Bu yazı, Müslüman birliğinin savunulmasına dair bir dizi savın ikincisidir. Dizinin giriş yazısı için buraya tıklayın.
Özet. Müslümanların siyasî birliği, hem Kur’anî bir zorunluluk hem de ümmetin hayatta kalması ve ilerlemesi için tarihî bir gerekliliktir. Geçmişteki bölünme ve çatışmalar, bu birliği gereksiz veya tehlikeli hale getirmez. Tarihteki İslam toplumları, siyasî parçalanmalara rağmen ortak inançlar, hukuk sistemleri ve ticaret ağları yoluyla bu birliği sürdürmüşlerdir. Teknolojik zorluklar ve dünya tarihindeki faktörler daha kapsamlı birleşme çabalarını kısıtlamış olsa da bu engeller artık geçerli değildir. Birliğin faydaları, zorluklarından çok daha büyüktür ve Müslümanlar, geçmişten ders alarak birlik içinde bir gelecek için çaba sarf etmelidirler.
Büyük tarihçi İbnü’l-Esir (ö. 630/1233), doğudaki büyük İslam şehirlerinin Moğollar tarafından yok oluşuna şahit olurken “Keşke anam beni hiç doğurmamış olsaydı da dünyada daha önce yaşanmamış bu felaketi görmeden ölüp gitseydim ve unutulsaydım,” diye feryat ediyordu. . Üstelik en kötüsü daha yaşanmamıştı. Henüz ele geçirilmeyen Müslüman şehirlerdeki kütüphaneler, Kıyamet Günü’nün alametlerine dair kitaplarla doluydu. İslam’ın sergüzeşti sona ermişti ve beraberinde dünyanın da sonu geldi deniliyordu. Dünya hızla sonuna yaklaşıyor gibi görünüyordu. Pek çoğuna göre Moğolların kanlı orduları, kesinlikle Yecüc ve Mecüc’tü. 1258 yılında, İslam’ın en büyük şehri olan Bağdat yağmalandı ve bir daha asla toparlanamadı.
Halbuki İslam sadece hayatta kalmamış, sadece iki asır sonra 1453 yılında İstanbul’un fethiyle yeni bir zirveye ulaşmıştı. Babür Sultanlığı, kısa süre içinde Hindistan üzerindeki hakimiyetini pekiştirecekti. İslam, Batı Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar her yerde kök salmıştı. Amerikalı tarihçi Marshall Hodgson’a göre, eğer bir Marslı, on beşinci yüzyılda Dünya’ya inse ve buranın geleceğini öngörseydi, Müslümanların yakında tüm gezegeni fethedeceği sonucuna varırdı. İslam, durdurulamaz görünüyordu.
Müslümanlar için İstanbul’un fethinin manevî bir anlamı vardı. Resulullah (sav) bunu önceden bildirmiş ve orayı ilk fethedecek orduyu müjdelemiştir. Müslümanlar da İslam’ın ilk asrından itibaren burayı fethetmeye çalışmışlardır. Bu ordulardan birinde Resulullah (sav)’in torunlarından Hz. Hüseyin de dahil Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer gibi büyük sahabiler de yer almıştı. Ancak yine de başarılı olamamışlardı.
800 küsür yıl sonra genç Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet (ö. 886/1481) sahabenin bile yapamadığını yapmaya çalıştı ve buna muvaffak oldu. Onun için tarih bir engel değil ilham kaynağı olmuştu, Bizim için de öyle olmalıdır.
Bazı eleştirmenler, İslam topraklarının geçmişte hiçbir zaman tek bir siyasî yapı altında birleşmediğini, dolayısıyla gelecekte de Müslümanların birleşmesini önermenin hem faydasız hem de naif ve tehlikeli olduğunu iddia ediyorlar. Geçmişimize dair bazı görüşler, öylesine içimize işlemiştir ki, bu içsel çatışmayı gidermek için, hem İslam alimlerinin ittifakla kabul ettikleri doktrinleri hem de yüzümüze çarpan gerçekleri eğip bükme zorunluluğu hissediyoruz. Doğru, bazıları kahramanlarımızın hata yapabileceğini inkar ederek tarihimizi romantize ediyorlar, ancak asıl kaygı verici olan, tam tersine, geçmişin başarılarının kendi hedeflerimize koyduğu katı sınırı çok çabuk kabul edenlerdir.
Burada benim asıl endişem, yarı cahil ve tükenmiş aktivistlerin ya da gizli oryantalistlerin her yere sinmiş karamsarlığıdır. Kulağa havalı ve sofistike gelse de karamsarlık, şimdilik gemisini yürüten ve ümmet için vicdan azabı çekse de kendi rahatından taviz vermeyen azınlığa ait bir lükstür. Her düzeyde yok olma tehdidiyle karşı karşıya olan milyonlarca Müslüman için yapmamız gereken çok daha fazla şey var. Onlar yalnızca bedenlerine yönelik bir soykırım değil, aynı zamanda ruhlarının, ahlaklarının ve insanlıklarının yok edilme tehdidiyle de karşı karşıyalar.
Kur’an karamsarlığı reddeder. Yüce Allah bize, peygamber karşıtlarının her zaman hakikate karşı çıktıklarını, insanların da genelde zayıf, cahil ve isyankar olduklarını hatırlatır. Ancak bu gerçek, Müslümanlar olarak bizi pes etmeye ve insanlıktan ümit kesmeye -’realist’ olup vazgeçmeye- değil yeni bir azimle işlere sarılmaya ve sızlanıp duranlara kulak asmamaya itmelidir. Vahyin neticesi, şimdiye kadarki en büyük başarı hikayesidir. Tarih sürekli olarak bizi şaşırtmaktadır ve ne bir engel ne de cesaretten ve hayal gücünden yoksun oluşumuza bahane olarak görülmemelidir.
Eğer Müslümanların siyasî birliğinin farz olduğu kabul edilir ise, ki Sünnî doktrin konusunda görüşüne başvurduğumuz kimselere göre öyledir, bu durumda tarihte bu birliğin olmadığına işaret etmek ya şeriatın bunu dayatarak saçmaladığı ya da Müslümanların Allah’ın emrine kayıtsız kalmaları gerektiği anlamını doğurur. Ya da belki imkansız olduğu için mantıken Müslümanlar için artık gerçekten bir araya gelmek farz değildir. Peki gerçekten bu imkansız mıdır?
Gelecek meçhul olduğu ve bizi sürekli şaşırttığı için şüpheciler kendi görüşlerini desteklemek için mecburen belli bir tarih anlatısına başvuruyorlar. Diyorlar ki, eğer Fas’tan Endonezya’ya elli küsür ulus devlete bölünmüş topraklar tek bir yönetici tarafından idare edilirse aradaki tüm ulusal kurumlar dağılacak hatta yerle bir olacak, tüm tarih ve yerel özgürlükler silinecek ve her tür entelektüel ve kültürel çeşitlilik yok olacaktır. Bu varsayımlar tamamen hatalıdır. Geçmişteki halifelikler, mevcut kaynak ve kurumlara göre pek çok farklı biçimde şekillenmiştir. Halifenin mutlakiyetçi bir despot olarak betimlenmesi, bu kurumun zengin ve çok boyutlu tarihine haksızlık olur.
Belki de Müslümanların birleşmelerinin tek yolunun akla hayale gelmez bir zulüm, şiddet ve yıkım olduğuna bizi inandıran şey, dindar realizm kılığındaki karamsarlıktır. Bu yüzden bazıları Müslümanların şu anki zavallı halinin yine de korkunç bir yıkımdan daha iyi olduğu vehmine kapılmaktadırlar. Bu endişe, birçok geleneksel Müslüman yazarın tekrar ettiği Orta Çağ sözünü hatırlatır: “Altmış yıllık zulüm, bir günlük anarşiden daha hayırlıdır.” Düzensizliğe karşı bir uyarı anlamına gelen bu kötümserlik, eğer kelimesi kelimesine alınırsa,düzensizliği ve kaosu mutlak kötülük olarak görüp, mevcut durum (statükonun) ne kadar şeytani olursa olsun, her koşulda muhafaza edilmesi gerektiğini savunan bir anlayışa dönüşür. Allah’a iman edenler için karanlık daima geçicidir. Zulme ve yozlaşmaya karşı mücadele kısa vadede imkansız gibi görünse de bunlara direnmek tek doğru harekettir. Aksine zulme karşı eylemsizliği İslam siyasetinin esası olarak alırsak Hüseyin’i Yezid’e, Musa’yı Firavun’a kurban etmişiz demektir.
Bu karamsarlığın temelinde, tarihi seküler bir çerçevede ele alan ve ilahi yardımın mümkünlüğünü baştan reddeden belirli bir bakış açısı yatmaktadır. Oysa hayatımızda zaman zaman şahit olduğumuz olağanüstü dönüşler, bu anlayışın öngörmediği şekilde gerçekleşmeye devam etmektedir. Ne var ki, her seferinde bu değişimlere hazırlıksız yakalanırız.
Eğer Müslüman birliğine ulaşmak, mutlakiyetçi bir devlet, yerel Müslüman kültürlerin ve yaşam biçimlerinin yok olması, faydalı kurumların ortadan kalkması ya da insanları dine cephe aldıracak dinî bir tiranlık gerektirseydi, bu gerçekten de endişe verici olurdu. Bazı Müslümanlar için hilafet tasavvuru tam olarak şunu temsil eder; güçlü bir hükümdar, karşı konulmaz askerî gücü, mükemmel takvası ve/veya sağlam akidesi ya da şeriata sıkı sıkıya bağlılığıyla tüm farklılıkları ortadan kaldırır, tüm sorunların üstesinden gelir ve ütopya gibi bir altın çağı geri getirir. Ütopyacılık bazen zararlı olsa da her zaman değildir. Bugünün umutsuz dünyasında nostaljinin, hem moral hem de pratik açıdan bazı faydaları vardır.
Bunun tam tersi, Müslümanların tarihinin çözümsüz bölünmeler ve çatışmalardan ibaret olduğu inancı çok daha yanlıştır. Bu inanç sadece ürkütücü statükoyu benimseyip meşrulaştırmakla kalmaz binlerce ahlaksız tavizin de zeminini hazırlar. Bilgelik, akademik mesafe ve körü körüne statükoyu savunma kisvesi altındaki bu düşünce, kötülüğün (batılın) kalıcı olduğu yanlış fikrine dayanır. Halbuki Kur’an bunun tam tersini haykırır: inne’l-batıle kane zahuka (şüphesiz batıl yok olacaktır)!
Bazı gelenekselci Müslümanlar mehdi inancıyla ilgili ahir zaman hadislerini farklı yorumlayarak ütopyacılık ve şüpheciliği birleştirip sorumluluktan ve ortak mücadeleden kaçışlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Böylece tek bir hamlede dinî ve ahlaki görevleri, Kuran’ın emirlerini, nebevî modeli ve diğer Müslümanların ve insanlığın çektiği acıları göz ardı ederler.
Her aşırılık, eninde sonunda zıddını doğurur. Peygamber ve Râşidûn devrini de kapsayan dikkatli bir tarih okuması, bu tür basitleştirilmiş düşüncelerden insanı arındırır.
Müslümanların tarihinin iç çatışmalar, bölünmeler, zalim ve kana susamış idareciler ve kanlı savaşlarla dolu olduğu iddiasına geri dönelim. İslam tarihindeki sürekli bölünmelerin Müslümanları birleştirme çabasını sadece faydasız değil aynı zamanda tehlikeli ve zararlı kılacağı iddia edilmektedir. Bu iddiaların belli bir noktaya kadar doğru olsa da yanıltıcı, bağlamından kopuk (anakronik) ve kavramsal olarak da zayıf olduğunu göstereceğim.
Tarih meselesini iki ayrı soru halinde inceleyelim.
- Müslümanlar siyasî birliğin farz olduğuna inanıyorlar mıydı?
- Bunun peşinden gittiler mi ve eğer gittilerse bunu başarabildiler mi?
1.Müslümanlar siyasi birliğe inanıyorlar mıydı?
Bu ilk sorunun yanıtı hiç şüphesiz evettir. Teorik olarak, İslam uleması, Moğollar ya da Haçlıların en şiddetli saldırıları altında bile bu konuda hiç taviz vermemişlerdir.1Ümmetiks Enstitüsü, bu vazifenin tam manasını açıklamak ve bunun çağlar boyunca farklı ekoller tarafından nasıl icma ile savunulduğunu göstermek için önde gelen klasik İslam otoritelerinin görüşlerini açıklamalı tercümelerle yayınlamaya devam etmektedir.2
Bu icmanın açıklığına rağmen yarım hocalar ve yanlış bilgilerle dolu bu alanda, doğrulanması gereken pek çok şey vardır. İster Sünnî, ister Şii ya da İbadî olsun tarihteki hiçbir İslamî gelenekte, bir imam atanması gerektiği konusunda anlaşmazlık olmamıştır. Alimler felsefî olarak, imam atamanın akla mı (Muteziledeki gibi) yoksa vahye mi (Sünnîlerdeki gibi) dayanması gerektiğini ya da Peygamber Efendimiz (s.a.v) sonrası kimin halife olması gerektiği konusunda tartıştılar diye bu vazifenin gerekliliği hususunda ayrılığa düştükleri iddia edilemez.
Yetki konusunda da yaygın yanlış anlamalar vardır ve bunların düzeltilmesi gerekmektedir. Maverdî, bu konuda bir taviz vermemiş, ancak olağanüstü durumlarda, bir Sünni halifenin başka bir Müslüman askeri güç tarafından baskı altına alınması halinde, eğer bu güç halifenin meşruiyetini tanıyorsa, onun yönetimini kabul edilebilir görmüştür. Gazali, sultanlığı ya da birden fazla sultanı normal görmez. Ona göre aslında meşru Müslüman hayatı, meşru bir halifenin varlığına dayanır. Gazali, sultanları, haram olsa da hayatta kalmak için mecbur kalınan ölü hayvan eti yemeye benzetmiştir. İbn Teymiyye de hilafetin zorunluluğunu reddetmez. O da sultanlığın yasak olduğunu düşünür, ancak son çare olarak tıpkı Gazali ve diğer Sünnî alimler gibi bir veya birden fazla Müslüman sultanın olmasına cevaz verir.
Bu Sünnî otoriteler, Müslümanların bir imam altında birleşmelerinin itikadî önemini sorgulamamış, aksine Şii otoritelerden ayrılarak kişinin bir imamı tanımadan da mümin olabileceğini ve imametin diğerleri gibi bir vazife olduğunu, dolayısıyla bir inanç meselesi değil fıkhî bir mesele olduğunu kabul etmişlerdir. Bu konuda, hem Müslüman hem de gayrimüslim yazarların yanlış anladığı bu temel meselelerle ilgili daha fazla örnek verebilirim. Ancak bu makalede, esas olarak tarih üzerinde durmayı amaçlıyorum.
2.Müslümanlar birliğin peşinden gittiler mi?
Tarih bilgisi, bize inanç ve hukuk metinlerinin ötesine geçerek bu inancın nasıl yaşandığını, hissedildiğini, kurumsallaştırıldığını, savunulduğunu ve evet, bazen de ona nasıl ihanet edildiğini görmemizi sağlar. Seküler bir gözlemci, bunu geçmiş hakkında belli dinî duyguların haklılaştırılması için gerekli mistik bir inanç olarak görse de, Abbasi iktidarının yıkılması ile Osmanlıların yükselişi arasında geçen beş asır boyunca düşmanca jeopolitik koşullara rağmen bunun İslam hukuku, siyaseti ve günlük yaşamını şekillendiren etkili bir inanç olduğunu belirtebiliriz.
Müslüman topluluklar birbirinden ne kadar ayrılmış olursa olsun halifelikle bir araya gelme fikri asla kaybolmadı. Bunun örnekleri oldukça fazladır. Mesela bir zamanlar Çin İmparatoru Çin’deki Müslümanlar arasındaki dinî anlaşmazlıkları kendi topraklarında önlemek için Osmanlı sultanı adına hutbe okunmasını emretmiştir.3Açe sultanı Ali Mugayat Şah 1511’de Portekizli sömürgecileri Malakka’dan kovmak için İslam halifesi olarak Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman’a başvurmuştur.4
Müslümanların yönetimindeki Hindistan belki de bunun en açık örneğini sunmaktadır. Bir tarihçinin deyişiyle,
Delhi Sultanlığı (1205-1526) varlığı boyunca, Abbasi halifelerinin hukuksal egemenliğinde, dünya çapındaki İslam imparatorluğunun yasal bir parçası olarak kaldı. Sultanlar kendilerini halifenin vekili olarak kabul ederlerdi ve idarî ve hukukî otoritelerinin geçerliliğini bu vekalete dayandırırlardı. Ümmetin en yüksek otoritesi yasal olarak halife olduğundan her sultan ve hükümdar idarî gücünü İmam adına kullandığını beyan ederdi.5
Bu tür ilişkilerin örnekleri çoğaltılabilir, fakat Müslüman hükümdarların her zaman en iyi koşulların sağlanması için gerekeni yapmadıkları da bir gerçektir. Çoğu zaman hırs, dünyevileşme ve reelpolitik devreye girerdi. Ancak bu hükümdarların namaz kılmamaları ya da içki içmeleri nasıl İslam hukukunun içkiyle ilgili hükmünü hiçe saymamızı gerektirmezse aynı şekilde bu ihmalkarlıklar, siyasî birliği görmezden gelmemiz için de bir gerekçe olamaz.
Esasında geçmişte Müslümanların, bir şekilde inandıkları bu yükümlülüğü yeterince yerine getirip getirmediklerini anlamak kolay değildir, zira bu, günümüzün tarih anlayışını geçmişe yansıtma eğilimimizi (presentist bias) sorgulamayı ve genel Müslüman bilincinde mevcut olan sınırlı tarih bilgisini dikkate almayı gerektirir. Tarih bilgimiz ne kadar ilerlese ve kesinlikle genel Müslüman söylemine katkıları inkar edilemese de kaçınılmaz olarak eksik bilgiler ve tartışmalı yorumlarla sınırlıdır. Aşağıda bu önyargılardan bazılarını düzeltmek için birkaç nokta sunacağım.
Birincisi, bugün “Müslüman dünyası” olarak adlandırdığımız kavram yahut da İslamî tabirle Dârü’l-İslâm, sürekli olarak genişlemekte ve karmaşık ve dinamik sınırlarla şekillenmekteydi. Hicri 4. (Miladi 10.) yüzyılda Abbasî Devleti’nin parçalanmasından sonra, İslam toprakları, Avrupa’dan Çin’e kadar (tarihçiler, tarihsel gelişmelerin benzerliği nedeniyle bu bölgeyi ‘Avrasya’ olarak adlandırmaktadır) diğer medeniyetlerin de karşılaştığı gibi, son derece yıkıcı göçebe istilalarıyla yüzleşti. Siyasi parçalanma ve İslam’ın ilk doğduğu topraklardan çıkıp Nil’den Amu Derya’ya (Ceyhun) kadar yayılması, basit bir siyasî birlik anlayışının uygulanamayacağı anlamına gelmekteydi.
En önemli topraklar kuzeyden gelen yeni Müslüman olmuş göçebe Türklere ev sahipliği yaparken İslam’ın yayılışı diğer bölgelerde dağınık ve karmaşıktı. Bazı yerlerde, Müslümanlar yalnızca ana ticaret yolları boyunca (Batı Afrika gibi) varlıklarını sürdürürken bazı bölgelerde yüzyıllarca süren varlık mücadelesi sonunda buraları fethetmişlerdi (Anadolu gibi), ya da gayrimüslim hükümdarların altında idarî görevliler olarak bulunuyorlardı (Moğol Çin’inde olduğu gibi). Diğer yerlerde, yönetici aileler Müslümandı, ancak halkın çoğunluğu değildi (Hindistan gibi), ve daha pek çok farklı düzen mevcuttu. Öyle ki, bir zamanlar güneydoğu Asya bir yana Hindistan bile bugünün Batısı kadar yabancı bir yer olarak görülüyordu.
Ayrıca İslam toprakları sadece İç savaş öncesi Amerika’dan daha geniş bir alana yayılmakla kalmamış aynı zamanda çok daha heterojen bir yapıya da sahipti. Çünkü beyaz Avrupalıların tektipleştirici, etnosentrik ve şiddet içeren yerleşimci-kolonyalizminden farklı olarak, İslam toprakları çok farklı yollarla genişlemiş, çoğunlukla geniş nüfusları kültürel ve politik özgüllükleriyle birlikte bünyesine katmıştır.
İkinci olarak, günümüzde tek bir siyasî birim olarak kabul edilen modern yönetim biçimi, eski dünyadaki büyük siyasî sistemler için düşünülemezdi. 19. yüzyıldan önceki bin yıl boyunca, İslam topraklarının büyük bölümü, İç savaş öncesi Amerika Birleşik Devletleri’ne benzer şekilde bir araya gelmişti. Bu topraklar, ortak bir şer’î hukuk düzeni, ilmî, manevî yollar ve ticaret ağları, ortak inançlar ve içiçe geçmiş kültürlerle ve her ne kadar isyan dönemleri olsa da, halifeye resmî bağlılıkla bir arada duruyordu. Abbasiler sonrası siyasî parçalanma elbette olumsuz bir etki yapmıştı. Ancak bu etkiler sınırlıydı çünkü Müslüman toplumlar hâlâ güçlü bir medeniyetin parçasıydı ve birlikleri büyük bir rakip tarafından tehdit edilmemişti.
Bu durum, bölünmenin ve siyasî parçalanmanın bazı dönemlerdeki yıkıcı etkilerini inkâr etmek anlamına gelmez; örneğin, bir grup sefil haçlı ordusunun koskoca Müslüman dünyasını ezip geçerek Kudüs’ü işgal etmesi gibi durumlar bu etkilerin açık örnekleridir. Bunun çözümü, Zengîler ve ardından Eyyübîler altında siyasî birliğin sağlanması idi, ama bu da kısa ömürlü oldu.
Üçüncü olarak, idare mekanizması aynı değildi. İyi ya da kötü modern siyasî yönetim birliği olarak algıladığımız şey, o zamanlar mümkün değildi. Bu, sadece Abbasîlerin dördüncü/onuncu yüzyıldaki parçalanmasından sonraki bin yıl boyunca değil, ondan önce de, özellikle hulefa-i raşidin döneminde de geçerliydi. Müslüman yönetim şekli üzerindeki sınırlar, dünya tarihiyle ilgiliydi, yani geçmişteki diğer büyük güçler için de benzer sınırlar vardı.
Dördüncüsü, Müslüman devletler, dünya tarihindeki belli faktörlerle sürekli müzakere etmek zorunda kalmıştır. . İslam’ın ilk öğretileri eşitlikçilik ve liyakat sistemini desteklese de, İslam, antik medeniyetin topraklarını fethettikten kısa bir süre sonra, maddî ve kurumsal düzenlemeler bakımından diğerlerinden köklü bir şekilde ayrışamadı. Bunun sebebi, siyasî ve ekonomik faktörlerin yanı sıra hayatta kalma ve rekabet etme ihtiyacı idi. Selçuklular gibi atlı savaşçıların ardından Moğolların istilaları ile kesintiye uğrayan Abbasî ve Osmanlı halifelikleri arasındaki parçalanmış yüzyıllar, Avrasya’nın tamamını benzer şekillerde etkilemişti.
Aynı şekilde, Batı modernitesinin arefesinde, Osmanlı ve Mısır hükümetleri, İslam’ı terk etmek niyetiyle değil, aksine onu koruyabilmek için hızla modernleşmeye çalıştı. Bu, sadece gerçeğe boyun eğmek değil, bilakis “düşmanınıza karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın” (8:60) şeklindeki ilahî emre tarihsel bir İslamî yanıt idi. Bu görevi ve hedefi yeniden üstlenmek, hatta bunu daha iyi yollarla yapmaya çalışmak, İslam medeniyetinin en doğal içgüdüsüdür. Kısacası, bugün dünya tarihinde durduğumuz nokta, hem bölgesel hem de medeniyetler ölçeğinde bir birleşmeyi mümkün ve hatta zorunlu kılmaktadır.
Sonuç
Buraya kadar, Müslümanların güçlü bir birliğin dinî ve pratik gerekliliğine inandıklarını ve bunu sağlamak için çaba sarf ettiklerini savunduk. Uğrunda çaba göstermeye değer her tür ahlakî ve dinî hedefte olduğu gibi bu yoldaki başarı da kısmî idi ve zamana ve mekana göre farklılık gösteriyordu. Daha da önemlisi, birliğin yolları gibi siyasî ayrılıkların zararlı etkilerinin de sınırlı olduğuna işaret ettik. Günümüzde iletişim araçları ve idarî birlik yöntemleri her yere yayılmış olup ayrılığın zararları her zamankinden daha büyük hale gelmiştir.
Modernizm öncesi dönemdeki İslam topraklarının muazzam genişliği ve çeşitliliği tek elden yönetimi son derece zorlaştırmışsa da bu birlik fikri her zaman için İslam itikadı ve fıkhı ile ilgili eserlere işlemiş tek geçerli ideal olarak kalmıştır. Hindistan, Çin, Rusya ve ABD örneklerinde açıkça görüldüğü üzere, bu tür geniş ve çeşitli toplulukları yönetmenin zorlukları artık aşılmış durumdadır. Üstelik merkezî büyük devlet modelinin yerine, ulus-ötesi siyasî oluşumlara yönelik yaygın eğilim göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve ASEAN gibi üst devletler arası birliklerin artışı bu eğilimin açık göstergesidir. Müslümanlar olarak bugün büyük bir güç olarak birleşsek bile bu kervana en son biz katılmış oluruz.
Diğer bir ifadeyle, birlik sadece Kur’ânî bir zorunluluk değil, aynı zamanda tarihî bir gerekliliktir. Eğer gayrimüslimler bunu başarabiliyorsa, Allah’ın yardımı ile Müslümanlar daha iyisini yapabilmelidir. Günümüz tecrübesi, hayatta kalma ve izzetin, farklılıklar içinde birliği sağlayabilen ve kolektif hareket etme sorununu çözebilenlere ait olduğunu göstermektedir. Bunu başaramayanlar için ise zillet, hatta yok oluş kaçınılmazdır.
Şüphesiz asıl mesele, zayıf ve geri kalmış olmamız değil, anlamlı bir medeniyet misyonundan yoksun oluşumuzun bizi dar görüşlü ve parçalanmaya meyilli hale getirmesidir. Siyasi bölünmüşlük, mezhepsel, etnik ve diğer iç ayrılıkları körükler ve fırsatçıların iktidara gelmesine zemin hazırlar. Bir zamanlar insanlığa önderlik etmemizi sağlayan, tevhid inancına dayalı ilahi birlik emri bugün yeniden ulaşılabilir durumdayken, bundan kaçınmak için hiçbir bahanemiz yoktur.
Bu temel İslamî yükümlülüğü yerine getirmemenin sonuçları, son iki yüzyıldır açıkça görüldüğü gibi modern dönemde tahayyül edilemeyecek kadar çoktur. Bu durum, bazı Müslüman toplulukların, kadınların eğitimini yok saymaları veya etnik ayrımcılık ya da ırk ve renk ayrımcılığına hoşgörüyle yaklaşmalarından farklı değildir. Geçmişte bu tür ihmallerin yol açtığı zararlar yerel ve sınırlı olabilirken, bugün küresel ölçekte devasa ve katlanılmaz boyutlara ulaşmış, hatta İslam’ın temellerini tehdit eder hale gelmiştir. Siyasî birliğin sorumluluğunu ihmal etmek de aynı şekilde zararlı ve günah sayılmalıdır.
Müslüman birliğinin gerçekleşemeyeceğine inanan eleştirmenler, çoğunlukla realizm maskesini takarlar, ancak kendileri İslam tarihini yorumlama noktasında yetersizdirler. Katı tarih okuması, İslami birliğin, Ortaçağ İslam dünyasında tam anlamıyla gerçekleşmediğini gösterdiği için bugün de imkansız olduğu sonucuna varıyorsa, benzer bir tarih okuması hukuk, eğitim ya da okur yazarlığın yaygınlaşması için de aynı sonuca varacaktır. Nasıl ki etkin ve büyük ölçekli siyasi kurumlar modern bir olguysa, kitlesel okur yazarlık, etkin yönetim biçimleri ve hayatımızı şekillendiren bilimsel ve teknolojik devrimler de modern gelişmelerdir. Belki de mağlup romantiklerimiz geçmişi olduğu gibi kabul etmemizi istiyor ve Müslümanların bugünkü halini destekleyerek bir şeyler hedefliyorlar. Şu anki otokratlar, Müslümanların dünyada en eğitimsiz, özgürlükten ve güçten en yoksun halk olarak kalması için uğraşırlarken, Ortaçağdakiyle aynı okur yazarlık ve salgın hastalık seviyelerine geri dönmemiz pek de şaşırtıcı bir sonuç değildir.
Bizler aksine Müslümanların, tarihin sınırlarını aşmaları gerektiğini ifade ederken ecdadımızın erdemlerine sahip çıkarak İslam’ın bütününe göre yaşama cesareti göstermelerini öneriyoruz. Bu, aynı zamanda bilgi ve örgütlenme alanlarında ilerlemeyi ve bize sunulan fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeyi gerektirir.
Özetle, İslami birlik sağlama emri nostaljik bir kalıntı değil, modern bağlamda yeniden dirilmeyi gerektiren zamansız bir ilkedir. Geçmiş, zaferleri ve sınırlamalarıyla bir engel değil, bir kılavuz işlevi görür.. Parçalanmışlık ve beraberindeki zaaflarla şekillenen bugünkü gerçekliğimiz, bu hedefin aciliyetini vurgulamaktadır. Farklı geleneklerimizin zenginliğini kucaklayarak ve çağımızın araçlarını kullanarak, ümmetin birlik içinde, dirayetli ve güçlü olduğu bir gelecek inşa edebiliriz. Bu geleceğe giden yol, cesaret, vizyon ve ilahî vaade tam bir bağlılık gerektirir. Bu yolu, sadece kendimiz için değil, gelecek nesiller için de kat etmek zorundayız.

Ovamir Anjum
Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsü'nde Baş Araştırma Görevlisidir. 2019'da Yaqeen Enstitüsü'nde yayınlanan ve bu projenin mihenk taşı olan "Halifeliği Kim İstiyor?" adlı makalenin yazarıdır. Toledo Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümünde İslam çalışmaları profesörü ve bağışlı kürsü başkanıdır. American Journal of Islam and Society'nin (önceki adıyla American Journal of Islamic Social Sciences) yardımcı editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsü inceleme kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları arasında İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve genel olarak tarih yer almaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012) ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020) bulunmaktadır, dört cildin ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına aşağıdaki adresinden ulaşabilirsiniz.
https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum
Notes
- İcma, usul-i fıkh’daki en güçlü delil türüdür. Usul’de icmanın, Kur’an ve Sünnet’ten sonra üçüncü kaynak olduğu düşünüldüğünde bunun nasıl olabileceği sorgulanabilir. Kur’an ve Sünnet başta gelse de icmanın, bu ikisini yorumlarken ortaya çıkan tartışmaları sonlandırma gibi bir fonksiyonu vardır. Örneğin günde beş namaz vakti olduğu Sünnet sayesinde bilinir ama bu konunun tartışmaya kapalı olması, icma sayesindedir. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için Cüveyni’nin Gıyasu’l-Umem eserinde, imam meselesinde kesin icma olduğunu savunmasıyla ilgili makaleme bakabilirsiniz: “Political Metaphors and Concepts in the Writings of an Eleventh-Century Sunni Scholar, Abū al-Ma‛ālī al-Juwaynī (419 – 478/1028 – 1085),” Journal of the Royal Asiatic Society 26, no. 1–2 (2016): 7–18.
- Uthman Badar, ed., Classical Texts Series, Ummatics, https://ummatics.org/classical-texts-series/. Seri, şu an beş makaleden oluşmaktadır ve yakında yenileri yayımlanacaktır.
- On beşinci ve on altıncı yüzyılda Osmanlılar ile Hindistan’daki Müslüman hükümdarları ve Çin’deki topluluklar arasındaki bağlantılar için bkz. Giancarlo Casale, The Ottoman Age of Exploration (New York: Oxford University Press, 2010).
- Halife bu talebi yerine getirdi, ancak Osmanlı donanması 1539’da, yani tam 28 yıl sonra geldi: “Ayrıca askeri malzemeleri Anadolu’dan Sumatra’ya taşımak çok zor olduğu için, dünyanın ilk askeri yardım eğitim programlarından birini kurararak Açe’lere kendi toplarını nasıl dökebileceklerini öğrettiler.” William Polk, Crusade and Jihad: The Thousand-Year War between the Muslim World and the Global North (New Haven: Yale University Press, 2018), 147.
- Shashi S. Sharma, Caliphs and Sultans – Religious Ideology and Political Praxis (New Delhi: Rupa & Co., 2004), 247.


