Bu makale, günümüzde ümmetiksin acil bir öncelik olduğunu ortaya koyan bir serinin başlangıç yazısıdır. Tek bir uzun makale olarak yazılmış olmasına rağmen, okunmasını, yorumlanmasını ve eleştirilmesini kolaylaştırmak için inşallah önümüzdeki birkaç ay içinde kısa bölümler halinde yayımlanacaktır. Bu seri, Yasmeen Daifallah, Iyad Hilal, Mairaj Syed, Joseph Kaminski, Hanaa Hasan, Alex Thurston, İsmail Yaylacı ve Uthman Badar gibi birçok akademisyen, öğretmen ve öğrencinin değerli geri bildirimlerinden büyük ölçüde faydalanmıştır. Paylaşılan tüm bu kıymetli katkılar doğrultusunda, metni “biz” diliyle kaleme aldım. Ancak, kalan hata ve eksikliklerin tamamen bana ait olduğunu belirtmek isterim.
Giriş
Yoğun geçen bir Temmuz öğleden sonrasında, büyüleyici İstanbul’da geçirdiğimiz iki ayın ardından, 14 yaşındaki oğlum Ahmed ile birlikte havaalanına doğru yola çıktık. Son derece konuşkan şoförümüz, tek kelime İngilizce bilmiyordu; biz de maalesef hiç Türkçe bilmiyorduk. Ancak Ahmed ve ben, Google Translate üzerinden sohbet etme konusunda artık ustalaşmıştık. Sohbet, eğitimli ve yetenekli gençlerin kira ödemekte veya evlenmekte zorlanmasına neden olan ağır ekonomik koşullarla başladı. Ardından şoför, tüm bu sıkıntıların kaynağına ilişkin görüşünü paylaştı: Müslümanların bölünmüşlüğü. Trafikte ilerlerken, telefonumun mikrofonuna neredeyse bir düzine ülkenin adını sıraladı. Türkiye’nin yanı sıra listede Suudi Arabistan, İran, Mısır, Tunus, Pakistan ve muhtemelen birkaç ülke daha vardı.
Bu kadar zorluk içindeki taksi şoförünün, Müslüman lider ve entelektüellerin artık alenen dile getiremediği cesur bir vizyonu bu kadar rahat ifade edebilmesi beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Dünyanın farklı yerlerine yaptığım yolculuklarda, sade bir Müslümandan bu vizyonu duyuşum ilk kez değildi. Dünyanın dört bir yanındaki ümmetin sesi olduğuna inandığımız Ümmetiks tam da bu duyguyu yansıtma çabasıdır.1
Burada ümmetiksten ne kastettiğimizi açıklamıştık ve burada ise Müslümanların birliğinin hem mümkün hem de acil bir ilahî zorunluluk olduğuna dair savımızı ortaya koyduk. Şimdi bu vizyona yönelik dile getirilen bazı şüphe ve itirazlara değinmek istiyoruz. Önceki yazılarda, Müslümanlar olarak gelişimimizin, hatta varlığımızın devam edebilmesinin, ilahî bir zorunluluk olan İslam birliğini sağlamamıza bağlı olduğunu savunduk. Tüm Müslüman ekollerin tarih boyunca ortak görüşü (icmâ) olan bu ideal, ümmeti temsil eden ve siyasî yetkiye sahip bir imamın varlığını — yani halife veya emirü’l-müminîn’i — gerektirir. Bu doğrultuda, Allah’a olan bağlılığımızı yenilemekle birlikte karşılaştığımız zorlukları tespit etmeli, söylemimizi güçlendirmeli, ümmetin alimleri ve entelektüelleri arasında yapıcı bir diyalog başlatmalı, stratejiler geliştirmeli ve değerlendirmeli, kaynakları temin etmeli ve modern dünyada işleyebilecek gerekli kurumları inşa etmeliyiz.
Ümmetiks Enstitüsü olarak, bu çalışmanın araştırma boyutuna katkı sağlamak için üç temel soruya odaklanmayı teşvik ediyoruz: Neden (Müslümanların birliğinin gerekliliklerinin açıklanması), nasıl (farklı seviyelerde dönüşüm ve entegrasyon stratejilerinin geliştirilmesi ve değerlendirilmesi) ve ne (modern bir hilafetin kurumsal yapısı ile hukukî, sosyal, siyasî ve ekonomik boyutlarının tasarlanması).
Bu makale serisinde ‘neden’ sorusuna odaklanarak, dünyadaki yaklaşık elli farklı ülkede yaşayan ve iki milyar Müslümanı kapsayan siyasî birliğe yönelik yaygın itirazların ve şüphelerin kaynaklarını değerlendireceğiz. Bu Müslümanların yaklaşık yüzde 22 ila 30’u, çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerde azınlık olarak yaşamaktadır.2‘Neden’ sorusunu detaylı bir şekilde ele alacağımız sonraki makalelere geçmeden önce, bu giriş yazısında temel kavramları (birlik, dayanışma, hilafet) açıklayacak ve ‘ne’ ile ‘nasıl’ sorularına dair önemli noktaları kısaca özetleyeceğiz.
Allah’ın İpine Sımsıkı Sarılın: Birlik ve Dayanışma Üzerine
Birlik ve dayanışma gibi kavramlardan ne anladığımızı açıklayarak başlıyoruz, çünkü bu kavramların net olmaması genellikle anlaşmazlıklara ve kafa karışıklığına yol açar. Allah, birliği hem başlı başına bir emir olarak (“Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin”)3hem de ümmetin refahı, dünyanın iyiliği ve ilahî düzenin tesisi için bir şart olarak emretmektedir.4Bazen ‘birlik’, aynılık ve benzerlik anlamında kullanılır; buna karşılık ‘dayanışma’, bireysel farklılıkların kabul edildiği ortak bağlar ve çıkarlar anlamına gelir. Günümüzde bireyselliğe verilen önem nedeniyle dayanışma olumlu, birlik ise olumsuz bir kavram gibi değerlendirilmektedir.
Böyle bir kavramsal karışıklığı, her birliğin bazı farklılıklara hoşgörü göstermeyi gerektirdiğini, ancak vazgeçilemez konularda homojenliği koruduğunu kabul ederek aşabiliriz. Buradaki asıl soru, hangi konularda aynılığın (homojenliğin) gerektiği ve hangi konularda farklılıklara hoşgörü gösterildiği, hatta teşvik edildiğidir. Aslında, bir din, ideoloji yahut topluluktaki birlik ile hoşgörü arasındaki sınır, o topluluğun temel yapısını belirler. Benzerliği aşırı bir şekilde dayatmak, onu tamamen göz ardı etmek kadar zararlı olabilir. Gerekli birliğin düzeyi ve şekli, topluluğun yapısı ve hedeflerine bağlıdır: Eğer topluluğun amacı sadece hayatta kalmak veya hoşça vakit geçirmekse, tıpkı piknik yapan bir grup gibi, minimum düzeyde bir birlik yeterlidir. Ancak ordu ya da şirket gibi kolektif eylem gerektiren durumlarda daha güçlü bir bağ gerekir.
Sözün özü, İslamî birliğin anlamı, şekli ve kapsamı ile nerede ‘Allah’ın ipine hep birlikte tutunmanın’ zorunlu, nerede farklılıkların kabul edilebilir olduğu konusu tamamen bizim kararımıza bırakılmış değildir; bunlar ilahî olarak bildirilmiş normların bir parçasıdır. Allah, bizden temel inanç ve ibadetlerde tavizsiz bir birlik, insanların farklılıkları hususunda ise geniş bir hoşgörü ister.5Nitekim, Peygamber Efendimiz ﷺ’in öğrettiği gibi, güçlü bir birlik sağlamak için bazen farklılıklara hoşgörü göstermek teşvik edilmiştir.6
İslam’daki her ibadet rüknü ve şeriattaki her emir, yalnızca Allah’ın birliğine olan itikadî bağlılığımızı ifade edip derinleştirmeyi değil, aynı zamanda Müslümanlar arasındaki dayanışmanın farklı yönlerini de güçlendirmeyi amaçlar. Bu dayanışma, Allah’a, Peygamber Efendimiz ﷺ’e ve onun işaretlerine (şeʿāʾir, yani dinî simgelere) duyduğumuz sevgiden kaynaklanan duygusal bağlılığı da kapsar. İmanın samimiyeti, müminlere duyduğumuz sevgi ve dinimize karşı olanlara gösterdiğimiz tavırla doğrudan bağlantılıdır.7İslam hukuku, müminler arasında sosyal dayanışmayı güçlendirmeyi hedefler. Cemaat namazlarında, bayramlarda, hac gibi ibadetlerde buluşmalarını, evlilik ve ticaret gibi bağlarla ilişkiler kurmalarını, selamlaşmalarını ve hediyeleşmelerini teşvik eder.
Buna ekonomik dayanışma da dahildir. İslam bizden, hayırseverliğe ve ümmetin refahına dayalı, aynı zamanda faiz, tartıda hile, suistimal ve benzeri adaletsiz uygulamalardan uzak bir ekonomik düzen kurmamızı ister. İslamî birliğin en önemli boyutu, fiilî yahut siyasî birlik olarak adlandırabileceğimiz yapıdır. Bu birlik, tüm insanlığa şahitlik etme sorumluluğumuzu üstlenmeyi, şeriatı uygulamayı, müminler topluluğunu ve ilahî düzeni korumayı ve bu uğurda cihad etmeyi gerektirir. Bu birliğin her bir boyutu, diğer boyutları korur ve tamamlar.
Bu alanların (ekonomi, politika vd.) değişen anlamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak çok önemlidir. Geçmişte ekonomik alan, toplumsal yapının bir parçasıydı, ancak kapitalizmin yükselişiyle birlikte aşırı önem kazanarak diğer yaşam alanlarından ayrıştı ve siyasî alanla birlikte hayatın diğer boyutları üzerinde baskın hale geldi. Benzer şekilde, ‘siyasî’ olanın kapsamı da tarih boyunca değişmiştir; özellikle modern dönemde, siyasî alan diğer tüm alanları baskı altına alacak şekilde öne çıkmıştır.
Modern öncesi dünyada, hükümdarların ya da yönetici sınıfın yetki alanı oldukça sınırlıydı. Örneğin, Orta Çağ İslam dünyasında hükümdar (genellikle sultan veya melik olarak anılır), yasa koymaz veya yorumlamaz, sadece mevcut yasaları uygular ve halkın inançları, ahlakı ve dünya görüşü üzerinde sınırlı bir etkisi olurdu. Orta Çağ Müslümanları, alimler, manevî önderler ve yerel gelenekler tarafından şekillendirilmiş şeriat kurallarına göre yaşarlardı. Bu dönemde, Orta Çağ Avrupa’sının aksine, etnik köken, Müslüman kimliğini tanımlamada neredeyse hiç rol oynamazdı.8Bir diğer ifadeyle, siyasi alanın etkisi sınırlıydı ve hükümdar genellikle sınırları korumak ve İslam hukukunu uygulayarak asayişi sağlamak için gerekliydi. Müslüman toplumlar, inanç, hukuk, duygusal bağlar ve ekonomik ilişkiler bakımından derin bir şekilde birbirine bağlıydı. Siyasî birliğin eksikliği ise genellikle Bizans saldırıları, Moğol istilaları ve Haçlı Seferleri gibi kırılgan dönemlerde güçlü bir şekilde hissedilirdi. Bu durumlarda siyasî parçalanmanın sonuçları yıkıcı olsa da İslam dinine güven ve İslam medeniyetinin gücü, toparlanmayı mümkün kılmıştır.
Kısacası, İslam dünyasının geniş bir coğrafyaya yayılmış olması ve hızlı iletişim ve ulaşım teknolojilerinin yokluğu sebebiyle, siyasî parçalanmanın maliyeti düşüktü ve zararları günümüzdeki kadar yıkıcı değildi. Bu zorluklara rağmen, İslam alimleri halife seçme gerekliliğinden asla vazgeçmemiş ve sahabenin bu konudaki ittifakını (icmâ) sorgulamamıştır. Çünkü onlar bunu sadece tarihî bir tesadüf veya bir lüks değil, dinin ayrılmaz bir parçası olarak görmüşlerdir.
Neden Hilafet? Çünkü Kavramlar Önemlidir.
Ümmetiks’in amacı ümmeti yeniden canlandırmaksa eğer, sıklıkla sorulduğu üzere o halde neden ‘hilafet’ teriminde ısrar edilip terör gruplarıyla ilişkilendirilme ya da birçok kişiyi rahatsız etme riski göze alınıyor? Neden sadece Müslüman birliği ya da İslamî yönetimden bahsetmiyoruz? Biz, dinimizi neokolonyalistlerden, onların yerli işbirlikçilerinden ve aşırı gruplardan geri almayı savunuyoruz. Temel İslamî terim ve sembollerimizden taviz vermek, vahiy ile bağımızı koparma ve vizyonumuzu bulanıklaştırma riski taşır. Böyle bir taviz, temel inançlarımızdan ödün vermek olarak görülebilir.
Daha da önemlisi, hilafet/imamet kurumu, biri Allah’ın Peygamberi ﷺ’ne, diğeri ise dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara uzanan iki temel bağlantıyı temsil eder. Bu nedenle, hilafet yalnızca modern anlamda siyasî bir kurum değil, bu iki bağlantıyı somutlaştırmanın ve tek bir vücut olarak kolektif kimliğimizi teyit etmenin anahtarıdır. Başka hiçbir kavram, Kur’an’ın emrini, Sünnet’in güvenilirliğini ve ümmetin anlam ve bağını bu kadar güçlü bir şekilde ifade etme kapasitesine sahip değildir. Bu nedenle hilafet, hem küresel emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri tarafından bir orta çağ despotizmi olarak karalanmasına, hem de aşırı gruplar tarafından kötüye kullanılmasına rağmen, ümmetin geniş kesimleri tarafından yeniden sahiplenilmelidir.
O halde hilafet nedir ve halife kimdir? Kur’an’da halife kelimesinin (kelime anlamıyla ‘halef’, ‘vekil’ veya ’emanetçi’) iki temel anlamı vardır. Bu iki anlam, iki önemli fakat tamamen farklı söyleme karşılık gelir ve modern dönemde bazen birbirine karıştırılmaktadır. Sâd Suresi’nde (38:26), halife ifadesi, Hz. Davud’a (a.s.) verilen güç ve otoriteyi ifade eder. Kur’an, onun kime halef yapıldığını açıkça belirtmemiştir, fakat müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. İlk görüşe göre, halife, Hz. Musa’ya (a.s.) ve diğer peygamberlere verilen peygamberlik ve siyasî otoritenin devamıdır; bu durumda doğru çeviri ‘halef’ olacaktır. İkinci olarak, halife Allah’ın halifesi anlamında kullanılır ki bu ifade birçok alim tarafından hoş karşılanmamıştır, çünkü Allah’ın yerine geçmek gibi bir anlam taşıyabilir ki bu imkansızdır. Ancak bazı alimler bu ifadeyi, Allah’ın vekili, emanetçisi veya yeryüzündeki temsilcisi anlamında kabul etmişlerdir. Bu bağlamda, halife, Allah’ın emirlerini yerine getirme sorumluluğunu üstlenmiş kişiyi ifade eder.9Hasılı, bu ayette halife kelimesi, siyasi otorite anlamına gelir ve dosdoğru bir şekilde peygamberlerin izinden giden ve ilahi rehberlikle sınırlı olan bir otoriteyi ifade eder. Bu anlamda, Hz. Ebubekir (r.a.), Allah Resulü’nün (s.a.v.) halifesi olarak anılmış ve ümmetin tüm meşru Müslüman yöneticilerine bu unvan verilmiştir.
Kur’an’da halife kelimesinin bir diğer anlamı, Bakara Suresi’nde Hz. Adem (a.s.)’in yaratılışına dair temel anlatıda (2:30-39) yer alır. Burada, Allah’ı bilme, konuşma ve O’na ibadet etmeyi tercih etme yeteneğimiz nedeniyle Hz. Adem’in (a.s.) tüm soyuna ya da belki de sadece inananlara verilen otorite ve sorumluluğa işaret eder.10Son yüzyılda, bu terimin bu şekilde kullanımı, insanın iradesini ve sorumluluğunu vurgulamak amacıyla Müslüman diriliş söylemlerinde baskın hale gelmiştir. Bu kullanım, belki de Allah’a gönüllü kulluk, itaat ve tazim ilişkisini ifade eden abd (kul) kelimesini tamamlamak için tercih edilmiştir.11Abd/ibadet/ubûdiyyet (kulluk, ibadet, kulluk şuuru) kavramının, Kur’an, Sünnet ve İslamî gelenekte insan ile Allah arasındaki ilişkiyi yönlendiren temel kavram olduğu inkâr edilemez.12
Eğer dikkatli bir şekilde kullanılırsa, insanın halife olarak görülmesi fikri olumlu bir tashih olabilir. Ancak, bu yeni yaklaşım, eğer hilafetin siyasî bir kurum olarak merkezî önemini reddetmek ya da insanın Allah ile olan ilişkisinde temel kavram olan abd yerine halifeliği geçirmek için kullanılırsa yanıltıcı olabilir. Hilafeti siyasî otorite olarak tanımlayan, çok daha güçlü ve yaygın kabul gören anlamı inkâr etmek veya onun yerine geçirmek adına tüm insanları ya da tüm Müslümanları halife olarak tanımlayan bu aşırı metafizik veya spiritüel anlamı Kur’an’a atfetmek sakıncalı, hatta samimiyetsizdir .13
Nebevî Hilafet, Ümmet Odaklı Olmalıdır.
Geleceğin halifeliği, ümmete karşı sorumlu bir kurum olmalıdır; gücünü her bir Müslümanın, cemaatin ve bölgenin inancından, yeteneklerinden ve refahından almalıdır. Malik Binnebi’nin bir zamanlar belirttiğigibi, ümmet sömürgeleştirilmeden önce sömürgeleştirilebilir hale geldiyse, Ümmetiks’in amacı, ümmetin kendi kendini yönetebilir bir duruma gelmesi ve bu şekilde kendi kendini yönetmeyi başarmasıdır.14Dinimiz, muhalefeti susturma ve baskı ile yöneten tiranlar yerine gerçek bir İslamî liyakat düzeni (meritokrasiyi) kurulmasını emreder ve ümmetin de buna şiddetle ihtiyacı vardır. Küresel olarak Müslüman toplumunun çeşitliliği ve gücü en büyük zenginliklerimizdendir.
Peki, neden doğrudan hilafet yerine ümmetten başlıyoruz? Neden yukarıdan aşağı bir yaklaşım izleyerek, her şeyi düzeltecek bir siyasî güç kurumu olarak hilafete odaklanmıyoruz? Cevap basit: İslamî inanç ve kutsal metinlerde, Allah’ın Peygamberi ﷺ’ne gönderdiği vahyin birincil muhatabı ümmet, yani müminler topluluğudur. Kur’an’ın en temel çağrısı, tüm müminlere hitaben yapılan ‘Ey iman edenler!’ ifadesidir ve son Peygamber’in ﷺ misyonu, belirli bir kişi ya da aileye değil, ümmete emanet edilmiştir. Hem mantıksal hem de kronolojik olarak, ilk önce ümmet oluşur ve ardından bu ümmet, haklarını koruyacak ve misyonunu yürütecek kişileri seçer. Başka bir deyişle, İslam ümmet merkezlidir.15
Ümmetiks, hem nebevî bir hilafet (khilāfa ʿalā minhāj al-nubuwwa) için temel bir adım hem de ümmetin bilinçli kalmasını ve yöneticileri sorumlu tutabilecek güçte olmasını sağlayan bir mekanizmadır. Başka bir deyişle, gerçekten nebevî bir hilafet, ümmetin mutlak efendisi değil, hizmetkarı olduğu için, tepeden inmeci bir yaklaşım savunulamaz. Ümmetin her köşesinden erkekler ve kadınlar, bu hilafeti kurmak ve ardından onu hesap verebilir kılmak için hazırlıklı ve yetkilendirilmiş olmalıdır.
Nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini tahmin edemeyiz, ancak Ümmetiks, bunu mümkün kılmak için gereken çabaya verdiğimiz isimdir. Hilafeti, öfkeyle hareket eden ve şiddet yanlısı bir grup militanın adı olarak görenlerin aksine, biz hilafeti geniş kapsamlı, kapsayıcı ve derinlemesine İslamî bir medeniyet olarak görüyoruz. Bu, hem Müslümanların iç çeşitliliğini ve tecrübelerini kucaklayan hem de genel insanlık deneyiminden faydalanmaya açık, Allah merkezli ama aynı zamanda insanî bir medeniyettir. Dolayısıyla bu, tüm insanlığın bilgisine ve tecrübesine anlam ve amaç kazandıran vahyin merkezde olduğu bir bilgi medeniyetidir.
Tüm bu hedefler, erdemler ve nitelikler sadece siyasî bir birlik kurmak için bir araç değildir; aksine, siyasî birlik bu hedeflere ulaşmak için bir araçtır. Bunlar, İslam’ın gelişimi ve ilerlemesi için birbirini destekleyen vazgeçilmez unsurlardır. Bu nedenle, ümmet odaklı bir söylem ve pratiğin önemini, her Müslüman müfredatında Ümmetiyata ayrılmış bir alan bulunmasını ve yenilenmiş İslam hukukuna dair her el kitabında ümmetin meselelerine yönelik bir bölüm yer alması gerektiğini vurguluyoruz. Başka bir deyişle, eğer yarın meşru bir hilafet kurulsa bile, onu sürdürebilmek, yönlendirebilmek ve hesap verebilirliğini sağlamak için yine ümmet bilgisine ve uygulamalarına aynı derecede ihtiyaç duyacağız.
Ümmetin Birliği İçin Söylemsel Birliğin Şart Oluşu
Ümmetin birliği, ümmetin büyük bir kesimi arasında meşru, hesap verilebilir ve ortak İslamî kurumlar inşa etmeye bağlıdır. Bunun için de bu kurumların gelişimine yönelik yeterli düzeyde hazırlık ve adayış oluşturmak gerekir. Bu doğrultuda, ümmetin dayanışmasının sürdürülebilirliği, her bölgeden ve perspektiften doğru düşünceye sahip entelektüelleri ve dinî liderleri bir araya getirmekle başlar. Bu liderler, küresel çapta Müslümanların düşünce ve eylemlerine katılımı temsil ve garanti edecektir. Ben bunu, Ümmetin Söylemsel Birliği olarak adlandırıyorum. Yani bu, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların fikirlerini, endişelerini, hassasiyetlerini ve arzularını zamanında, düzenli bir şekilde ve kendi şartlarına uygun paylaşabilmelerini ifade etmenin şık bir yoludur.
Söylemsel birliğin, nadir bir örneğini Tunus’ta görebiliriz. Orada ortaya çıkan bir kıvılcımın yirmi Arap ülkesinde kitlelerin özlem ve umutlarını ateşlediği Arap Bahar’ını hepimiz hatırlarız. Bu olay, medya kuruluşlarının Umman’dan Fas’a kadar uzanan ortak bir Arap-İslam toplumsal anlayışı oluşturması sayesinde olmuştur. Her ne kadar Arap Baharı yeterince ümmetçi olmayıp tutarlı bir düşünce yapısında ilerlemese de bu açıdan içinde birçok ders barındırmaktadır.
Ümmetin hayatta ve güçlü olduğunun en bariz örneklerinden biri, Gazze’de devam eden mücadeledir. Bu mücadele, aynı zamanda ümmete karşı oluşan büyük bir tehdidi sarih bir şekilde gözler önüne serer. -Allah, ilk kıblemiz olan Aksa’yı ve onun halkını özgürleştirsin. Ümmete de bu görevi yerine getirecek güç versin.- Gazze, ümmetin umudunu ve hislerini eşi benzeri görülmemiş şekilde uyandırdı. Tabiri caizse, ümmetin %99’luk ümmetçi kesimiyle, ümmet karşıtı olan %1’lik yönetici sınıf arasında bir furkan (ayırt edici bir ölçüt) oluşturdu. Bu yönetici sınıf, ‘yerleşimci/işgalcilerle’ normalleşmeyi seçerek soykırıma ortak olmuşlardır. Üstelik Kur’an’ın ifadesiyle, az bir bedel karşılığında.
Söylemsel birlik, dünya genelinde halihazırda devam eden çok sayıda ümmetçi arayışı, mücadeleyi ve girişimi tanımak demektir. Birbirinden kopuk girişimleri keşfetmek, onları birbirine bağlamak ve anlaşmazlıkların nedenlerini tespit ederek karşıt görüşler arasında köprüler kurmak ve anlaşmazlıkları aşmak için platformlar oluşturmak gerekir. Aynı zamanda, yakın geçmişteki büyük ulemanın ve liderlerin mirasını canlandırmak ve onların ümmete katkılarını ve İslamî hareketlerini eleştirel bir şekilde incelemek gerekir. En önemlisi de bugün, ümmetin geleceğini inşa edecek liderlerini, yenilikçi düşünürlerini ve takdir edilmeyen dehalarını ve peygamberin izinde yeni ufuklar açan şahsiyetlerini tespit etmeyi ve onların enerjilerini ümmetin ortak davasına yönlendirmelerini sağlayacak bir platform sağlamalıyız. İnşallah, sonraki makalelerde söylemsel birliğin farklı alanlarda ümmetin birliği için nasıl pratik çözümler sağlayabileceğini veya nasıl bir zemin teşkil edebileceğini derinlemesine ele alacağız.
Ne Beklemeliyiz: Ümmetin Birliği Üzerine Savlar
Yukarıdaki “ne” ve “nasıl” açıklamalarının ardından şimdi “neden” sorusuna dönebiliriz: Müslümanların ve dünyanın neden Ümmetiyata ihtiyacı var? Cevap son derece açık: Çünkü tüm Müslüman otoritelerin ittifakıyla, ümmetin meşru ve doğru bir liderlik altında birleşmesi ve misyonunu yerine getirmesi İslamî bir zorunluluktur. Birlik ve adil liderlik hem dinen emredilmiştir hem de İslam’ın bütünlüğünü ve Müslümanların can ve mallarını korumak için gereklidir. İslamî teolojik terminolojiyle ifade edecek olursak, bunlar öncelikle vahiy, ardından akıl tarafından zorunlu kılınmıştır.
İnsanları Allah’a çağırmak, ilahî yasaları korumak ve insanlığa şahitlik etme görevini yerine getirmek için böyle bir liderlik ve iradeye sahip güçlü bir ümmet şarttır. Aynı zamanda, modern dünyadaki sahte ilahlara, kendine tapınmaya ve sayısız zulme karşı bir alternatif sunarak insanları ebedî kurtuluşa yönlendirebilmek için de böyle bir ümmete ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, insanlığın maddî-manevî refahı için gereken tek yol budur.
Ümmet içinde bu temel fikre karşı çıkan çok az kişi vardır. Ancak, benliğimizin, dilimizin, söylemlerimizin ve hatta hayallerimizin bile istila edildiği bir dönemde, pek çok insan farklı şüpheler taşımaktadır. Bazıları, zayıf ve geri kaldığımızı, plan yapıp harekete geçemediğimizi düşünürken; bazıları da tamamen bölünmüş olduğumuzu ve düşmanlarımız tarafından birer birer yok edilmeye mahkûm olduğumuzu düşünüyor. Dahası, eşi görülmemiş biçimde, aşırılık ve otoriterlik tarafından istila edilmişiz ve tek bir doğru İslam anlayışına bağlı kalınmadıkça umut görünmemektedir. Durumumuzun değişeceğine dair umudun boş bir hayal olmasından dolayı kendimizi yalnızca bireysel dindarlıkla sınırlamalıyız. Çünkü Müslümanların birleşmesi bir hayalden ibarettir [diye düşünüyor]. Müslümanların tarihine dair modern bakış açımız, seküler Batı anlatısının etkisiyle şekillendiği için bu durum, umutsuzluk ateşini daha da körüklüyor: Sömürgecilikten önceki bin yıl boyunca tüm Müslümanların adil bir yönetim altında birleşmesi hiç vukû bulmadı, şimdi nasıl mümkün olabilir? Son olarak, diğerleri de seküler ulus-devlet düzeninin mevcut saltanatının aşılamaz ve geri döndürülemez olduğunu ileri sürmektedir.
Şüpheler, yanıltıcı argümanlar ve bazen de gerçek endişeler çok fazla, ancak bunların hepsinin sağlam yanıtları var. Bu yazı dizisi, bu cevapları birkaç kısa makalede açıklamayı hedeflemektedir.
Dizinin diğer bölümlerine ulaşabilirsiniz:
Birinci Tez: Ümmetin Seçilmişliği ve Çifte Aşağılanma Tehlikesi
İkinci Tez: Geçmiş Bir Engel Değil, Bizim İlham Kaynağımızdır

Ovamir Anjum
Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsü'nde Baş Araştırma Görevlisidir. 2019'da Yaqeen Enstitüsü'nde yayınlanan ve bu projenin mihenk taşı olan "Halifeliği Kim İstiyor?" adlı makalenin yazarıdır. Toledo Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümünde İslam çalışmaları profesörü ve bağışlı kürsü başkanıdır. American Journal of Islam and Society'nin (önceki adıyla American Journal of Islamic Social Sciences) yardımcı editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsü inceleme kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları arasında İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve genel olarak tarih yer almaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012) ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020) bulunmaktadır, dört cildin ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına aşağıdaki adresinden ulaşabilirsiniz.
https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum
Notes
- Çalışmalar da bu yönde bulgular ortaya koymaktadır. Örneğin, bkz. Mujtaba Ali Isani, Muslim Public Opinion Toward the International Order: Support for International and Regional Actors (Cham: Palgrave-MacMillan, 2019), 25; ve Mujtaba Ali Isani, Daniel Silverman ve Joseph J. Kaminski, “The Other Legitimate Game in Town? Understanding Public Support for the Caliphate in the Muslim World,” American Journal of Islam and Society 41, no. 2 (2024)
- Müslüman azınlıkların durumu hakkında mükemmel bir çalışma için bkz. Yahya Birt, “Ummah at the Margins: The Past, Present and Future of Muslim Minorities,” Ayaan Institute, 10 Ekim 2022, https://ayaaninstitute.com/research/publications/ummah-at-the-margins-the-past-present-and-future-of-muslim-minorities/.”
- Kur’an, Âl-i İmrân Suresi: 103
- Kur’an Enfal suresi: 46, 73; Âl-i İmran suresi: 152.
- Örneğin, Hucurât Suresi 13. ayet: ‘Ey insanlar! Gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, takvaca en üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.’
- Bu konuda pek çok hadis rivayeti bulunmaktadır. Bir hadis, haklı olsa bile sert tartışmalardan (mirā’) kaçınan Müslümanlara mükafat vaat eder (Sünen-i Ebû Davud, #4800). Bir başka hadis ise Kur’an hakkında tartışmayı caydırıcı niteliktedir (Müsned-i Ahmed, #17821).
- Örneğin, Fetih Suresi 49. ayet: ‘Muhammed, Allah’ın elçisidir; onun yanında olanlar, kafirlere karşı kararlı, birbirlerine karşı merhametlidir…’
- Michael Cook, Ancient Religion, Modern Politics: The Islamic Case in Comparative Perspective (Princeton University Press, 2014), 1. Bölüm’de, İslam topraklarında etnisitenin rolüne dair kapsamlı bir analiz sunmaktadır.
- Fahreddin Râzî bu iki anlamı verir ve ikinci anlamı belirttiği uyarıyla birlikte kabul eder (bkz. https://tafsir.app/alrazi/38/26). Ancak, İbn Teymiyye gibi birçok alim bu ikinci anlamı kat’îbir şekilde reddeder. İbn Cerir Taberi yalnızca birinci anlamı verirken, İbn Atiyye, Allah’ın halifesi ifadesinin yalnızca peygamberler için geçerli olabileceğini belirtir. Peygamber olmayanlara uygulandığında ise, bu ifade sadece haleflerinden bu görevi devralan yöneticiler için kullanılabilir (bkz. https://tafsir.app/ibn-atiyah/38/29). Konuyla ilgili modern çalışmaların bir değerlendirmesi, özellikle Patricia Crone ve Martin Hind’in God’s Caliph (Cambridge University Press, 1986) eserindeki iddiaları için, bkz. Ovamir Anjum, Politics, Law, and Community in Islam: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012), 42-48.
- Taberî, hilafet kavramına erken dönemlerde atfedilen çeşitli anlamlardan bahseder ve bunların hiçbirinin Allah’ın tüm insanlık için vekili ya da temsilcisi olma anlamına gelmediğini belirtir (bkz. https://tafsir.app/tabari/2/30). Halife, ya Hz. Adem’in bizzat kendisi olarak anlaşılır — bu durumda Allah’ın elçisi olarak otorite ve sorumluluğa sahip bir konumdadır (bu anlam, Sâd Suresi’ndeki ayetle aynı olur) — ya da Adem’in tüm çocukları olarak yorumlanır. Ancak bu ikinci durumda hilafet siyasî bir otorite anlamında kullanılmaz. Bunun yerine, “halefiyet”, insan nesillerinin biyolojik olarak birbirini takip etmesi ya da insanlığın bir bütün olarak daha önceki bir yaratılışın yerine geçmesi anlamına gelir. Kurtubî’nin tefsirinde de aynı iki olasılık bulunmaktadır. Daha sonraki müfessirler, bu iki anlamı çeşitli şekillerde birleştirerek tüm müminlerin metafizik bir sorumluluk ve emaneti taşıdığı sonucuna ulaşmışlardır. Bu anlamların tümü, sağlam (muhkem) metinler ve öğretilerle uygun şekilde sınırlandığında kabul edilebilir.
- Bu iki kullanım için bkz. Mufti Taqi Usmani, Islam and Politics (Londra: Turath Publishing, 2018), s. 33.
- Allah-insan ilişkisini ifade etmek için, h-l-f kökü ve türevleri Kur’an’da sadece birkaç kez geçerken, aʿ-b-d kökü ve türevleri temel ifade olarak iki yüzden fazla kez yer alır.
- Bu yaklaşıma bir örnek, Haroon Mughal’ın Two Billion Caliphs: A Vision of a Muslim Future (Beacon Press, 2022) adlı eserinde bulunabilir.
- Cezayirli düşünür Malik Binnabi, Fransızca eseri Colonisabilité: Problèmes de la civilisation’da ünlü colonisabilité (sömürgeleştirilebilirlik) terimini ortaya atmıştır. Düşüncesine dair giriş niteliğinde bir çalışma için bkz. Ahmed Jaafri, “The Colonizability of African and Asian Societies from the Perspective of Malek Bennabi (Historical Insights),” Psychology and Education 60, no. 2 (2023): 1829-1841.
- Ayrıntılı bir tartışma için bkz. Ovamir Anjum, Politics, Law, and Community in Islamic Thought (Cambridge University Press, 2012), 6. Bölüm.

