Şubat ayındaki kolokyumumuzda (15 Şubat Çarşamba günü, saat 16.00 EST’de gerçekleştirildi), Dr. Rajai Jureidini (Göç Etiği ve İnsan Hakları Profesörü, Hamad bin Khalifa Üniversitesi, Katar) ve Dr. Hossam El Din Mohammed’i (İslam Araştırmaları Yardımcı Doçenti, Karabük Üniversitesi, Türkiye) ağırlamaktan memnuniyet duyduk. İki araştırmacı, “Umma and the Nation-State: Dilemmas in Refuge Ethics”(Ümmet ve Ulus-Devlet: Mülteci Etiğinde İkilemler) başlıklı bildirilerini sundular. Bu bildiri, ümmet kavramını çağdaş mülteci politikaları ve Müslüman dünyasındaki mülteci hakları tartışmaları bağlamında ele almaktadır. Yazarlar, özellikle Müslüman çoğunluklu ulus-devletlerin izledikleri politikalar ve öncelikler aracılığıyla Müslüman birliğini ve dayanışmasını ne ölçüde zayıflattıklarını incelemektedir. Son olarak, bu devletlerin süregelen mülteci krizlerini İslami etik, hukuk ve ümmet ilkeleri ışığında nasıl daha iyi ele alabileceklerini tartışmaktadırlar.

Ayrıca, Dr. Saul Takahashi (İnsan Hakları ve Barış Çalışmaları Profesörü, Osaka Jogakuin Üniversitesi, Japonya) ve Dr. Kamal Funsho Badrdeen’i (Kıta Avrupası Hukuku ve Şeriat Araştırmacısı, Abuja Üniversitesi, Nijerya) yanıtlayıcı olarak ağırladık.

Dünya mültecilerinin yaklaşık %70’ini Müslümanlar oluşturmaktadır; bunların üçte ikisi yalnızca beş ülkeden gelmektedir: Suriye, Afganistan, Güney Sudan, Myanmar ve Somali. Filistin mülteci krizi 75. yılına girerken, mülteci etiği hâlen büyük ölçüde ulus-devlet çerçevesinde ele alınmaktadır. Ümmetiks’in Şubat 2023 Kolokyumu kapsamında, Dr. Rajai Jureidini ve Dr. Hossameldeen Mohammed, “Ummah and the Nation-State: Dilemmas in Refuge Ethics”başlıklı son çalışmalarını özetleyerek ümmet merkezli bir mülteci etiği ihtiyacına dikkat çektiler.

 

Ümmetiks Kolokyum Özeti – Şubat 2023

Sunum Yapanlar:

  • Dr. Hossameldeen Mohammed
  • Dr. Rajai Jureidini
  • Dr. Saul J. Takahashi
  • Dr. Kamal Badr

 

Özet

Dr. Hossameldeen Mohammed, modern mülteci krizinin büyüklüğünü vurgulayarak sunumuna başladı. Müslüman ülkelerdeki mültecilerin önemli bir kısmı yoksul koşullarda yaşamaktadır; bunun nedeni, çoğu Müslüman ev sahibi ülkenin gelişmekte olan ülkeler olması ve diğer devletlerden kayda değer bir mülteci yardımı almaksızın krizin yükünü omuzlamalarıdır. Bu durum, pek çok Müslüman mülteciyi Avrupa’daki daha zengin ülkelere ulaşmak için hayatlarını tehlikeye atmaya itmektedir.

Bu koşullar, mülteci etiğine ümmet merkezli bir yaklaşımın yeniden tasavvur edilmesini gerekli kılmaktadır. Bildiri, İslam’daki karşılıklı yardımlaşma öğretisinin ve Hz. Peygamber’in ﷺ hicret tecrübesinin mülteci krizine ilişkin politikalarda ne ölçüde dikkate alındığını ve Müslüman ülkelerdeki mülteci politikalarının İslami ilkeler ışığında nasıl geliştirilebileceğini analiz etmektedir.

Bildinin ilk bölümü, “Ümmet” kavramını, İslam beldesinde yaşayan Müslümanları ve gayrimüslimleri kapsayan bir varlık olarak teorik açıdan incelemektedir. Ümmet, ulus-devlet ile karşıt konumda yer almakta; bu durum, bütünleşik bir uluslararası topluluğun oluşumunun önünde bir engel teşkil etmektedir.

İkinci bölümde ise Ürdün, Bangladeş ve Türkiye’nin mülteci politikaları ele alınmıştır. Yazarlar, bu ülkelerde resmi bir ümmet merkezli mülteci politikasının bulunmadığı sonucuna varmakla birlikte, umut verici adımların atıldığını belirtmektedir. Türkiye ve Ürdün, pek çok mülteciye vatandaşlık vermiş ve bunu yaparken zaman zaman ümmetçi bir söylem benimsemiştir. Türkiye ayrıca Rohingya mültecilerine destek olmak üzere 60 milyon dolar bağışta bulunmuştur. Bununla birlikte, bu üç ülke –diğerlerinin çoğu gibi– hâlen geçici korumaya dayalı, bütünleştirici olmayan politikalara sahiptir. Yazarlar, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın (İİT) mülteci krizinin çözümünde daha güçlü bir rol üstlenmesi ve ümmet merkezli bir mülteci politikası modeli geliştirmesi gerektiğini vurgulamaktadır.

Dr. Rajai Jureidini, ardından BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından yürütülen Mülteci Zekât Fonunu, mülteci krizini hafifletmek için ümmet temelli bir araç olarak değerlendirmiştir. 2015 yılında, dünya genelindeki toplam zekât hacminin 200 milyar ila 1 trilyon dolar arasında olduğu tahmin edilmektedir. Sadece Endonezya’nın yıllık potansiyel katkısı 20,97 milyar dolar olarak hesaplanmaktadır.

UNHCR, 2016’da bir zekât pilot programı başlatmış ve 2019’da bu programı Mülteci Zekât Fonu’na dönüştürmüştür. Fonun meşruiyetini desteklemek ve politikalarına rehberlik etmek üzere fıkhi fetvalar talep edilmiştir. 2019 yılında yaklaşık 43 milyon dolar, 1 milyondan fazla kişiye dağıtılmıştır; bağışların çoğu Körfez ülkelerindeki Müslüman hayır kuruluşlarından gelmiştir. En büyük bireysel bağış, Şeyh Thani Bin Abdullah’ın hayır vakfı tarafından yapılmış olup, Rohingya mültecileri ve yerinden edilmiş Yemenlilere destek için 35 milyon dolar bağışlanmıştır.

UNHCR, kurumun olağan işleyiş biçimini değiştiren üç temel ilkeye bağlı kalmayı kabul etmiştir: Birincisi, yararlanıcılar Kur’an’da belirtilen zekât alabilecek sekiz kategoriden birine girmelidir. İkincisi, tüm fonlar, normalde bağışların yaklaşık %6,5–7’sini oluşturan idari kesintiler yapılmadan dağıtılmalıdır. Üçüncüsü, bağışlar nakit olarak verilmelidir; bu hem onurlu bir destek biçimi sağlar hem de fonun takibini kolaylaştırır.

UNHCR Zekât Fonu’na yönelik eleştiriler de bulunmaktadır. Birincisi, zekâtın yalnızca Müslümanlar arasında dolaşan dini bir kurum olması nedeniyle, seküler bir kuruluşun dağıtımı üstlenmesinin uygun olmadığı ileri sürülmektedir. İkincisi, nakit yardımların, özellikle Kuzey Suriye’deki güvensiz kamplarda yaşayan ve banka hesabına erişimi olmayan mültecilerin ihtiyaçlarını tam olarak karşılamadığı eleştirisi yapılmaktadır.

Ayrıca, Körfez ülkelerinin krize bağış yoluyla verdiği tepki, “merhamet siyaseti” (politics of pity) olarak tanımlanmakta; bağışçı ülkelerin, büyük miktarda maddi katkı yaparken nispeten az sayıda mülteciye ev sahipliği yaparak vicdani rahatlama elde ettikleri belirtilmektedir. Dünya Zekât ve Vakıf Forumu Genel Sekreteri Dr. Zainbulbahar Noor da zekâtın yerel olarak dağıtılması gerektiğini savunmuştur.

 

Yanıtlar

Dr. Saul J. Takahashi, mülteci yerleşiminde temel unsur olan vatandaşlık konusundaki değerlendirmeleriyle ilgisini dile getirdi. 1951 BM Mülteci Sözleşmesi, taraf devletleri mültecilerin vatandaşlığa kabulünü kolaylaştırmaya teşvik etmektedir; zira bu, devletlerin bireylere sunabileceği en yüksek koruma biçimidir. Ümmet temelli ortak bir vatandaşlık sistemi, teorik olarak mültecilik sorununu tamamen ortadan kaldırabilir; zira yerinden edilmiş kişiler, Müslüman dünyanın herhangi bir bölgesinde otomatik olarak eşit vatandaşlar konumuna gelirlerdi.

Dr. Takahashi, İİT’nin (İslam İşbirliği Teşkilatı) mülteciler için ümmet merkezli bir koruma aracı olma potansiyeline karşı karışık duygular beslediğini de belirtti. BM gibi, İİT’nin de birçok eksikliği vardır; ancak şu anda pratik bir alternatifin bulunmadığını kabul etti.

Son olarak, yalnızca nakit bağış toplayan ve idari kesintilerden muaf olması bakımından benzersiz olan BM Mülteci Zekât Fonunu hem övdü hem de eleştirdi. Ancak, fonun bağışçı odaklı yapısı, bağışçıların desteklerinin hangi ülkeye gideceğini belirlemelerine imkân tanımaktadır. Bu durum, zengin bağışçı ülkelere büyük bir kontrol alanı sağlamakta ve medyada öne çıkan krizlerin önceliklendirilmesine yol açmaktadır.

Dr. Kamal Badr, mülteci göçü tartışmalarının insan haklarıyla ilişkilendirilmesinin önemini vurguladı. Arap Baharı sonrasında Avrupa’ya yönelen mülteci akını, sınır ötesi hareketliliği kısıtlayan politikaların başarısızlığını gözler önüne sermiş ve çatışmalardan kaçan insanların yaşamlarını daha da tehlikeye atmıştır.

Dr. Badr ayrıca, öncelikle “mülteci”nin kim olduğunun tanımlanması ve göç etme hakkının uluslararası hukukta meşru bir hak olup olmadığının belirlenmesi gerektiğini ifade etti. Bu hak tanınmışsa, bu durum devletlerin hareket ve yerleşimi kısıtlama hakkıyla nasıl etkileşmektedir? Mülteciler, devlet egemenliği ile doğrudan çatışma içindedir; çünkü özgürce hareket etmeleri, devletin sınır yetkisini sınırlamaktadır. Bu nedenle, mültecilerin insan hakları tartışmanın merkezinde yer almalıdır.

 

Tartışma

Jureidini: Dr. Saul’un belirttiği gibi vatandaşlık çok önemlidir. Körfez ülkelerinin 1951 Mülteci Sözleşmesini imzalamamış olmasının bir nedeni, sözleşmenin mültecilere vatandaşlığa giden yolların sunulmasını şart koşması olabilir. UNHCR Zekât Fonu’nun bağışçı odaklı yapısı konusunda ise, bağışçıların fonlarının nereye gittiğini seçmelerine izin vermek, aslında daha fazla katkı yapılmasını teşvik edebilir. Bağışların tam olarak nereye gittiğini bilmek, bağışçıların kuruma güvenini artırmaktadır.

Mohammed: Vatandaşlık meselesine gelince, ümmet, ayrım yapmaksızın tüm üyelerine —ve Müslüman topraklarında yaşayan gayrimüslimlere— otomatik vatandaşlık vermelidir. Bu durum, Müslümanlığın ilk devleti olan Medine döneminden itibaren tarihsel olarak da böyle olmuştur.

Aisha Hasan: Dr. Jureidini, UNHCR Zekât Fonu’na yönelik bazı eleştirileri dile getiriyorsunuz ama aynı zamanda bu eleştirilerin tam olarak geçerli olmadığını ima ediyorsunuz. Sizce UNHCR’ın zekâtı yönetmesi uygun mu?

Jureidini: UNHCR, mülteci yardımında devasa bir uluslararası altyapıya sahip olduğu için son derece pragmatik bir dağıtıcı olarak hizmet etmektedir. Ümmet liderliğinde benzer bir fonun kurulmasının önündeki en büyük engellerden biri, 11 Eylül sonrası Müslüman yardım kuruluşlarının maruz kaldığı yoğun baskı ve gözetimdir.

Takahashi: Mükemmel olmasa da, UNHCR BM sistemi içinde en etkili dağıtım siciline sahip kurumdur. Ümmet temelli bir yapı, Müslüman ülkelerde daha kolay çalışabilir; ancak pek çok Müslüman mülteci, Müslüman dünya dışında yaşamaktadır.

Anjum: Filistinli mültecilerin durumu hakkında yorum yapabilir misiniz? Komşu Müslüman ülkeler, Filistinli mültecilere vatandaşlık vermemelerini, onların “geri dönüş motivasyonlarını koruma” gerekçesiyle açıklıyorlar.

Takahashi: Filistinli mülteciler konusu gerçekten istisnadır. 1951 Mülteci Sözleşmesi, Filistinli mültecileri kapsam dışında bırakmıştır. Bunun gerekçesi, Filistin meselesine özel olarak adanmış UNRWA’nın varlığıdır. Ancak, UNRWA’nın mültecilerin insan haklarını koruma yetkisi yoktur, bu da onu UNHCR’dan önemli ölçüde ayırmaktadır.

Zain Ahmed: Ümmet temelli bir vatandaşlığın, İsrail vatandaşlığıyla karşılaştırılmasının önüne nasıl geçilebilir?

Takahashi: Bazı yönlerden karşılaştırılabilirler; ancak tarihsel koşulları tamamen farklıdır. İsrail’in kurulduğu dönemde Yahudi çoğunluklu bir devlet yoktu, oysa bugün pek çok Müslüman çoğunluklu devlet mevcuttur. Ayrıca, İsrail vatandaşlığı etnik temellidir, bu da onu herkesin katılabileceği inanç temelli bir vatandaşlıktan çok daha dışlayıcı kılmaktadır.

Badr: Bildiri, modern devletin kısıtlayıcı göç politikalarının üç temel unsuruna dikkat çekiyor: milliyetçilik, toprak egemenliği (territoriality) ve egemenlik (sovereignty). Ancak, toprak egemenliği kavramı İslam hukukuyla tamamen çelişmez; hatta Hz. Peygamber ﷺ döneminde Medine’de belli ölçüde uygulanmıştır. Ümmet merkezli bir mülteci etiği tasavvur ederken, sınır güvenliğinin pratik gerekliliklerinin göz önünde bulundurulması gerekir.

Zain Ahmed: Peki, erken İslam döneminde Müslüman topraklarında yaşayan bir gayrimüslim ihtiyaç sahibi olduğunda ne yapılırdı?

Anjum: Gayrimüslimler, “zimmî” statüsüyle İslam hukukunun koruması altında yaşarlardı; bu statü onlara belirli haklar ve yükümlülükler tanırdı. Beytü’l-Mâl (devlet hazinesi), zimmîlere emeklilik maaşı veya mali yardım sağlayabilirdi. Zekât, çoğu İslam âlimine göre yalnızca Müslümanlara özgüydü; ancak bazı istisnalar dışında, zimmîlere sadaka (genel yardım) verilmesine dair örnekler de vardır.

Mohammed: Dr. Badr, toprak egemenliğinin İslam hukukuyla çelişmediğini söyledi; ancak ben, mültecilerin —Müslüman veya gayrimüslim fark etmeksizin— hareketini kısıtlayan coğrafi sınırların şeriata aykırı olduğunu düşünüyorum. Kur’an’da Allah şöyle buyuruyor: “Eğer müşriklerden biri senden eman dilerse, ona eman ver ki Allah’ın kelamını işitsin; sonra onu güvenli bir yere ulaştır…” (Tevbe, 9:6) Yani korunma talep eden herkesin, herhangi bir engel olmadan bir yerden diğerine serbestçe hareket edebilmesi gerekir.

Badr: Benim amacım, uluslararası bir Müslüman siyasal düzenin, tamamen açık sınırlarla herkesin dilediği yere gidebileceği bir yapıya sahip olamayacağını belirtmekti; nitekim Medine döneminde de durum bu şekilde değildi.

Dr. Rajai Jureidini

Rajai “Ray” Jureidini, Katar’daki Hamad Bin Halife Üniversitesi İslami Araştırmalar Fakültesi bünyesindeki Uygulamalı İslami Etik Yüksek Lisans Programı’nda Göç Etiği ve İnsan Hakları Profesörüdür ve aynı zamanda İslami Yasama ve Etik Araştırma Merkezi'nde (CILE) araştırmacıdır. 1990’larda Avustralya’da Arap karşıtı ırkçılıkla mücadele etmek amacıyla kurulan Avustralya Arap Konseyi’nin kurucu üyelerinden olmuş ve başkan yardımcılığı görevini yürütmüştür. Dr. Jureidini ayrıca Arap, İslam ve Orta Doğu Çalışmaları Dergisinin kurucusu ve editörüdür.

Avustralya’daki beş farklı üniversitede sosyoloji alanında ders verdikten sonra, altı yıl boyunca Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde görev yapmış ve burada Lübnan’daki göçmen ev işçilerinin insan hakları ihlalleri üzerine araştırmalar yürütmeye başlamıştır. Kahire Amerikan Üniversitesi’nde Göç ve Mülteci Çalışmaları Merkezi’nin direktörü olarak görev almış ve göçmen ve mültecilere ilişkin çok sayıda araştırma projesi yürütmüştür. 2011–2014 yılları arasında Lübnan Amerikan Üniversitesi Göç Çalışmaları Enstitüsü’nde görev yapmıştır.

2012 yılında bir yıl süreyle Katar Vakfı’nın (QF) Göçmen İşçi Refahı Girişimi’nde danışman olarak çalışmış, yüklenici ve alt yüklenicilere yönelik Göçmen İşçi Refah Standartlarının oluşturulmasına katkıda bulunmuş ve Katar’a işçi alım süreçleri üzerine bir rapor hazırlamıştır.

Dr. Hossam El Din Mohammed

Hossam El Din Mohammed, Türkiye’de Karabük Üniversitesi’nde İslam Araştırmaları alanında yardımcı doçenttir. Daha önce Katar’daki Hamad bin Halife Üniversitesi, Çin’deki North Minzu University Uluslararası Eğitim Fakültesi ve Birleşik Krallık’taki Oxford Üniversitesi de dâhil olmak üzere çeşitli kurumlarda öğretim ve araştırma pozisyonlarında bulunmuştur. Son yayınları arasında şunlar yer almaktadır: “Ummah and Nation-State: Dilemmas in Refuge Ethics” (Uluslararası İnsani Eylem Dergisi, 2022); “COVID-19 Pandemic: A Fiqhi and Comparative Study” (Çağdaş Fıkıh ve Finansal Meseleler Dergisi, 2022); Franchise Contract and its Provisions in Islamic Jurisprudence compared to the Civil Law (İslam Hukukunda Bayilik Akdi ve Medeni Hukuk ile Karşılaştırmalı Hükümleri) (Dar Hassan ve Modern Kütüphane, 2018); ve Commutation (al-i‘tiyād) of Abstract Rights in Islamic Jurisprudence in Comparison with Positive Law and Examples of its Contemporary Applications (İslam Hukukunda Soyut Hakların Temliki: Pozitif Hukuk ile Karşılaştırmalı ve Güncel Uygulama Örnekleri) (Dar Hassan ve Modern Kütüphane, 2018).

Picture of Dr. Rajai Jureidini <trp-gettext data-trpgettextoriginal=2662>and Dr. Hossam El Din Mohammed
Dr. Rajai Jureidini and Dr. Hossam El Din Mohammed

Daha fazlasını keşfedin

Dr. Darryl Li’nin Katılımıyla Ümmetçi Bir Evrenselcilik

January 20, 2022
Dr. Darryl Li

Kemalist Projenin Diyanet’i İnşası: Ulusal Bir İslam Tasarımı

September 15, 2025
Dr. Emir Kaya

Sınırların Ötesinde İslam: 21. Yüzyılda Ümmet Dayanışmasını İnşa Etmek

July 14, 2025
Sadek Hamid

Hilafeti Suç Saymak: Hafızayı Direnişe Çevirmek

July 14, 2025
Ilham Ibrahim

Navigate

Ummatik Forumları
Odak Alanları
Araştırma Makaleleri
Yayınlar
Ummatics Hakkında
Search

ARA

Search

Bültenimize kaydolun