu analizlerinde ve “şiddet içeren aşırıcılıkla mücadele” (CVE) programlarında güvenlik meselesine dönüştürülmesidir. Bu iki mesele, özellikle de ABD hükümeti “Afrika İslamı”nın bazı yönlerini yüceltip diğerlerini gözardı etmeye çalıştığında birbiriyle kesişmektedir. Bölgeler arası anlamıyla ümmetçi düşünce, sadece başka bölgelerdeki Müslümanların miras ve katkılarıyla sevinmeyi değil, aynı zamanda Müslümanlar arasındaki ilişkileri dış güçlerin nasıl şekillendirdiğini ve Müslümanların birbirlerini nasıl algıladığını da sorgulamayı gerektirir.
Şunu açıkça belirtmek gerekir ki, romantikleştirmeye yapılan bu eleştiri, Müslümanların Batı Afrika’daki tarihinden ilham alan Afro-Amerikalı Müslümanlara yönelik örtük bir eleştiri değildir. Aksine, Batı Afrika’nın romantize edilmesinin sorunlu biçimlerinden biri, bölgenin bazı kısımlarındaki siyahî karşıtlığı ve Müslümanlar arasındaki diğer ayrımcılık türleri konusundaki sessizliktir. Amerika Birleşik Devletleri de dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanındaki birçok Müslüman için Moritanya, haklı olarak geleneksel İslamî eğitimin bir merkezi, fıkıh, dilbilgisi ve diğer alanlarda son derece iyi bir İslamî eğitim alınabilecek bir yer olarak görülmektedir. Ancak ülkenin en tanınmış âlimlerinin büyük ölçüde bidan (yani “beyaz”) kökenli olduğu ve kurumsal ırkçılığın hem siyasî hem de ilmî elitlere avantaj sağladığı da bir gerçektir. Moritanya’daki kölelik sorunu ve bunun etkileri, Batı medyasının düşündüğünden daha yaygındır ve hâlâ büyük bir travmadır. Bidan alimlerin mevcut köleliği kınayan fetvalar yayınlaması o kadar nadirdir ki bunlar yerel basında haber olmaktadır. Bu arada, Moritanya’da yakın geçmişte siyahlara yönelik şiddet olayları yaşanmıştır ve bu olayların etkileri hâlâ hissedilmektedir. Tıpkı Amerika Birleşik Devletleri’nin hem şaşırtıcı yeniliklere bir sahne hem de korkunç derecede eşitsiz bir toplum olması gibi Moritanya da hem İslamî ilimlerin kalesi hem de sinsi bir ırkçılığın merkezi olabilir. Ümmetçi düşünce, işte bu sorunlarla yüzleşmeyi gerektirir.
Kölelik, bölge tarihinde çok katmanlı bir olgudur; zira Batı Afrikalı Müslümanlar hem köle ticaretinin mağdurları hem de bazı bölgelerde köle sahibi toplumların idarecileri olmuşlardır. Atlantik köle ticaretinin koşulları ve kapsamı, Batı Afrika’yı, örneğin, sömürge öncesi Kuzey Nijerya’daki kölelikten tamamen farklı kılar. Batı Afrika’daki Müslüman toplumlar, sömürge öncesi dönemde dahi kendi içlerinde derin eşitsizlikler barındırmaktadır.
Romantikleştirme, özellikle Senegal’de, Batı Afrika tasavvufuna dair algıları da etkilemektedir. Senegal’in bir Sufi ütopyası olarak imajını sorgulamak için tasavvuf karşıtı olmak gerekmez. Batı Afrika’da hiç askerî darbe yaşamamış tek ülke ve görevdeki bir liderin seçim yenilgisini kabul ettiği ilk ülkelerden biri olan “Senegal’in istisnaî bir durum” olduğunu düşünmek ciddi gerekçeler vardır. Tasavvuf şeyhlerinin devlet ve toplum arasındaki arabulucu rolü, Senegal’in siyasî istikrarına katkıda bulunmaktadır. Ancak bu şeyhlerin çoğu, genellikle iktidar yanlısı olmuş, hatta şimdiki başkan da dahil olmak üzere başkanların yumuşak otoriterliklerini görmezden gelmişlerdir.
Senegal’in istisnaî olduğu fikri, Washington başta olmak üzere Amerikalı Müslüman topluluğunun bazı kesimleri arasında bile Terörle Mücadele ve bunun Batı Afrika algıları üzerindeki etkisini tartışmaya açmaktadır. Terörle Mücadele, diğer zararlı etkilerinin yanı sıra, Washington’da Müslümanları “iyi” ve “kötü” olarak sınıflandırma eğilimini güçlendirmiştir. Washington’ın hayalî ölçeğinde, Senegalli Sufiler “iyi” listesinin en üst sıralarında yer almaktadır. Tasavvuf hakkında, hatta Senegal hakkında hiç bilgisi olmayan insanların “Senegal’deki tarikatları” bir tür ideal olarak nitelendirdiği çok sayıda siyasî toplantıya katıldığımı söyleyebilirim. Halbuki Senegalli sufilerin idealize edilmesi, Mali ve Nijerya’nın çatışma halindeki bölgeleri de dahil olmak üzere birçok Batı Afrika ülkesinde de sufilerin mevcut olduğu gerçeğini göz ardı etmektedir.
Washington tarafından övülmek, Batı Afrikalı sufilerin çoğunlukla aktif olarak talep etmediği bir durumdur ve bu ilginin olumsuz yönleri vardır. Siyaset odaklı bazı analizlerde ve özellikle medya söylemlerinde, Afrikalı Sufilerin “iyi Müslümanlar” oldukları, çünkü birçok gazeteci ve siyasetçiye göre “senkretik” oldukları, yani Batı’nın gözünde “o kadar da” Müslüman olmadıkları ima edilmektedir. Afrika’da İslam üzerine yapılan haberlerde, barışçı ve “ortodoks olmayan” sufiler ile Ortadoğu’da eğitim görmüş “katı” ve “Vahhabi” radikal tipler karşılaştırılmaktadır. Hatta bazıları, Arap dünyasıyla temasın Afrikalı Müslümanları bozacağı yönünde görüşler ileri sürmektedir. Bu fikrin kökeni, kısmen, İngiliz ve Fransızların “İslamî siyasal propaganda”nın Kuzey Nijerya gibi yerlerdeki kontrollerini baltalamasından duydukları korkulara dayanmaktadır.
Bush ve Obama dönemlerinde Washington’ın odağı daha çok Orta Doğu ve Afganistan olmuştu; ancak Amerikalı siyasetçilerin dikkati Batı Afrika’ya yöneldiğinde, sadece El Kaide’nin (ve daha sonra İŞİD’in) uzantılarını ortadan kaldırmakla kalmayıp, Batı Afrika İslam’ını bir bütün olarak yeniden şekillendirme konusunda da önemli hedefler söz konusu oldu. Şiddete eğilim göstermeyen toplulukların bile, Kur’an’ın anlamı ve mesajı, İslam ile liberalizm arasındaki doğru ilişki ve benzeri konularda rehberliğe ihtiyaç duyduğu varsayılıyordu. “Ilımlı sesleri güçlendirme” çabaları aslında İslam adına kimin konuşacağına karar verme girişimidir. Sonuçta “ılımlı” kavramı burada ABD hükümeti tarafından tanımlanmaktadır. Trump dönemindeki karmakarışık siyasî ortamda Şiddeti Önleme Gündemi biraz geri plana atılsa da Biden döneminde, hangi isim altında olursa olsun, yeniden canlanabilir.
Amerikalı politikacılar, Batı Afrika İslam tarihini, kendi gündemlerine hizmet edecek şekilde yorumlamaktan çekinmemişlerdir. Bunun en uç örneği, dönemin Dışişleri Bakanı John Kerry’nin 2016‘da Nijerya’nın Sokoto kentine yaptığı ziyarette şehrin tarihini kendince “eşitlik ve hoşgörü; adalet ve merhamet; şefkat ve tevazu” tarihi olarak yeniden tanımlamasıdır. Bunların hepsi asil değerler olmakla beraber Kerry’nin, 19. yüzyılın başlarında büyük alim Osman dan Fodio (ö. 1817) tarafından kurulan ve genellikle Sokoto Halifeliği olarak adlandırılan yapının şiddete dayalı temellerinden gerçekten ne anladığı merak konusudur. Dan Fodio’nun ilmi ve cesareti, Nijerya’daki ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar için ilham vericidir, ancak bu lideri, olduğu gibi ele almak önemlidir. Bu da en azından, zamanının bazı Müslümanlarını neden müşrik ve kâfir olarak gördüğünü anlamayı gerektirir. Dan Fodio’ya hayranlık duyulabilir, ancak onun Kerry gibi biriyle ortak bir noktası olacağını varsaymak oldukça zorlamadır. Sokoto Sultanı’nın hem kendisini hem Sokoto tarihini bir Amerikan Dışişleri Bakanı’nın araçsallaştırmasına izin vermesi, rahatsız edici sorular doğurmaktadır. Bu durum, çağdaş siyasetin, hem ulusal hem de uluslararası düzeyde, Afrika ve başka yerlerdeki Müslüman liderleri Batılı güçler tarafından oluşturulan kalıplara girmeleri için nasıl teşvik ettiğini göstermektedir. Ya “şiddet yanlısı bir aşırıcısın ya da liberal bir barış savunucusun” şeklindeki Batı’ya özgü ikilikler, doğası gereği kısıtlayıcıdır ve aslında gerçek barış inşasını engellemektedir. En azından benim bakış açıma göre, ümmetçi düşünce kısmen Müslümanların birbirlerini Batılı devletlerin (veya herhangi bir devletin) dayatmaya çalıştığı ikilik ve kategorilerin dışında görebilme yeteneğine bağlıdır.
Terörle Mücadele, Batı Afrika’daki Müslümanlarla veya Batı Afrika’yla ilgilenen, orada bulunan veya oraya atıfta bulunan Amerikalı Müslümanlar arasındaki teolojik tartışmaların üzerine de gölge düşürmektedir. Elbette, sufilerin kendilerini bid’atçı, müşrik veya kafir olarak suçlayan Selefilere şiddetle karşı çıkmaları doğaldır. Ancak, teolojik olarak Selefi olmanın bazen bir tür gizli terörist olmakla eşdeğer tutulduğu bir siyasî ortamda, Selefilik karşıtı bazı ifadeler tehlikeli yankılar bulabilir. Batı Afrika’daki birçok Müslüman yorumcunun günümüzdeki şiddeti 1980’lerdeki “Vahhabi” tebliğ faaliyetlerine bağlama eğilimi de, hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler açısından bu argümanın kolayca benimsenmesine yol açabilmektedir. Ancak bu yaklaşım nihayetinde indirgemeci ve yanıltıcıdır. Zira birçok miltan hareket, sırf “Vahhabi tebliğ” ile değil, siyasî gelişmeler, insan hakları ihlalleri ve örtük toplumsal gerilimlere tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte teolojik tartışmaları ve bunların siyasete sıçramasını yatıştırma açısından faydalı bir gelişme olarak, Batı Afrika’da 1980’ler ve 1990’larda zirveye ulaştığı düşünülen Sufi-Selefi geriliminin bazı çevrelerde bir miktar yumuşamaya başladığı görülmektedir. Öte yandan, kişinin kendi inancını savunması hala hassas bir mesele olmaya devam etmektedir, zira güçlü gayrimüslim aktörler artık bu tartışmalarda da söz sahibi olmayı kendilerine hak görmektedirler.
Müslüman ümmet, tek bir topluluk olsa da bu bütünün içinde daha spesifik ve tarihsel olarak katmanlaşmış ilişkiler ağı bulunmaktadır. Bu makale buna sadece bir örnek sunmaya çalışmıştır, oysa daha birçok örnek verilebilir. Hatta sadece Amerikalı Müslüman topluluğu (ya da onun bazı kesimleri) ile ümmetin coğrafî veya kültürel anlamda diğer kesimleri arasındaki ikili ilişkiler dikkate alındığında bile listenin çok uzayacağı açıktır. Tüm bu ikili ilişkiler hem tarih hem çağdaş siyaset tarafından şekillenmektedir. Üstelik bu şekillenme yalnızca ümmet içi dinamiklerle sınırlı olmayıp dış güçlerin dayattığı ve ümmet içi bölünmeleri araçsallaştıran, ‘Terörle Mücadele’ gibi siyasî çerçeveler tarafından da belirlenmektedir. Buna karşı geliştirilebilecek yaklaşım, kısmen, bazı çok yoksul ve çatışmalarla dolu yerlerde bile Müslümanların karşı karşıya olduğu gerçek koşul ve zorluklar hakkında netlik aramaktır. Ancak bunu yaparken dış aktörlerin dayattığı çerçevelerin ya da kişinin kendi teolojik eğilimlerinin meselelere indirgemeci, romantize edici veya aşırı karamsar bir perspektiften yaklaşmasına izin vermemek gerekir. Ümmetçi düşünce, küresel Müslüman birliği ve dayanışmasına yönelik bir çağrı veya özlemle başlar, ancak orada son bulmaz. Halklar ve mekanlar arasındaki daha spesifik ilişki ağları, en azından açık uçlu bir yaklaşımla ele alındığında ve daha geniş bir bütünün parçası olarak düşünüldüğünde, genel birlik idealini güçlendirip zenginleştirebilir.
Alex Thurston, Cincinnati Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi dalında öğretim üyesidir. Araştırmaları, Batı Afrika’da İslamî düşünce ve aktivizm üzerine yoğunlaşmaktadır. En son kitabı Jihadists of North Africa and the Sahel (Kuzey Afrika ve Sahel’in Cihatçıları) (Cambridge, 2020) adıyla yayımlanmıştır. Sahel Blog‘da yazmaktadır.

Alexander Thurston
Alexander Thurston, Cincinnati Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Yardımcı Doçentidir. Araştırmaları Batı Afrika'daki İslam düşüncesi ve aktivizmi üzerine yoğunlaşmaktadır. Nijerya'da Selefilik: İslam, Vaaz ve Politika (Cambridge University Press, 2016), Boko Haram: Bir Afrika Cihatçı Hareketinin Tarihi (Princeton University Press, 2018) ve Kuzey Afrika ve Sahel Cihatçıları: Yerel Politikalar ve İsyancı Gruplar (Cambridge University Press, 2020) kitaplarının yazarıdır. Sahel Blog'da blog yazmaktadır.


