Araştırma Makaleleri
- Hepsi
- Siyaset Teorisi
- Jeopolitik ve Uluslararası İlişkiler
- Toplum ve Medeniyet
- İslamî Normlar
Ümmetiks Enstitüsü, akademisyenler, öğrenciler ve ilgilenen herkes için ümmetin çeşitli meseleleri üzerine özgün araştırma makaleleri yayımlar.
Bu makaleler, ümmet düşüncesi ve pratiği üzerine akademik ve genel söylemleri geliştirmek, zenginleştirmek ve bu söylemlere katkı sunmak amacıyla, Müslüman ümmetinin yaşamını ve geleceğini ilgilendiren sosyal, siyasî, ekonomik, dinî ve tarihsel konuları ele alır.
Sınırların Ötesinde İslam: 21. Yüzyılda Ümmet Dayanışmasını İnşa Etmek
Önerilen Atıf:
Sadek Hamid, “Islam Beyond Borders: Building Ummatic Solidarity in the 21st Century,” Ummatics, 25 Ocak 2023.
1. Giriş
“Müslümanlar zaten dağınık kardeşim; farklı akîdelere sahibiz ve asla uzlaşamayacağız. Bu mesele çok büyük. Asla düzeltemeyeceğimiz bir sorun olduğunu kabullenmemiz gerekiyor.” — Çoğu Müslüman, herhangi bir yer, 2020.1
Bu alıntı, bu makaleyi kaleme almaya hazırlanırken dikkatimi çekti. Zira bu ifade, kolektif olarak karşı karşıya olduğumuz en acil sorunlardan birine dair yaygın bir hissiyatı özlü biçimde yansıtmaktadır. Görünür durumdaki dağınıklığımız, iç tartışmalarımızda en sık tekrarlanan temalardan biridir. Bu tartışmalar çoğu zaman şu şekilde başlar: “Ümmette (belirli bir sorun) yaşanıyor—bir şeyler yapmamız gerekiyor; ancak birlik olmadığımız için harekete geçemiyoruz.” Müslüman birliği arayışı, çoğumuz için cazip fakat ulaşılması güç bir ideal olarak görünmektedir; zira küresel bir inanç topluluğu olarak bir araya gelmekte yetersiz olduğumuz ya da daha yakın ve acil meseleler karşısında bunalmış olduğumuz düşünülmektedir. Bununla birlikte, ümmet tarihinin belki de siyasi ve kültürel açıdan en parçalı dönemlerinden birini yaşıyor olsa da—farklı ulus-devletler, etnik gruplar ve mezhepsel yönelimler arasında derin yarılmalar mevcutken—müminlerin büyük çoğunluğunun kalbinde ve zihninde ümmet birliği idealinin hâlâ canlı olduğunu göz ardı etmek hata olur. Geniş ölçekli sosyal, ekonomik, siyasi ve teolojik farklılıkları aşma görevi, ya umutsuzca gerçekçi olmayan bir hedef ya da her birimizin olumlu katkı sunabileceği kolektif ve bireysel bir sorumluluk olarak görülebilir.
Bu makalede üç temel argüman ileri sürüyorum. İlk olarak, günümüzde gözlemlenen din içi bölünme ve çatışmalara rağmen Müslümanlar arasında daha güçlü bir bütünleşme arzusunun yaygın biçimde var olduğunu ileri sürüyorum. İkinci olarak, ümmet dayanışmasının yalnızca arzulanan bir durum olmadığını, aynı zamanda hâlihazırda var olduğunu savunuyorum. Bu dayanışma; İslami ilhamla şekillenen toplumsal eylem, sanat, eğitim, ticaret, hayır faaliyetleri, seyahat ve turizm gibi alanlarda ortaya çıkan; “bireyleri ve kurumları birbirine bağlayan, aynı anda hem teyit eden hem de dönüştüren”2 canlı dini, sosyal ve kültürel etkileşimler aracılığıyla küreselleşmiş ağlar içinde somutlaşmaktadır. Bu bağlamda, modern dönemde Müslüman siyasi birliğine yönelik iştaha dair bir kesit sunuyor; son halifeliğin yıkılmasının ardından ortaya çıkan ümmet bilincine işaret ediyor; âlimlerin ve dini hareketlerin verdikleri tepkileri ele alıyor ve Müslüman gençliğin dönüştürücü potansiyeline genel bir bakış sunuyorum. Üçüncü ve son olarak, büyük bir birliğe ulaşabilmek için mevcut varsayımlarımızı yeniden düşünmemiz, farklılıklarımızı aşmanın yeni yollarını geliştirmemiz ve zihinsel sınırların ötesine geçen alternatif ümmet gelecekleri inşa etmemiz gerektiğini savunarak makaleyi sonlandırıyorum.
2. Yakın Tarihte Ümmet Duyarlılığı
Ümmet kavramı, Müslüman tahayyülünde kalıcı bir çekiciliğe sahiptir; zira bu kavram, ahlaki bir topluluğu mükemmel bir biçimde temsil eder. Nitekim ümmet, “statik olmaktan ziyade esnek bir yapıya sahiptir; İslam’ın bütününü ifade eder, ancak bunu Müslüman kolektif kimliğini tanımlayan en geniş sınırlar içinde yapar.”3 Müslümanların ruhani birliği, tarihsel olarak Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünneti gibi kurucu kaynaklara dayanmaktadır. Tevhid ilkesi, Fas’tan Malezya’ya kadar birbirinden oldukça uzak coğrafyalarda dahi dikkat çekici benzerlikler sergileyen ortak dini ve toplumsal pratiklerde tezahür eden ümmet birliğinin paradigmatik ilham kaynağını oluşturur. Dünya genelindeki Müslümanlar, sınırları aşan bir birlik idealini benimsemekte ve ümmet kavramını bağlantı ve iş birliğine referans veren bir zemin olarak algılamaktadır. Ulusötesi İslami kimliğin bir ifadesi olarak Müslüman birliği fikri, küresel Müslüman kamusal alanında ümmet merkezli dayanışma pratikleri aracılığıyla somutlaşmaktadır.4 Siyaset bilimci Ejaz Akram’ın da belirttiği üzere:
“Ümmetin İslami idealleri ortadan kalkmamıştır; Müslüman ulusötesi örgütlerin, ideolojilerin ve iletişim ağlarının ulusal sınırları aşabilme kapasitesi, genellikle fark edilenden çok daha güçlü bir Müslüman topluluk bilincinin varlığına işaret etmektedir.”5
Tarihsel olarak siyasi birlik, hilafet kurumu aracılığıyla sembolik düzeyde ifade edilmiş; siyasi otoritenin merkezsizleşmesine ve toprak temelli çoğulluğun kabulüne rağmen bu kurum Müslüman bilinçte varlığını sürdürmüştür. Günümüzde ise çeşitli araştırmalar, Müslümanların uluslararası dünya düzenine ilişkin farklı görüşlere sahip olmakla birlikte, genel olarak siyasal hayatta İslam’ın daha etkin bir rol üstlenmesini arzu ettiklerini göstermektedir.6 Ümmet bilinci; yerel ibadet mekânlarının tüzüklerinde, ulusal dini kuruluşların yapılarında ve uluslararası Müslüman kurumların kuruluş beyannamelerinde kendini göstermektedir. Dünyanın en etkili ulusötesi İslami ihya hareketlerinin ve örgütlenmelerinin büyük bir kısmı, açık ya da örtük biçimde ümmet merkezli idealleri öncelemekte ve Müslümanlar arasında daha güçlü bir iş birliği yönündeki eğilimi canlı tutmaktadır. Bu eğilimin görece yakın tarihli bir örneği, 2019 yılında Malezya’nın eski Başbakanı Mahathir Muhammed’in, Türkiye, Malezya ve Pakistan öncülüğünde bir “Müslüman rönesansı” çağrısında bulunmasıdır.7 Her ne kadar Mahathir Muhammed ve İmran Han bugün ülkelerinin yönetiminde olmasalar da, bu rönesans özlemi varlığını sürdürmekte ve Malezya’da ümmet perspektifine sahip yeni Cumhurbaşkanı Enver İbrahim’in seçilmesiyle yeniden canlanmaktadır.8 Tüm bu gelişmeler, mevcut İslamofobik dünya düzenine alternatif olarak “inşa edici bir ortaklıkta hükümetleri ve halkları birbirine bağlayan” bir “Umut Hilali”nin potansiyeline işaret etmektedir.9
Müslümanların büyük çoğunluğu bakış açısı itibarıyla ulusötesi bir perspektife sahiptir. İster köklü diasporik toplulukların parçası olsunlar, ister yeni göçmenler, öğrenciler, mülteciler ya da iş insanları olsunlar; Müslümanlar düzenli ziyaretler, havaleler ve memleketlerindeki sosyo-politik gelişmeleri yakından takip etmek suretiyle sınır ötesi bağlarını sürdürmeye büyük önem vermektedir. İnanca dayalı aidiyet duygusu çoğu zaman, “Kudüs”, “Srebrenitsa” ya da “Rohingyalar” gibi çağrışım gücü yüksek kavramlar etrafında şekillenen ve “tehlike altındaki bir ümmeti” simgeleyen anlatılarla ilişkilendirilmektedir.10 “Ümmet tek bir beden gibidir” meâlindeki meşhur hadis, ulusötesi dini kimliği ayakta tutan bağlayıcı unsurlardan biri olarak sıklıkla atıf yapılan kutsal referanslar arasında yer almaktadır. Bu ümmet temelli empati, işgal altındaki Filistin’de ya da Keşmir’de yaşanan baskılara karşı verilen tepkilerde ve Bangladeş ile Pakistan’daki yıkıcı sellerin ardından sunulan insani yardımlarda tabandan gelen somut dayanışma biçimleriyle açıkça gözlemlenmektedir.
Müslümanlar arasındaki dayanışma, gündelik etkileşimlerde, sohbetlerde ve dualarda da tezahür etmektedir. Bu dayanışmanın hem “çekici” hem de “itici” bir etkisinden söz edilebilir.11 Çekici etki, Myanmar gibi bölgelerde Müslümanların maruz kaldığı tehdit ve zulüm karşısında sıradan Müslümanların geliştirdiği yoğun özdeşleşmede görülmektedir. İtici etki ise İran ve Suudi Arabistan gibi devletlerin, dış politika hedeflerini sürdürürken kurumlar, konferanslar, yayınlar ve finansal destekler aracılığıyla Müslüman birliğini retorik düzeyde vurgulamalarında kendini göstermektedir. Devlet aklında çoğu zaman reel politikanın dini söylemin önüne geçmesine rağmen, bu rejimlerin ümmet vurgusu, Müslüman birliği idealinin kalıcı gücünü gözler önüne sermektedir.
Filistin toprakları, Müslümanların gönlünde müstesna bir yere sahiptir ve Filistin halkının maruz kaldığı zulüm, kuşaklar boyunca ümmet bilincinin merkezinde yer almıştır. Dünyanın dört bir yanından pek çok Müslüman, Filistinlilere destek olmak üzere harekete geçmiştir. Bu bağlamda dikkat çekici örneklerden biri, 1967 Arap-İsrail Savaşı’nda Ürdün Hava Kuvvetleri safında savaşan ve üç İsrail uçağını düşüren Bengalli savaş pilotu Seyfullah Azam’ın cesur girişimleridir.12 Bir başka sarsıcı ümmet momenti ise 1969 yılında Mescid-i Aksâ’ya yönelik kundaklama saldırısının ardından yaşanmış; bu olay İslam dünyasında büyük bir öfkeye yol açmıştır. Söz konusu gelişmenin ardından Kudüs Müftüsü Emin el-Hüseynî, Kral Faysal ile birlikte uluslararası bir konferans çağrısında bulunmuş ve bu süreç, İslam Konferansı Örgütü’nün (İİT) kurulmasına giden yolu açmıştır. Daha az bilinen bir gerçek ise 1982’de İsrail’in Lübnan’ı işgalinin ardından yaklaşık 8.000 Bangladeşli gencin Filistin’in özgürlüğü için savaşmak üzere gönüllü olmasıdır.13 Daha yakın dönemde ise Filistin davası, tanınmış siyasetçiler ve ünlü isimlerin desteğiyle küresel görünürlük kazanmıştır. 2021 yılında Pakistan’ın eski Başbakanı İmran Han, İsrail hükümetinin saldırılarına maruz kalan Filistinlilere destek vermek amacıyla başlatılan ve #WeStandWithPalestine etiketiyle küresel çapta yayılan kampanyaya milyonlarca Twitter kullanıcısıyla birlikte katılmıştır. Bu tür empatik söylem ve eylemler, gündelik deneyim alanlarımızın dışında kalan Müslümanlara karşı hissedilen ortak sorumluluk duygusunu pekiştirmekte, Filistinlilere yönelik süregelen desteği görünür kılmakta ve ümmet merkezli aktivizmin pratikteki yansımalarını ortaya koymaktadır.
Ümmet bilinci, yakın zamanda Katar’da düzenlenen Dünya Kupası sırasında da çarpıcı biçimde sergilenmiştir. Bazı Müslüman ülke takımlarının gol attıktan sonra sahada secde etmeleri ve “Free Palestine” (Özgür Filistin) bayrakları taşımaları bu sembolik dindarlık göstergelerinin başında gelmiştir. Fas Millî Takımı’nın yarı finale yükselmesi, Endonezya’da toplu dualara vesile olmuş; dünya genelinde milyonlarca Müslüman için sokaklarda coşkulu kutlamaların nedeni hâline gelmiştir.14 İspanya’ya karşı kazanılan galibiyetin ardından bir gazetecinin şu yorumu dikkat çekicidir:
“Fas Müslüman bir ülkedir ve son 16 turunda İspanya ile oynanan penaltı atışları öncesinde oyuncular Kur’an’ın ilk sûresi olan Fâtiha’yı okudu. Ardından çeyrek finale yükseldikten ve maçı kazandıktan sonra taraftarlarının yanına koşarak secdeye kapandılar. Bu esnada dünyaya yalnızca Faslı olmaktan duydukları gururu değil, aynı zamanda İslam’la iftihar ettiklerini de ilan ettiler ve İslam dünyasının dört bir yanında coşkulu kutlamalara ilham verdiler.”15
Daha somut ve etkili müdahaleler ise çoğunlukla insani yardım alanında gerçekleşmektedir. Azınlık ya da çoğunluk bağlamında faaliyet gösteren Müslüman uluslararası sivil toplum kuruluşları, çalışmalarının merkezine İslami dayanışma ilkesini yerleştirmektedir. Kuveyt merkezli International Islamic Charitable Organisation, Suudi Arabistan merkezli International Islamic Relief, İngiltere’de faaliyet gösteren Ummah Welfare Trust ve One Ummah Charity bu bağlamda öne çıkan örnekler arasındadır. 16Ümmete hizmet etme sorumluluğu, bazı Müslümanları yalnızca maddi yardım sağlamakla yetinmeyip doğrudan mazlum ve muhtaçlara destek vermeye sevk etmektedir. Bu doğrultuda 1980’lerdeki ilk Afgan savaşı, 1990’lardaki Bosna krizi ve daha yakın dönemde Suriye iç savaşı sırasında yüzlerce Müslüman, çatışma bölgelerine giderek insani ve tıbbi yardım faaliyetlerinde bulunmuştur. Bu ümmet duyarlılığı, İzlanda ve El Salvador gibi coğrafi ve kültürel açıdan oldukça farklı yerlerde dahi Müslümanların din kardeşleriyle bağ kurmaları ve söz konusu davalarla özdeşleşmeleri şeklinde kendini göstermektedir. Diğer Müslümanlara karşı sorumluluk bilinci, dünya genelinde cuma hutbelerinin temel unsurlarından biri olmaya devam etmekte; imamlar, Müslüman ülkelerde ve Batı toplumlarında ümmetin birliği ve selameti için dua etmektedir.17
3. Hilafeti Kim İstiyor?
Müslüman siyasi birliğine yönelik arzu, tarihsel olarak hilafet kurumu aracılığıyla somutlaşmıştır. Ne var ki günümüzde “hilafet” kavramı, IŞİD gibi yapıların etkisiyle olumsuz çağrışımlarla yüklü hâle gelmiş; aşırılık ve terörizmle kurulan hatalı ilişkilendirmeler nedeniyle kamusal alanda tartışılması güç bir terim olmuştur. Oysa tarihçi Hugh Kennedy’nin The Caliphate: The History of an Idea adlı eserinde belirttiği üzere, hilafetin özünde ilahi iradeye uygun biçimde Müslüman toplumu adaletle düzenleyen bir liderlik anlayışı yatmaktaydı.18 Ayrıca Müslümanların bir hilafete sahip olmasının gerekliliği, âlimlerin icmâsına dayanan normatif bir dini yükümlülük olarak kabul edilmiştir.19 Günümüzde İslam dünyasında pek çok devletin karşı karşıya bulunduğu krizler göz önünde bulundurulduğunda, bağımsız ve birleşik bir Müslüman medeniyetin; refah, güvenlik ve yerli bir güç üretme potansiyeline sahip olduğu ve mevcut sorunların büyük bir kısmına çözüm sunabileceği ileri sürülmektedir.20
Ümmet dayanışmasına yönelik erken modern çağrıların izleri, son Osmanlı halifeliğinin 1924’te ilgasından önce ve sonra geçen yüzyıl boyunca ortaya çıkan pek çok girişimde görülmektedir. On dokuzuncu yüzyılın sonları ile yirminci yüzyılın başlarında Pan-İslamcı duyarlılık, İslam coğrafyasının farklı bölgelerinde açıkça hissedilmiştir. Bazı araştırmacılar Pan-İslamcı kimliğin ortaya çıkışını, hilafetin son dönemlerinde Müslümanları Batı’nın yayılmacı gücüne karşı seferber etmeye yönelik bir girişim olarak yorumlarken; diğerleri, siyasi birliğin İslam’ın özünde yer alan bir ilke olduğunu, her ne kadar tarih boyunca tutarlı biçimde uygulanmamış olsa da, vurgulamaktadır.21 Bu çerçevede, etkili son halife olarak görülen II. Abdülhamid’in Müslüman birliğine yaptığı çağrının samimi olduğu; zira onun “ümmete ve ümmetin meselelerine yaptığı vurgu, coğrafi olarak birbirinden uzak Müslümanlar arasında ‘ortak bir manevi dayanışma’ hissinin güçlenmesine yol açmış, her ne kadar bu dayanışma pratikte anlamlı bir biçimde hayata geçirilememiş olsa da” ifade edilmektedir.24 Hilafet kurumunun ve temsil ettiği sembolik birliğin ortadan kaldırılması, dünya genelinde Müslüman liderler ve gruplar tarafından güçlü tepkilerle karşılanmıştır. Hindistan’daki Müslümanlar, Osmanlı halifesini tüm Müslümanların hamisi olarak görmekteydi. Bu nedenle, daha geniş bir Hintli Müslüman anti-sömürge hareketinin parçası olarak hilafeti savunmayı amaçlayan Pan-İslamcı “Hilafet Hareketi” (Khilafat Movement) içinde son derece etkin bir rol oynamışlardır. Söz konusu hareket, hilafet görevlerini yerine getirmek üzere tüm Müslüman ulus-devletlerin temsil edileceği, uluslararası düzeyde seçilmiş bir konsey kurulması fikrini savunmuştur. 25Bu dönemde, hilafet makamının yeniden ihdas edilmesini talep eden çok sayıda uluslararası konferans düzenlenmiş; hatta bu talepler, söz konusu makama yönelik birbiriyle rekabet eden iddiaların varlığına rağmen dile getirilmiştir.26
Mısır’da ise 1920’lerin sonlarında el-İhvânü’l-Müslimîn hareketinin kurucusu olan İmam Hasan el-Bennâ (ö. 1949), ümmet kimliğini güçlü biçimde savunmuş ve Müslüman devletlerin sorunlarını ele almak üzere ortak bir örgüt kurmalarını önermiştir. Bu yaklaşım, daha önce büyük şair Muhammed İkbal’in, ümmetin bir “Müslüman Milletler Cemiyeti” oluşturması yönündeki vizyonuyla da örtüşmektedir. 27Benzer biçimde, 1940’ların başında kurulan etkili Cemaat-i İslami hareketinin lideri Mevlânâ Ebu’l-A‘lâ el-Mevdûdî (ö. 1979), ümmeti Pakistan sınırlarının ötesinde birleştirecek Müslümanlara özgü bir “commonwealth” modeli önermiştir. Hem İhvan hem de Cemaat-i İslami hareketleri, Orta Doğu ve Hint altkıtasında ümmet bilincinin güçlenmesinde büyük rol oynamış ve günümüzde de kayda değer bir etki alanını korumaktadır.
Hilafetin yeniden ihyasına yönelik heyecan, iki savaş arası dönemde zayıflamış; sömürge sonrası “bağımsızlık” sürecinde ise yeni kurulan Müslüman devletlerde milliyetçi eğilimlerin baskın hâle gelmesiyle büyük ölçüde sönümlenmiştir. Hilafetin yeniden canlandırılması, 1950’lerin başında Filistin’de Şeyh Takiyyüddin en-Nebhânî tarafından kurulan Hizb-ut Tahrir hareketinin temel siyasi projesi hâline gelmiştir.28 Modern dönemde bu fikri savunan önemli isimlerden biri de, gayrimüslimlerin ve komşu gayrimüslim devletlerin haklarını gözeten çağdaş bir hilafet tasavvuru geliştiren Mısırlı hukukçu Abdürrezzâk es-Senhûrî’dir. 29İhvan ve Cemaat hareketleri de hilafeti uzun vadeli bir hedef olarak gündemlerinde tutmuş; ancak faaliyet gösterdikleri ulus-devletlerin pragmatik siyasi koşulları nedeniyle bu hedefi erteledikleri görülmüştür. Bunun yanı sıra Çiştiyye, Nakşibendiyye ve Tîcâniyye gibi tasavvufî tarikatlar ile Tebliğ Cemaati gibi küresel etki alanına sahip dini hareketler de ümmet birliğinin önemini vurgulamakta ve dünya genelinde milyonlarca Müslümana ulaşmaktadır.
Her ne kadar birçok Müslüman ümmet temelli siyasi birlik idealine olumlu yaklaşsa da, bunun günümüzde nasıl gerçekleştirilebileceği hususu belirsizliğini korumaktadır. Yirmi birinci yüzyılda bir hilafet sistemini yeniden düşünmek ve tesis etmek, mevcut uluslararası düzen göz önüne alındığında son derece güç bir girişimdir ve kavramsallaştırma ile yeniden canlandırmaya dair pek çok soruyu beraberinde getirmektedir. İslam’ın merkez coğrafyalarındaki hükümetlerin oluşturacağı bir konfederasyon biçiminde tasarlanan bir hilafet, ortak tarihsel deneyimlere sahip ülkeleri Avrupa Birliği’ne benzer bir şekilde siyasi ve ekonomik istikrar temelinde bir araya getirebilecek mantıklı modellerden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşım, siyaset felsefecisi Abdelwahab el-Effendi’nin Who Needs an Islamic State adlı eserinde savunduğu; “katı biçimde toprak temelli olmayan ve karşılıklı dışlayıcı ulus-devletler yerine barış içinde bir arada yaşayan topluluklara dayanan” bir siyasal yapı önerisiyle de örtüşmektedir. 30
Bununla birlikte temel bir soru varlığını sürdürmektedir: Günümüz Müslümanları, yirmi birinci yüzyıla uygun şekilde yeniden tasavvur edilmiş bir hilafeti gerçekten istemekte midir? Sosyal bilimci Mücteba Ali İsanî, Muslim Public Opinion Toward the International Order adlı yakın tarihli çalışmasında, Müslüman kamuoyuna ilişkin mevcut araştırmaların hilafet sistemine yönelik gerçek destek düzeylerini yeterince incelemediğini ileri sürmektedir. Anket verilerine dayanan analizleri, küresel bir hilafetin alternatif bir uluslararası yönetişim modeli olarak Müslüman toplumlar genelinde kayda değer bir destek gördüğünü ortaya koymaktadır. 31 İsanî’nin bu tespiti, 1980’ler ve 1990’larda Arap dünyasında Mark Tessler tarafından yürütülen ve Carnegie Middle East Governance and Islam Dataset’te derlenen önceki araştırmalarla da örtüşmektedir. İsanî’ye göre yeni veriler, “hilafetin, Müslüman dünyanın geniş kesimleri arasında oldukça popüler bir siyasal model olduğunu; mevcut dünya düzeninin meşruiyetiyle rekabet ettiğini, hatta bazı durumlarda onu aştığını” göstermektedir. 32
Siyasi birlik arzusunun yeni milenyumda da devam ettiğini, 2006 yılında Mısır, Fas, Endonezya ve Pakistan’daki Müslümanlar arasında yapılan bir Gallup araştırması da ortaya koymaktadır. Katılımcıların üçte ikisi, “tüm İslam ülkelerinin birleşerek yeni bir hilafet oluşturması” hedefini desteklediğini belirtmiştir. 33 Bununla birlikte destek oranları, Endonezya’da %38’den Pakistan’da %88’e kadar değişmekte; bu durum alternatif yönetişim modellerine yönelik tutumların ulusal bağlamdan etkilendiğini göstermektedir. 34
Uluslararası Politika Tutumları Programı (PIPA) verilerine dayanan analizler, küresel bir hilafete verilen desteğin Şeriat’a yönelik olumlu tutumlarla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.35 Şeriat altında yaşamak isteyen Müslümanların, küresel bir hilafetin kurulmasını destekleme eğilimi daha yüksektir. Bu tutum, aynı zamanda pek çok Müslüman ülkede eksikliği hissedilen hesap verebilir yönetişim ve adil sosyal refah politikalarına duyulan özlemi de yansıtıyor olabilir. Arab Barometer gibi kuruluşlar tarafından derlenen diğer veriler de, demokrasinin popülerliğini koruduğunu; ancak küresel hilafet fikrinin de birçok Müslüman çoğunluklu ülkede güçlü bir karşılık bulduğunu göstermektedir. İsanî bu durumu şu şekilde özetlemektedir:
“Müslümanlar, etkili bir söz hakkına sahip oldukları ve temel ihtiyaçlarını karşılayan bir uluslararası düzen istemektedir. Bu durum, uluslararası örgütlere verilen desteğin yalnızca ekonomik faydacılığa dayanmadığını; aksine adalet, istikrar, refah ve kalkınma gibi, Müslüman dünyadaki toplumların derin bir biçimde ihtiyaç duyduğu daha genel taleplerle ilişkili olduğunu göstermektedir.” 36
Öte yandan bu geniş ölçekli anketler, katılımcıların “hilafet”, “demokrasi” ve “Şeriat” gibi kavramlardan ne anladıkları sorusunu da gündeme getirmektedir. Bu bulgular, hilafete yönelik desteğin kapsamını, bu desteğin ulusal bağlamlarda ne anlama geldiğini ve günümüzde küresel ölçekte siyasi olarak birleşmiş bir ümmetin nasıl bir yapıya sahip olabileceğini inceleyen daha ayrıntılı araştırmalara duyulan ihtiyaca işaret etmektedir. Çevrim içi sohbet odaları ve tartışma platformlarında hilafet üzerine yapılan paylaşımlar belirli ipuçları sunsa da, geniş ölçekli kamuoyu yoklamaları olmaksızın temsil gücü sınırlı kalmaktadır. 37 Bazı Müslümanlar için hilafet fikri, IŞİD ve el-Kaide gibi yapılar nedeniyle aşırılıkla özdeşleştirilmiş; bu nedenle reddedilmektedir. Diğerleri ise hilafetin dini bir zorunluluk olmadığını ya da modern dünyada uygulanabilir olmadığını savunmaktadır.
Buna karşılık, sahih ve çağdaş bir hilafet fikrini savunanlar, onu bir umut sembolü olarak görmektedir. Ovamir Anjum’un bu konudaki değerlendirmesi dikkat çekicidir: “Müslüman dünyada statükoyu sürdürme hayali bir kuruntudur; onu değiştirme hayali ise değildir. Mevcut düzen İslam dışıdır, ahlaki değildir ve Müslümanlar ile genel olarak insanlık için onurlu bir geleceğe düşmandır. Bu düzeni korumak isteyenler, sayıca azalan dar bir elit kesimdir.”38 Otoriter Müslüman rejimlerin ve güçlü gayrimüslim devletlerin, adil ve hesap verebilir bir alternatif yönetişim sistemi olarak hilafet fikrine karşı çıkmaları oldukça anlamlıdır; zira böyle bir yapı, mevcut çıkar dengelerini tehdit edebilecektir. Müslüman ülkelerdeki yönetici elitler, İslami duyarlılığa sahip yeni bir Müslüman gençlik kuşağıyla birlikte kaçınılmaz olan sosyo-politik dönüşümün farkındadır.
4. GUMEES: Küresel, Kentli, Eğitimli ve İngilizce Konuşan Müslümanlar
Makro, mezo ve mikro düzeylerde ele almamız gereken pek çok zorlu mesele bulunmakla birlikte, ümmet olarak nüfusumuzun son yüzyılda kayda değer biçimde arttığını hatırlamak önemlidir. Günümüzde ümmet, yaklaşık iki milyarlık genç ve dinamik bir nüfusa sahiptir; nüfusunun yarısından fazlası 30 yaşın altındadır.39 Hâlihazırda insanlığın yaklaşık yüzde 20’sini oluşturan Müslümanlar, çok sayıda kaynağa sahip olmanın yanı sıra, dünya genelinde benzeri görülmemiş ölçüde dağılmış ve birbirine bağlanmış yüz milyonlarca eğitimli bireyi de bünyesinde barındırmaktadır. Küreselleşme; anlık iletişim teknolojileri, seyahat ve ticaret imkânları aracılığıyla ümmet bilincinin güçlenmesine katkı sağlamıştır. Bununla birlikte, giderek daha fazla karşılıklı bağımlılığın hâkim olduğu bir dünyada, tek başına çözülemeyecek karmaşık sorunları da beraberinde getirmiştir.
Bu tür zorluklarla başa çıkabilmek, ancak toplumsal, kültürel, dini, ekonomik ve siyasi etkileşimler ile iş birliklerinin güçlendirilmesiyle mümkün olabilecek büyük ölçekli bir kolektif çabayı gerektirmektedir. Bu yönde harekete geçebilecek entelektüel ve maddi kaynaklara sahip olduğumuz açıktır ve bu süreç belirli düzeylerde hâlihazırda başlamıştır; ancak daha fazlasına ihtiyaç vardır. Müslüman toplumlar, zaten “Batı” ve dünyanın diğer medeniyetleriyle iç içe geçmiş durumdadır. Küreselleşmiş siyasi ve ekonomik entegrasyonun ve karşılıklı bağımlılığın acı sonuçları, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasında Afrika’da yaşanan gıda, finans ve enerji krizlerinde açıkça görülmüştür.40 Ukrayna’dan ithal edilen buğdaya bağımlı olan Lübnan, Mısır, Libya, Umman, Suudi Arabistan, Yemen, Tunus, İran, Ürdün ve Fas da bu süreçten etkilenmiş; gıda fiyatlarında ciddi artışlar ve özellikle yoksul ülkeler için ağır sonuçlar ortaya çıkmıştır. Buna rağmen, özellikle olumlu toplumsal dönüşümlerin ön saflarında yer alan Müslüman gençliğin sağladığı ivme sayesinde, daha iyi bir geleceğe dair umut varlığını sürdürmektedir. 41 Genç Müslümanlar; dönüştürücü siyaset, toplumsal aktivizm ve dini ihya süreçlerine katılırken, yeni medya biçimlerini, küresel piyasaları ve kültürel formları şekillendirmekte; bu yolla toplumların yeniden inşasında etkin rol oynamaktadır. 42
Bu genç kuşak, sıklıkla siyasal süreçlere dâhil olarak toplumsal bilinç kazanmakta ve dünya genelinde farklı sosyal, siyasal ve dini reform hareketlerinin temel insan kaynağını oluşturmaktadır. 43 Alchemiya’nın (Netflix’in Müslüman versiyonu olarak tanımlanan platform) CEO’su Navid Akhtar, bu kuşağı “GUMEES” olarak adlandırmaktadır. 44 GUMEES, sanat, iş dünyası, yaratıcı endüstriler, dini ilimler, medya, gazetecilik ve spor gibi pek çok alanda temayüz eden; “Müslüman Atlantik” olarak adlandırılan coğrafyalar arasında dolaşan, dini bağlılığı yüksek küresel bir elit grubu ifade etmektedir. 45 Sahip oldukları eğitim, sosyal sermaye ve dijital teknolojilerin sunduğu imkânlar, bu kuşağın yeni bağlantılar kurmasını ve örgütlenme ile eylem alanında yeni imkânlar geliştirmesini mümkün kılmıştır. Sosyolojik bir kuşak olarak GUMEES’in sayısal olarak hızla büyümesi ve olumlu toplumsal değişim üzerinde belirleyici bir etki oluşturması beklenmektedir. 46 Dijital alanlardaki yetkinlikleri, bir tür “sanal ümmet”in oluşmasına katkı sağlamış; İngilizceyi iletişim ve bilgi aktarım dili olarak kullanan benzer hassasiyetlere sahip Müslüman gençler, tüm kıtalarda birbirleriyle ağlar kurmaya başlamıştır. Bu süreç, yeni kavramsal kategorilerin ortaya çıkmasına yol açmıştır:
“Anglofon İslam”, coğrafi açıdan İngilizcenin en yaygın konuşulduğu (Birleşik Krallık, Kuzey Amerika ve Avustralya) ya da farklı düzeylerde kullanıldığı bölgelerde yayılmıştır. Bu kapsama, İngilizcenin resmî dil olmadığı hâlde okuryazarlık düzeyinin yüksek olduğu Avrupa’nın büyük bir kısmı ile eski Britanya sömürgeleri de dâhildir. 47
İngilizcenin küresel lingua franca konumu dikkate alındığında, bu durum şaşırtıcı değildir. Her ne kadar İngilizcenin sömürgeci bir geçmişi bulunsa da, günümüzde yerel ve küresel meseleleri yansıtan ortak tartışmalar aracılığıyla Müslümanları bir araya getirebilecek uluslararası bir iletişim dili işlevi görme potansiyeline sahiptir. İngilizce üzerinden iletişim kurmak, diğer dillerin önemini azaltmamakta; aksine bu kuşağın çokdilli kapasitesine ve eğitimli Müslüman gençler arasında İngilizcenin fiilî kullanımına işaret etmektedir. Önümüzdeki on beş yıl içinde Müslüman nüfusun, gayrimüslim nüfusa kıyasla yaklaşık iki kat hızla artması beklenmektedir. Mevcut eğilimler devam ederse, 2030 yılına gelindiğinde Müslümanlar, dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 26’sını oluşturabilir. 48 Pew Araştırma Merkezi’ne göre, 2010–2050 yılları arasında Müslüman çoğunluklu ülkelerdeki yüksek doğurganlık oranları ile iyileşen sağlık ve ekonomik koşullar, Müslüman nüfusun dünya nüfusunun geneline kıyasla iki kat daha hızlı büyümesine yol açacaktır.49
Yüzyılın ikinci yarısında Müslümanlar, dünyanın en büyük dini topluluğu olarak Hristiyanları geride bırakabilir. Müslümanların yaklaşık yüzde 60’ı Asya-Pasifik bölgesinde, yaklaşık yüzde 20’si ise genç nüfusun yarıdan fazla olduğu Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşamaktadır. Avrupa ve Amerika’daki Müslüman azınlıkların nüfusu da göç ve doğal artış nedeniyle yükselmeye devam edecektir. 2030 yılı itibarıyla Avrupa’daki Müslüman nüfusun yaklaşık 58 milyona, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman nüfusun ise 6 milyonun üzerine çıkması beklenmektedir. Çoğunluk ve azınlık bağlamlarında artan Müslüman genç nüfus, toplumsal aktörler hâline geldikçe ve sosyal hareketlere katıldıkça belirleyici bir önem kazanacaktır. Bu demografik dönüşüm, yaşlanan nüfus ve görece düşük doğurganlık oranlarına sahip Batı toplumlarının yapısını da etkileyebilir. Küresel etkileşim, özellikle “Alfa Kuşağı”nın ergenliğe erişmesi ve Z Kuşağı ile Y Kuşağı’nın yaş aldıkça toplumsal etkilerinin artmasıyla birlikte, genç Müslümanların siyasi ve toplumsal yönelimlerini şekillendirmeyi sürdürecektir. Bu durum hem bir meydan okuma hem de önemli bir fırsat olarak değerlendirilebilir. İyimser bir perspektiften bakıldığında, Müslümanların toplumlarını zenginleştirecek olumlu toplumsal projelere aktif katkı sunmaları için yeni imkânlar doğmaktadır.50 Her ne kadar bazı Müslüman gençler dinle bağlarını zayıflatıyor olsa da, buna karşıt bir eğilim olarak, diğerlerinin İslam’la özdeşleşme düzeyinin arttığı gözlemlenmektedir. 51 Kolektif bir dini kimliğe duyulan özlem, yalnızca kriz durumlarında acı çekenlere yönelik duyarlılıkla sınırlı değildir; ampirik çalışmalar bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin 1997–2003 yılları arasında yürütülen bir araştırma, Endonezya, Malezya, Pakistan, Mısır, İran ve Türkiye’de güçlü bir “ümmet bilinci”nin varlığını tespit etmiştir.52 Müslümanlara öz kimlik tanımlamaları sorulduğunda, dünya genelindeki diğer Müslümanlarla kurdukları bağların üst sıralarda yer aldığı görülmektedir. Birçok kamuoyu araştırması, inanca dayalı kimliğin ulusal kimliğin önüne geçtiğini göstermektedir. Nitekim 2015 yılında Malezya’da yapılan bir araştırmada, Malay Müslümanların yüzde 60’ı kendilerini öncelikle Müslüman olarak tanımlarken, yalnızca yüzde 27’si öncelikle Malezyalı olarak tanımlamıştır. 53 Avustralya’da Latin Amerika kökenli ve Türk kökenli ikinci kuşaklar üzerine yapılan karşılaştırmalı bir analiz de, İslam’ın etnik sınırları aşan bir kimlik sunduğunu ortaya koymuştur. 54 Bazı genç Müslümanlar için İslam’la daha güçlü bir özdeşleşme teolojik saiklerden kaynaklanırken, diğerleri için bu durum ayrımcılık deneyimleri ve Filistin, Keşmir ya da Myanmar gibi bölgelerdeki dindaşlarının maruz kaldığı zulümle kurulan özdeşlikten beslenmektedir. Bu bulgular, Belçika, Hollanda ve İsveç’teki beş şehirde yaşayan ikinci kuşak Müslüman gençler üzerine yapılan ve ayrımcılığın kişisel kimliğin “tartışmalı bir kolektif kimlikle” ilişkilendirilmesine yol açtığını gösteren bir başka çalışmayla da desteklenmektedir. 55
Dini bağlılığı yüksek bu kuşak, ümmet duyarlılığını popüler kültür ve toplumsal aktivizm alanlarında da ifade etmektedir. Siyaset bilimci Hişam Aidi, Race, Empire and the New Muslim Youth Culture adlı çalışmasında, son on yıllar boyunca dünya genelindeki farklı Müslüman genç kuşaklar arasında İslam, müzik ve siyaset arasındaki bağların nasıl geliştiğini ortaya koymaktadır. Bu bulgular, Suhail Daulatzai’nin Black Star, Crescent Moon adlı eserinde vurguladığı; Siyah Müslümanlar, radikal aktivistler ve “Müslüman Üçüncü Dünya” arasındaki ortak tarihle de örtüşmektedir. 56 Daulatzai, pek çok rap sanatçısının şarkı sözlerinde İslami terminolojiye yer verdiğini ve küresel Müslüman davalarına destek göndermeleri yaptığını belirtmektedir. Örneğin A Tribe Called Quest grubu, 1990’ların ortalarından sonlarına doğru açık biçimde İslam’ı benimsemiş ve daha sonra “The Ummah” adlı bir oluşum kurmuştur. Ümmet dayanışması, Zain Bhika, Sami Yusuf ve Maher Zain gibi Anglofon ilahi (nasheed) sanatçılarının eserlerinde de temel bir tema olarak öne çıkmaktadır. Bu türün erken örneklerinden biri ise, Yusuf İslam’ın Sovyet işgalinin ardından Afganistan’la dayanışmayı konu alan şarkısı olarak değerlendirilebilir. 57
5. Sanal Bir Ümmet
1990’ların sonlarından itibaren Müslümanların interneti erken dönemde kullanmaya başlaması, bireylerin sanal fetva bankalarına erişmesini, dinî metinler üzerinde arama yapmasını ve dünya genelindeki benzer hassasiyetlere sahip topluluklarla bağlantı kurmasını mümkün kılan çeşitli çevrim içi platformların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu eğilimler son yirmi yılda artarak devam etmiş; çok sayıda web portalı, sosyal medya arayüzü ve dijital çevrim içi platformun oluşmasıyla sonuçlanmıştır. Ümmet temelli ağ kurma pratikleri internet aracılığıyla hız kazanmış; özellikle Facebook, WhatsApp ve Telegram gruplarının büyük bir yaygınlık kazanmasıyla görünür hâle gelmiştir. Müslümanlar arası iş birliğinin artırılmasına yönelik arzu, çevrim içi tartışmalarda neredeyse sürekli gündemde yer almaktadır. Dijital ortamda gelişen ümmet bilinci, Müslümanların küresel ölçekte ağ kurmalarının ve kolektif eyleme dönüşebilen ulusötesi bağlantılar geliştirmelerinin en belirgin yollarından biridir:
“Artık topluluk içindeki liderlerle ağ kurmak için Facebook’u kullanıyorum—aktif zihinlerin bir araya gelebileceği ve bu ümmete hizmet etmek üzere birbirini seferber edebileceği bir kanala ihtiyacımız var. Henüz değerlendirilmemiş büyük bir yetenek havuzumuz var ve sosyal ağ sitelerinin bu potansiyeli açığa çıkarabileceğini düşünüyorum.” 58
Yukarıdaki ifade, pek çok genç Müslümanın sosyal medyayı kendi tarihleri ve İslami kimlikleri hakkında daha fazla bilgi edinmek ve dijital iletişim teknolojilerinin ortaya çıkışından önce mümkün olmayan biçimlerde bir araya gelmek için nasıl kullandığını temsil etmektedir. Latin kökenli Müslümanlar ile büyük Müslüman topluluklardan coğrafi olarak uzak bölgelerde yaşayan mühtediler, interneti ulusötesi bir İslami kimlikle bağlantı kurmanın temel bir aracı olarak kullanmaktadır. 59Sanal ümmet bağlanırlığına yönelik ilgi giderek artmakta; Çin örneğinde olduğu gibi (yaklaşık 20 milyon Müslümanın yaşadığı tahmin edilen ülkelerde görülen) devlet müdahalelerine rağmen, diğer müminlerle temas kurmanın en elverişli yolu olarak öne çıkmaktadır. 60
Geçmişte hac ibadeti, ümmet bilincini güçlendiren en önemli yıllık buluşma niteliğini taşımaktaydı. Ortak ibadetin yanı sıra, coğrafi mesafeler nedeniyle başka türlü mümkün olmayan ölçekte karşılaşmalar ve fikir alışverişleri için de bir zemin sunmaktaydı. Müslümanların yüz yüze bir araya gelmesi, Kur’an’daki “birbirinizi tanıyasınız” (taʿâruf) emrinin fiilî bir tezahürüydü. Müslüman imparatorlukların ticaret yollarını genişletmesiyle sınır aşan seyahatler doğal biçimde artmış; çeşitli sûfî tarikatlar, İslam’ın Arap Yarımadası’ndan Endonezya’ya kadar yayılmasına katkıda bulunmuştur. Bunun yanı sıra, dinî ilim tahsili amacıyla rıhleye çıkan âlimler ve öğrenciler aracılığıyla da önemli hareketlilikler yaşanmıştır. 61 Bu dinamiklerin pek çoğu günümüzde de devam etmektedir; ancak artık eşi benzeri görülmemiş bir yoğunlukta. Günümüzde birçok Müslüman, İslami tarih açısından zengin destinasyonlara yönelik “helal tatil” paketleri sunan seyahat acentelerinin yaygınlaşması sayesinde turistik amaçlı seyahat edebilmektedir. Bu durum, bazıları için ziyaret ettikleri Türkiye, Fas ve Malezya gibi Müslümanların yatırım yapmayı tercih ettiği popüler ülkelerde ticari girişimler başlatma ve ekonomik fırsatlar kovalamaya da vesile olmuştur.
Ekonomik kalkınma ve öz yeterlilik, Müslümanların güçlenmesi ve birlik inşasının önemli araçlarından biridir. Uluslararası ticaretin barındırdığı büyük potansiyel, helal sertifikalı ürünlere yönelen genç Müslüman girişimciler, yatırımcılar, profesyoneller ve tüketiciler tarafından küresel ölçekte beslenmektedir. 62 The State of the Global Islamic Economy 2016/17 raporuna göre Müslümanlar 2015 yılında 1,9 trilyon doların üzerinde harcama yapmış; bu rakam 2019 yılında gıda, ilaç, kozmetik, moda, seyahat ile medya/eğlence sektörleri genelinde 2,02 trilyon dolara yükselmiştir. 63 Şeriat’a uygun finans ürünlerine yönelik sürekli artan talep ve ana akım perakende kanallarında helal ürünlerin yaygınlaşması, “Müslüman Sterlini/Doları” olarak nitelendirilen ekonomik gücün etkisini ortaya koymaktadır. İktisatçı Mesudul Âlem Çoudhurî, “Ümmet temelli dönüşümün piyasa güdümlü süreçlerden doğması gerektiğini; dolayısıyla bu uyanışın küresel Müslüman tabanın ticari, girişimci, örgütsel ve kurumsal dinamiklerinden kaynaklanacağını” savunmaktadır. 64
Bu helal kimlik ekonomisi cesaret verici olmakla ve artan ekonomik gücü temsil etmekle birlikte, İslam’ın metalaştırılmasından kaçınması ve kişisel ölçülülüğü, ekonomik adaleti, israfın önlenmesini ve çevreye saygıyı esas alan etik bir İslami çerçeveye dayanması gerekmektedir. Ayrıca Müslüman ülkelerin birbirini desteklediği daha stratejik bir yaklaşımı da zorunlu kılmaktadır. Bu tür bir ekonomik iş birliği fikri, 1990’ların ortalarında kısa süreli başbakanlığı döneminde Türkiye Başbakanı Necmettin Erbakan tarafından savunulan “Müslüman ortak pazarı” vizyonunun da bir parçasını oluşturmuştur. 65 Erbakan, ekonomik dayanıklılığı artırmak ve ABD doları gibi baskın para birimlerine bağımlılığı azaltmak amacıyla altın dinarın, Müslüman dünyada ortak bir para birimi olarak yeniden tedavüle sokulmasını da hedeflemiştir. Bu vizyon, 15 Haziran 1997’de İstanbul’da kurulan Gelişen Sekiz Ülke (D-8) örgütüyle somutlaşmıştır. 66 D-8; Bangladeş, Mısır, Endonezya, İran, Malezya, Nijerya, Pakistan ve Türkiye’den oluşmakta; üyeleri arasında stratejik ilişkilerin sürdürülmesini ve ticaretin artırılmasını amaçlamaktadır. Üye ülkeler arasındaki mevcut ticaret hacminin yaklaşık 100 milyar dolar olması, bu yapının ekonomik iş birliği açısından kayda değer bir potansiyele sahip olduğunu göstermektedir. 67
Siyasi etki gücüne sahip bir diğer Müslüman ekonomik dayanışma biçimi ise “ümmet temelli boykotlar”dır. Aişe Keramat Baig, bu kavramı; dinî değerlere hakaret eden ürünler üreten ya da Müslüman topluluklara yönelik baskılara iştirak eden şirket ve devletlere karşı Müslüman toplumlar tarafından başlatılan stratejik boykotları tanımlamak için kullanmaktadır. 68 Ekonomik boykotların yönetilmesi son derece zor ve maliyetlidir. Nitekim İsrail ürünlerine karşı yürütülen BDS hareketi, 2005 yılında Jyllands-Posten karikatürleri krizi sonrasında Danimarka ürünlerine uygulanan boykot ve Amerika’nın Irak’ı işgalinin ardından McDonald’s’a yönelik tepkiler—şirketin Müslüman dünyada yaklaşık 300 şubesini kapatmak zorunda kalmasıyla sonuçlanan süreç—bu durumun çarpıcı örnekleri olarak öne çıkmaktadır.
6. Ümmet Birliğini Yeniden Düşünmek
Mevcut durumumuzu dönüştürebilmek, öncelikle düşünme biçimlerimizi—özellikle de artık sorgulamaksızın benimsediğimiz temel varsayımlarımızı, kavramsal çerçevelerimizi ve mantık örgülerimizi—eleştirel biçimde gözden geçirmeyi ve gerektiğinde değiştirmeyi gerektirir. Bu süreç, yaratıcılığı sınırlayan ve ufku daraltan işlevsiz kabullerin ve düşünme kalıplarının terk edilmesini de zorunlu kılar. Başka bir ifadeyle, kötümser ya da savunmacı bir tutum yerine, “yapabiliriz” anlayışını esas alan, çözüm odaklı bir zihniyetin teşvik edilmesi gerekmektedir. Müslüman birliğini artırma meselesi büyük ölçüde bir bakış açısı problemidir; “bardağın yarısının dolu olduğu” perspektifi, “yarısının boş olduğu” algısına tercih edilmelidir. Gelecekte ümmet dayanışmasını yeniden tahayyül edebilmek için ahlaki bir vizyona sahip olmamız ve etik bir ulusötesi topluluk olarak hareket etmemiz elzemdir. İktisatçı Rodney Shakespeare bu hususa şu şekilde dikkat çekmektedir:
“Ümmet, kendisini değersizleştiren, enerjisini düşüren, sömüren, aşağılayan, denetim altına alan ve her bakımdan potansiyelini tam anlamıyla geliştirmesini engelleyen aldatmacaları kavrayabildiği takdirde, bugünün olumsuz tablosunu düzeltebilir ve görkemli bir gelecek inşa edebilir. Bu aldatmacalar, ekonomi, ahlak ve para ile bunların birbirleriyle olan ilişkileriyle ilgilidir.” 69
Bu doğrultuda, örnek olarak öncülük etmeli ve farklı disiplinlerden dinî ve seküler liderler ile uzmanların iş birliğini kolaylaştırarak bilgi ve tecrübemizi ortak bir zeminde buluşturmalıyız. Aynı zamanda mezhepsel olmayan, etik, yaratıcı ve gelecek odaklı bir liderlik anlayışını besleyen taban temelli ağların geliştirilmesi gerekmektedir. Bu hedefler, sorunlara yaklaşım biçimimizde büyük ölçekli bir sinerjik çaba ve kolektif zekânın etkin biçimde kullanılmasını zorunlu kılmaktadır. Topluluklarımızın, kurumlarımızın ve devletlerimizin karmaşık meseleleri çözebilmesi, ancak bu sorunlara kolektif bir perspektifle yaklaşmalarıyla mümkün olacaktır.
Katılımcı yaklaşımlarla problem çözmeye dair pek çok örnek bulunmaktadır. Mesela, Oxford Üniversitesi’nde 2000’lerin sonlarında yüz binlerce gönüllüyü galaksi görüntülerini sınıflandırmaya yönlendiren Galaxy Zoo bunlardan biridir, . Bu Büyük Akıl’ yaklaşımı, bilgiyi geniş ölçekli olarak toplama, düzenleme ve yayımlama sürecini diyalog ve müzakere yoluyla gerçekleştirmektedir.70Bu yaklaşım, ilahiyat, etik, siyaset, hukuk, ekonomi, bilim, kalkınma çalışmaları ve gelecek araştırmaları gibi birçok alandan uzmanlığı kitlelerden toplayarak bir araya getirmektedir. Ortak çözümler üretmenin bir parçası, farklı türde sentezler yapabilme yetisine sahip olmaktır; bu da ilgili faktörleri, neden-sonuç ilişkilerini, modelleri ve bağlantıları haritalandırarak, bunları ortak ve erişilebilir bir dile dönüştürmeyi içerir. Bu süreç genellikle doğrusal değil, döngüsel bir şekilde ilerler ve eleştirel düşünme, yaratıcılık, derinlemesine değerlendirme ve uygulanabilir çözümler geliştirme aşamalarını kapsar.
Müslüman toplulukların karşılaştığı sorunlara kolektif akıl yaklaşımlarını uygulamak, bu meseleleri derinlemesine analiz etmeyi, farklı bakış açılarından ele almayı ve açıkça başarısız olan mevcut paradigmaların ötesine geçmeyi gerektirir. Elbette bunu söylemesi yapmaktan daha kolaydır, çünkü bu yaklaşım, mezhepçi, ideolojik ve siyasi farklılıkları aşmayı ve topluluklar arası ittifakları güçlendirmeyi zorunlu kılar. Bu süreç, daha proaktif bir tutum geliştirmeyi ve daha etkili işbirlikçi çözümleri koordine edecek ağlar oluşturmayı gerektirir. Öncelikli konular arasında mevcut cemaat kurumlarının, özellikle camilerin işlevselliğini artırmak, buraları gençler ve kadınlar için daha erişilebilir hâle getirmek ve onları liderlik ve karar alma süreçlerine dahil etmek yer alır. Ayrıca, sivil toplum kuruluşlarını (STK) desteklemek, acil toplumsal sorunlara çözüm üretecek yeni altyapılar ve hizmetler oluşturmak önemlidir. Bununla birlikte, barış içinde bir arada yaşamayı güçlendirmek ve toplumların karşı karşıya olduğu sorunlara ortak çözümler geliştirmek amacıyla diğer dini cemaatler ve azınlık gruplarla daha güçlü işbirlikleri kurmak da kritik önem taşımaktadır. Buna ilham verici olumlu örnekler arasında, Covid-19 pandemisi sırasında bulundukları çevreye hizmet etmede ön saflarda yer alan Müslümanlar gösterilebilir. Birleşik Krallık’ta özellikle Müslüman işletmeler bu konuda aktif rol oynayarak, restoranlar, camiler, gıda bankaları kurmuş ve evsizlere ücretsiz yemek dağıtmıştır.
Müslüman düşünür ve fütürist Ziauddin Sardar, “İslam kaçınılmaz olarak geleceğe dönük bir dünya görüşüdür ve hem bu dünyayı hem de ahireti iyileştirme hedefi taşır. Dolayısıyla, İslam’ın temel kavramlarının özünde bir gelecek perspektifi barındırması şaşırtıcı değildir.” diye belirtmektedir.”71Geleceği kesin olarak ‘öngörmemiz’ mümkün olmasa da ona dair ampirik temellere dayanan projeksiyonlar yapabiliriz. Geleceği şekillendirebilmek için onu somut terimlerle düşünmemiz gerekir. Bu da mevcut eğilimleri anlamayı, değişimin nasıl gerçekleştiğini kavramayı, yakın gelecekte ortaya çıkabilecek zorlukları ve fırsatları değerlendirmeyi, riskleri yönetmeyi ve fırsatları en iyi şekilde kullanmayı gerektirir. Bunun için, şu an bulunduğumuz noktayı derinlemesine anlamamız ve on, yirmi ya da otuz yıl içinde nerede olmak istediğimizi netleştirmemiz şarttır. Çünkü ümmet içinde olumlu değişimler bir anda gerçekleşmeyecek; aksine, küresel çapta, birçok neslin içinde olduğu bir çaba gerektirecektir. Hızla değişimin yaşandığı bir dönemde bulunuyoruz; Ziauddin Sardar’ın ‘Post-Normal Zamanlar’ olarak adlandırdığı bu dönem, “eski ortodoksilerin çöktüğü, yenilerinin henüz doğmadığı ve çok az şeyin anlamlı göründüğü” bir ara geçiş sürecidir.72Bu dönem, yeni eğilimler, teknolojiler ve krizlerin, aşina olduğumuz sosyal ve siyasi yapıları köklü bir şekilde değiştirme potansiyeline sahip olduğu bir zamandır; pandemide ve hâlâ devam eden Rusya-Ukrayna savaşında bunun etkilerini açıkça gördük. Aynı durum, toplumsal alanda da yaşanmakta; yerleşik ahlak ve kimlik anlayışları hızla sorgulanmakta ve değişmektedir. “Alışılmadık ve beklenmedik fikirler ile olaylar adeta herhangi bir yerden çıkıp yayılabilir ve baskın hâle gelebilir.”73
Toplumlarını olumlu yönde dönüştürmeyi amaçlayan Müslümanların bu dinamikleri dikkate alması gerekmektedir. Keskin değişimler yaşanmadığı sürece, önümüzdeki yirmi yılın ekonomik ve siyasi durgunluğun, otoriter yönetimlerin pekişmesinin, ayaklanmaların, iç savaşların, kesintiye uğrayan geçiş süreçlerinin ve devrimlerin sancılı bir devamı olması muhtemeldir. Ancak, sosyal olguların devletler tarafından politika ve hukuk yoluyla şekillendirilmesine rağmen, onları sorgulayıp değiştirme gücüne sahip olan bireysel ve kolektif irade, halkın kendisindedir. Sorunlarımızı bütünüyle benzersiz ve aşılamaz olarak görmekten kaçınmalı, bu eğilime direnmeliyiz. Bunun yerine, daha geniş ve evrensel sıkıntıları görmeli, insanlık olarak karşı karşıya kaldığımız en acil sorunlar hakkında yürütülen tartışmaları şekillendirmeye katkı sağlamalı ve çevre krizi gibi küresel meselelerin çözümüne destek olmalıyız. Bu durum özellikle önem arz etmektedir, zira önümüzdeki yirmi yıl içinde ormansızlaşma, aşırı kentleşme, kirlilik, ekolojik istikrarsızlık, hayvanlardan geçen (zoonotik) hastalıklar ve sellerin Müslüman ülkeleri daha fazla etkilemesi muhtemeldir. Bunun sonucunda, bulaşıcı hastalıkların yayılması ve bu ülkelerin kendi kendini besleyebilme kapasitesi üzerinde ciddi etkiler oluşacaktır. Bu gerçek, savaşın harap ettiği Yemen’de ve yüzyılın sonuna kadar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Maldivler’de şimdiden acı bir şekilde gözlemlenmiştir. Aynı şekilde, Bangladeş’in güney kıyılarının önemli bir bölümünün sular altında kalma riski bulunmaktadır. İklimle ilgili zorluklar, göç ve halkların yerinden edilmesi birbiriyle bağlantılı sonuçlara sahiptir. Bu durum, siyasi çatışmaları tetikleyerek dünyanın en büyük mülteci nüfusunu oluşturan Müslümanların göç akınlarını daha da şiddetlendirebilir.
Bu sorunlara ek olarak, Müslüman devletlerin yoksulluk, sosyal eşitsizlik ve barınma, eğitim, istihdam, sağlık hizmetleri ve gıda güvenliği gibi temel ihtiyaçları ele alan ekonomik politikalar geliştirmedeki başarısızlığı da büyük bir engel oluşturmaktadır. Ayrıca, çoğu Müslüman ülke, Yapay Zekâ, dijital gözetim, Transhümanizm veya Yeni Nesil Dizileme (Next Generation Sequencing), Büyük Veri (Big Data), 3D baskı ve yapay zekâ tabanlı uygulamalar gibi bilimsel ve teknolojik alanlardaki tartışmalara yön verebilmekten oldukça uzaktır. Öte yandan, ileri görüşlü hükümetler, hayal ettikleri toplumları yeniden tasavvur etmek için yenilikçi yollar benimsemiştir. Örneğin, Finlandiya, ‘Gelecek Komitesi’ni kurmuş ve ardından, halkın yasaların şekillendirilmesine katkı sağlamasına imkân tanıyan Açık Bakanlık (Open Ministry) girişimini başlatmıştır.74İzlanda da benzer bir girişimde bulunarak, ulusal meclisinin halkı, çevrimiçi katkılar ve temsili bir komisyon ile, anayasanın yeniden yazım sürecine dâhil ettiği açık bir süreç yürütmüştür.
Müslümanları birleştirmek gibi imkânsız görünen bir görev, tarihi daha geniş bir perspektiften ele aldığımızda aslında o kadar da uzak bir ihtimal değildir. Avrupa’nın yüzyıllar boyunca kendi içinde savaş halinde olduğunu hatırlamak gerekir. Halbuki 20. yüzyılda, iki dünya savaşı ve milyonlarca ölümün ardından kıta nihayet barışçıl bir uzlaşıya varabilmiştir. Avrupa demokrasilerine giden yol yüzyıllar almış, ancak görece yakın bir tarihte Avrupa Birliği (AB) gibi işleyen bir düzen kurulabilmiştir. Bununla birlikte, günümüzde Avrupa, aşırı sağcı söylemlerin ana akım haline gelmesi, popülizmin yükselişi ve otoriter politikacıların seçilmesi gibi çalkantılı bir dönemden geçmektedir. Tarihte her zaman dramatik dönüşler olmuştur; imkânsız görülenler bir anda mümkün hale gelebilir. Avrupalı imparatorlukların mimarları, bir zamanlar fethettikleri toprakların insanlarının torunlarının günün birinde on milyonlarca nüfusla kendi kıtalarında yaşayacağını ve Müslümanların Avrupa’da bu denli güçlü bir varlık göstereceğini asla tahmin etmezlerdi. Otuz yıl önce kim, aşırı seküler Türkiye’nin bugün mevcut İslamlaşma politikalarını izleyeceğini ya da muhafazakâr Suudi Arabistan’ın açık bir şekilde İslami kimliğini zayıflatan (modernleşme) bir dönüşüm sürecinden geçeceğini öngörebilirdi? Arzuladığımız dönüştürücü değişim, yalnızca konuşarak, protesto ederek ve adaletsizlikleri dile getirerek gerçekleşmeyecek. Eleştirmek kadar inşa sürecine de aktif olarak katılmamız gerekmektedir. Önde gelen dinler arası diyalog aktivisti Eboo Patel’in hatırlattığı gibi, “İktidardakileri eleştirmek bir şeydir, ancak insanların refahından sorumlu olarak yönetimde olmak bambaşka bir şeydir. Siz yönettiğinizde insanların hayatı iyileşiyor mu?… Kötü bir şeyi protestolarla ortadan kaldırmak mümkündür, ancak iyi bir şeyi hayata geçirmek istiyorsanız, onu inşa etmeniz gerekir.”75Gelecekte görmek istediğimiz meyveler, şüphesiz bugün tohum ekmekle başlar.
Daha güçlü bir Müslüman birliği arzusu hem mümkün hem de ulaşılabilir bir hedeftir ve bu süreç, benzer bakış açılarına sahip insanlarla bağlantı kurarak ve yerel Müslüman topluluklarımızın faydasına olacak konularda birlikte çalışmayı öğrenerek kendi çevremizden başlar. Dünya çapında birçok üst düzey bilim insanı, doktor ve akademisyene sahip olmamıza rağmen, orijinal makro düzeyde düşünen entelektüeller, kamuya mal olmuş düşünürler ve çok yönlü bilginler konusunda eksiklik yaşıyor gibiyiz. Oysa bu tür isimler, vizyoner liderlik sunarak bilgilerini, karmaşık ve çok boyutlu sorunlara yönelik özgün bakış açıları ve yaratıcı çözümler geliştirmek için kullanabilirler. Farklılıklarımızı aşma konusunda daha başarılı olmalı ve bakış açıları bizden farklı olsa da Müslümanlar arası birliğin gerekliliğini kabul eden ve ortak meseleler üzerinde birlikte çalışmanın zorunluluğunu benimseyen kişilerle iş birliği yapmayı düşünmeliyiz. Bu, pratikte, şehrimizde ya da bölgemizde Müslümanları bir araya getiren forumlara katılım fırsatlarını değerlendirmek anlamına gelir. Ümmetçi iletişimi ve iş birliğini güçlendirecek altyapılar ve ağlar zaten inşa edilmiş durumda ve bunları daha etkili şekilde kullanmamız gerekmektedir.
Bu sürecin büyük bir kısmı hâlihazırda birçok Müslüman toplulukta bölgesel ve ulusal düzeyde gerçekleşmektedir. Ancak, daha etkili bir koordinasyon, beceri ve kaynak paylaşımıyla bu çabalar güçlendirilebilir; başarılı örnekler öne çıkarılmalı ve takdir edilmelidir. Birleşik Krallık’ta, 500’den fazla cami ve İslami kuruluşu bünyesinde barındıran Britanya Müslüman Konseyi (Muslim Council of Britain – MCB), önde gelen bir çatı platform olarak kendini kabul ettirmiştir. Çeşitli konularda başarılı lobi çalışmaları yürütmüş ve hükümet ile Britanya Müslüman toplulukları arasındaki temel kurumsal arayüz olmuştur. ABD’de, CAIR, ISNA, ICNA, MANA gibi birçok ulusal kuruluş, fikir ve deneyim alışverişini sağlayan platformlar oluşturmakta ve Amerikalı Müslümanları geniş çapta temsil etmektedir. Avrupa’da ise, Avrupa Müslümanlar Konseyi (Council of European Muslims), FIOE, FEMYSO ve Avrupa Müslüman Kadınlar Forumu gibi kuruluşlar, kıta düzeyinde Avrupa’daki Müslümanları koordine etmekte ve savunuculuk yapmaktadır. Benzer gruplar ve girişimler her Müslüman ülkede mevcuttur, ancak çok daha stratejik bir iş birliğine ihtiyaç duyulmaktadır.
Ümmet birliğini harekete geçirebilecek kapasiteye sahip uluslararası platformları güçlendirme ihtiyacı, daha zorlu bir meseledir. Bu bağlamda en büyük potansiyeli taşıyan yapı belki de İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) olabilir, zira kuruluş amacı, “İslam’ın ebedi öğretilerinden ilham alarak ekonomik, bilimsel, kültürel ve manevi alanlarda yakın iş birliği ve karşılıklı yardımlaşmayı teşvik etmek’ olarak belirlenmişti.”76Hedefler konusundaki bölünmeler ve üye devletler arasındaki rekabet nedeniyle etkisiz olmakla eleştirilse de, İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC), İslam Kalkınma Bankası ve İslami Dayanışma Fonu gibi girişimleriyle bazı olumlu etkiler yaratmış ve BM gibi uluslararası platformlarda İslami yaklaşımları temsil etmiştir.
Sonuç: “Bizi Birleştiren Şeyler, Ayıranlardan Daha Büyüktür”
Yukarıdaki söz, özellikle Müslümanlar için son derece yerindedir. Anwar Ibrahim’in de belirttiği gibi, “hem bir kavram hem de bir uygulama olarak, tarih boyunca ümmet, birlik içinde çeşitliliğin bir örneğini sunmaktadır.”77İslam medeniyet tarihi, farklı halklar, kültürler ve geleneklerden oluşan zengin çeşitliliğiyle öne çıkmaktadır. Ne yazık ki, günümüzde Müslümanlar arasındaki bölünmeler, birlik çabalarını sekteye uğratmaya devam etmektedir. Bazı akademisyenlerin belirttiği gibi, İslam dünyasının iç sınırları mezhepsel, doktrinsel ve ulusal veya bölgesel olarak parçalanmış durumdadır. Sünni-Şii gerilimleri, Selefi-Sufi ayrılıkları ve Suudi Arabistan ile İran arasındaki rekabet, İslami birlik girişimlerini zayıflatmaktadır.78Bu farklılıklar oldukça kökleşmiş olsa da çeşitli İslami gelenekleri bir araya getirmeye yönelik birçok verimli girişim devam etmektedir. Örneğin, 2005 yılında Ürdün Kralı II. Abdullah, İslam’ın hoşgörüsüz yorumlarının yükselişine karşı koymak ve Müslümanlar arasındaki farklı itikadi ve fıkhi gelenekleri tanımak amacıyla Amman Mesajı adlı bir bildirgeyi hazırlamak üzere uluslararası bir konferans düzenledi. Seksen dört ülkeden 552 din âlimi ve entelektüel tarafından imzalanan bu manifesto, İslam dünyasında birlik ve karşılıklı anlayışı teşvik etmeyi hedefliyordu. Merhum etkili âlim Şeyh Yusuf el-Karadavi de Sünni-Şii diyaloğuna yönelik İlkeler önerisinde bulunmuştu.79Ayrıca, İran’dan Ayetullah Ali Hamaney ve Irak’tan Ayetullah Ali el-Sistani gibi önde gelen Şii otoriteler de Sünni şahsiyetlere ve mekânlara yönelik saldırıları yasaklayan birçok fetva yayımlamıştır.80
Sünni-Şii yakınlaşmasına yönelik bu arzunun daha yakın dönemde Batı’daki Müslüman topluluklarda da görüldüğü söylenebilir. Birleşik Krallık’ta, Britanya Müslüman Konseyi, Camiler ve İmamlar Ulusal Danışma Kurulu, El-Khoei Vakfı, Britanya Müslüman Derneği, Avrupa Cemaati Konseyi ve Avrupa Şii Âlimler Meclisi, Müslüman dayanışması ve birliği konusunda ortak bir bildiri yayımlamıştır.81Bir diğer önemli girişim, 2022’nin başlarında başlatılan Küresel İmamlar ve Âlimler Sözleşmesi (Global Imams and Scholars Charter) oldu. Bu girişim, Batı’daki küresel imamlar ve âlimler ile çeşitli kuruluşlar arasında ortak bir vizyon oluşturma çabası olarak hayata geçirildi.82Bu girişimin temel amacı, ümmetin manevi, sosyal, ahlaki ve entelektüel gelişimi için çaba göstermektir. Şu anda bünyesinde Britanya Âlimler ve İmamlar Kurulu (The British Board of Scholars & Imams), Avrupa İmamlar Konseyi (European Council of Imams), Kuzey Amerika İmamlar Federasyonu (North American Imams Federation), Kanada İmamlar Konseyi (Canadian Council of Imams), Avustralya Ulusal İmamlar Konseyi (Australian National Imams Council), Yeni Zelanda Âlimler Konseyi (Ulama Council of New Zealand) ve Güney Afrika Birleşik Âlimler Konseyi (United Ulama Council of South Africa) gibi kuruluşları barındırmaktadır. Farklı Müslüman eğilimleri bir araya getirebilmek için anlamlı ilmî iş birliği ve uzlaşı inşası son derece önemlidir ve bu platformlar, üzerine inşa edilebilecek sağlam bir temel oluşturmaktadır.
Ümmete yönelik duyarlılık, Müslüman dünyasında eşzamanlı olarak yaşanan siyasi ve sosyal parçalanma sürecine rağmen büyümeye devam etmektedir. Bazı Müslümanlar birbirine yakınlaşırken, diğerleri ise giderek ayrışmakta ve mevcut bölünmeleri derinleştirmektedir. Ancak, modern ulus-devletlerin hayali cemaatleri (imagined communities) ile kıyaslandığında, ümmet birliğine duyulan arzu gerçek ve somut bir olgudur.83Başka bir deyişle, ‘ümmet, ümmetçidir.’ Pek çok mümin için iman bağı, kan bağı kadar önemlidir. Bu bağı güçlendirmek ve tartışmayı işlevsel, sürdürülebilir ve etkili bir Müslümanlar arası iş birliğine yönlendirecek karşı anlatılar oluşturmak bizim sorumluluğumuzdadır. Birliğe duyulan ihtiyacın ve arzunun belki de tarihimizde hiç olmadığı kadar güçlü ve gerekli olduğunu kabul etmeliyiz. Bu makalede vurgulanan çeşitli ümmet bilinci örnekleri, daha fazla gelişimi için bir başlangıç noktası sunmaktadır, özellikle de dünya Müslümanlarının çoğunun 30 yaşın altında olduğu düşünüldüğünde bu çok umut verici bir noktadır. Genç Müslümanlar sadece geleceğin umudu değil, aynı zamanda bugünün en önemli değişim aktörleridir. Kendi alanlarında zaten başarılı olan milyonlarca girişimci, yenilikçi iş insanı, teknoloji öncüsü, eğitimci, aktivist, sanatçı ve gazetecinin potansiyelini en üst düzeye çıkarmalı ve onları daha ümmetçi düşünmeye ve hareket etmeye teşvik etmeliyiz.
Ayrıca, ümmetin her köşesinden en iyi âlimleri, düşünürleri, yazarları, politika analistlerini, akademisyenleri, aktivistleri ve sıradan Müslümanları bir araya getirerek birlikteliği artırma sürecine katkıda bulunmalarını sağlamamız gerekmektedir. Bunun için, mezhepçi ayrışmaları ve dar siyasi çekişmeleri aşmaya istekli ve ümmetin ortak menfaatini öne çıkaran insanlar gerekir. Hepimiz birçok konuda derin bölünmeler yaşadığımızın farkındayız, ancak üzerinde mutabakata varmamız gereken en temel nokta, ümmet birliğinin acilen güçlendirilmesi ihtiyacıdır. Dünyanın dört bir yanında aynı endişeleri taşıyan, statükoyu olumlu yönde değiştirmek için çabalayan ve çözüm arayan pek çok Müslüman olduğunu unutmamalıyız. Bu ortak düşünceye sahip değişim aktörleri, kolektif sorunlarımızın nasıl ele alınacağına dair yollar belirlemeye, temel meselelerde uzlaşı geliştirmeye ve analizleri eyleme dönüştürmeye yardımcı olacaktır. Zaten sağlam bir temelimiz ve bu yönde güçlü bir arzumuz var, şimdi bunun üzerine daha da fazlasını inşa etmeliyiz. Birlik, tepeden inme bir tekdüzelik dayatarak değil, tabandan gelişen ortak çabalarla sağlanacaktır. O halde önümüzde şu soru durmaktadır: Daha fazla birlik içinde bir ümmet istiyorsak, bunun için çalışmaya gerçekten hazır mıyız?
Önerilen Atıf:
Sadek Hamid, “Islam Beyond Borders: Building Ummatic Solidarity in the 21st Century,” Ummatics, January 25, 2023, url.

Sadek Hamid
Sadek Hamid, Birleşik Krallık’ta University of Wales Trinity Saint David’de Araştırma Görevlisi (Research Fellow) olarak görev yapmaktadır. Daha önce Oxford Üniversitesi’nde Kıdemli Araştırma Asistanı (Senior Research Assistant) olarak çalışmış; ayrıca Liverpool Hope ve Chester Üniversitelerinde çağdaş İslam Çalışmaları, Din Çalışmaları, Britanya’daki Müslümanlar ve Müslüman gençlik çalışmaları alanlarında öğretim görevlisi (Lecturer) olarak dersler vermiştir.
Dr. Hamid’in araştırma alanları arasında Britanyalı Müslümanlar, Amerika ve Avrupa’da İslam, İslami aktivizm, dinî radikalleşme, dinler arası ilişkiler ile din ve kamu politikaları yer almaktadır. İslam’ın Britanya’daki görünümü, Müslüman gençler ve küresel ölçekte İslami dinî canlanma hareketlerinin farklı biçimleri üzerine çok sayıda çalışma kaleme almıştır.
Son dönem yayınları arasında şunlar bulunmaktadır: Contemporary British Muslim Arts and Cultural Production: Identity, Belonging and Social Change (Routledge, 2023); British Muslims: New Directions in Islamic Thought, Creativity and Activism (Edinburgh University Press, 2018); ve Political Muslims: Understanding Youth Resistance in the Global Context (Syracuse University Press, 2018).
Notes
- Faisal Amjad, “A Recipe to Reunite the Ummah: What Has Gordon Ramsay Got to Do with Muslim Unity?”, Medium, 16 Haziran 2022.https://medium.com/kn-ow/how-gordon-ramsay-can-reunite-the-ummah-b977836f7d32
- Miriam Cooke – Bruce B. Lawrence, Muslim Networks: From Hajj to Hip-Hop, (North Carolina: University of North Carolina Press, 2006), s. 1.
- Cooke and Lawrence, Muslim Networks, 2.
- Bu konuyla ilgili bir tartışma için bkz. Peter Mandaville, “11 Eylül Sonrasında Avrupa ve Birleşik Krallık’ta Müslüman Ulusötesi Kimlik ve Devlet Tepkileri: Siyasal Topluluk, İdeoloji ve Otorite,” Journal of Ethnic and Migration Studies 35, sy. 3 (Mart 2009): 491–506.
- Ejaz Akram, “Muslim Ummah and its Link with Transnational Muslim Politics,” Islamic Studies 46, no. 3 (Autumn 2007): 381-415.
- “Most Muslims Want Democracy, Personal Freedoms, and Islam in Political Life. Few Believe U.S. Backs Democracy,” Pew Research Centre, Global Attitudes Project, 12 Temmuz 2012, s. 3.
- “The New Arab,” “Malaysia premier calls for ‘Islamic renaissance’ with these two countries,” 28 Temmuz 2019,
https://www.newarab.com/news/malaysia-premier-calls-islamic-renaissance-two-countries - Anwar Ibrahim, SCRIPT For a Better Malaysia: an Empowering Vision and Policy Framework for Action (Shah Alam: Institut Darul Ehsan and Centre for Postnormal Policy and Futures Studies, 2022)
- Salman Sayyid, “The Crescent of Hope,” Daily Sabah, 10 Eylül 2018
- James Piscatori and Amin Saikal, Islam Beyond Borders: The Umma and World Politics (Cambridge University Press, 2019), viii
- Piscatori and Saikal, viii.
- Md. Kamaruzzam, “Profile – Bangladeshi fighter pilot who destroyed Israeli planes,” Anadolu Agency, 15 Haziran 2020
- Ehsan Abdullah, “Remembering the Past: Bangladeshi Fighters for Palestine of the 1980’s,” 23 Mayıs 2018.
- Bu noktada, bu küresel olay sırasında kimlik etrafında zaten var olan gerilimleri hatırlamak önemlidir. Fas’ın Dünya Kupası’ndaki performansının Faslı, Afrikalı ve Arap Müslüman boyutlarına dair nüanslı bir analiz için bkz. Hisham Aïdi, “The (African) Arab Cup,” Africa is a Country, 13 Aralık 2022.
- Daniel Harris, “World Cup 2022 briefing: Morocco’s pride in Islam should inspire us all,” The Guardian, 14 Aralık 2022.
- Yararlı bir genel değerlendirme için bkz. Marie Juul Petersen, For Humanity or for the Umma? Aid and Islam in Transnational Muslim NGOs (London: C. Hurst & Co., 2015).
- Mazen Hashem, “The Ummah in the Khutba: A Religious Sermon or a Civil Discourse?” Journal of Muslim Minority Affairs 30, no. 1 (Mart 2010).
- Rashid Dar, “America is a Caliphate,” Popula, 11 Eylül 2018.
- Daha kapsamlı bir tartışma için bkz. Ovamir Anjum, “Who wants a Caliphate?”, Yaqeen Institute, 31 Ekim 2019.
- Müslüman çoğunluklu devletlerin karşı karşıya olduğu sorunlar ve bu sorunların onları bölünmüş ve zayıf tutan modern ulus-devlet yapısıyla ilişkisi üzerine bkz. Joseph Kaminski, “Irredeemable Failure: the Modern Nation-State as a Nullifier of Ummatic Unity,” Ummatics Institute, 14 Aralık 2022.
- Jacob M. Landau, The Politics of Pan-Islamism: Ideology and Organization (Oxford: Oxford University Press, 1990), 2–4.
- Özcan A., Pan-Islamism: Indian Muslims, the Ottomans & Britain (1877–1924) (London: Brill, 1997), 62.22
On dokuzuncu yüzyılın düşmanca uluslararası bağlamı dikkate alındığında, İslami birlik fikri güçlü bir argüman olarak öne çıkmaktaydı; zira Müslümanların siyasi ve askeri iş birliği, Avrupa imparatorluklarına karşı daha etkili bir direnç imkânı sunabilirdi.23Daha fazlası için bkz. Birol Baskan and Ömer Taspinar, The Nation or the Ummah: Islamism and Turkish Foreign Policy(Albany, NY: State University of New York Press, 2021).
- Özcan, Pan-Islamism, 62.
- Basheer Nafi, “The Abolition of The Caliphate in Context,” Demystifying The Caliphate: Historical Memory and Modern Contexts içinde, ed. Madawi al-Rasheed et al., 31–56.
- Abdullah Ahsan, Ummah or Nation: Identity Crisis in Contemporary Muslim Society (Leicester, UK: Islamic Foundation, 1994), 88.
2011 yılında Kuveytli Müslüman Kardeşler mensubu Tariq Suwaydan, “İslami Konfederasyon” fikrini desteklemiştir. Bkz. Noha Mellor, Voice of the Muslim Brotherhood (London: Routledge, 2018). - Benzer hareketler arasında 1970’lerin ortasında Pakistan’da kurulan Tanzeem-e-Islami yer almaktadır. Daha fazla örnek için bkz. Reza Pankhurst, The Inevitable Caliphate? (London: C. Hurst & Co., 2013)..
- Anjum, Who Wants a Caliphate?, 47–48.
- Argümanın özeti için bkz. Yoginder Sikand, “Review of Who Needs an Islamic State,” Counter Currents, 15 Temmuz 2009.
- Mujtaba Ali Isani, Muslim Public Opinion Toward the International Order (Cham: Palgrave-MacMillan, 2019).
- Isani, Muslim Public Opinion, 25.
- “What’s the appeal of a caliphate?” BBC News, 26 Ekim 2014.
- Isani, 28.
- Isani, 89.
- Isani, 3.
- Julia Voelker McQuaid, The Struggle for Unity and Authority in Islam: Reviving the Caliphate? (CNA/Wilton Park Konferansı), 2007, s. 23–24.
- Anjum, Who Wants a Caliphate?, 51.
- “Religion by Country 2023,” World Population Review.
- Edward A. Burrier, “In Africa, Putin’s War on Ukraine Drives Food, Fuel and Finance Crises,” United States Institute of Peace, 30 Haziran 2022.
- Örnek olarak bkz. Juan Cole, The New Arabs: How the Millennial Generation is Changing the Middle East (Simon & Schuster, 2014) ve Tahir Abbas ile Sadek Hamid (ed.), Political Muslims: Understanding Youth Resistance in a Global Context (Syracuse University Press, 2019).
- Örneğin bkz. Herrera, Linda ve Asef Bayat (ed.), Being Young and Muslim: New Cultural Politics in the Global South and North(Oxford University Press, 2010); Ahmad, Fauzia ve Mohammed S. Seddon (ed.), Muslim Youth: Challenges, Opportunities, and Expectations (London: Continuum, 2012); Masquelier and Soares, 2016.
- Örneğin bkz. Hisham D. Aidi, Rebel Music: Race, Empire and New Muslim Youth Culture (Pantheon Books, 2014).
- Bu kuşak, Shelina Janmohammed tarafından Generation M: Young Muslims Changing the World (London: I.B Tauris, 2016) adlı eserinde “Generation M” olarak da adlandırılmıştır. Creative Ummah adlı internet sitesi, Anglosfer’de bu eğilimin göstergelerinden biridir.
- Daniel Nilsson DeHanas ve Peter Mandaville, Mapping the Muslim Atlantic: ABD ve Birleşik Krallık’ta Irk, Toplumsal Cinsiyet ve Güvenlikleştirme Tartışmaları (London: British Council, 2019).
- Janmohammed, Generation M. Ayrıca bkz. William Barylo, Young Muslim Change Makers: Grass Roots Charities Rethinking Modern Societies (London: Routledge, 2018).
- Abdul-Azim Ahmed, “Anglophone Islam: Yeni Bir Kavramsal Kategori,” Contemporary Islam 16, no. 2–3 (2022): 135–154.
- Brian Grim ve Mehtab Karim, The Future of the Global Muslim Population: 2010–2030 Dönemi İçin Öngörüler, Pew Research Center Forum on Religion & Public Life, https://www.pewresearch.org/religion/2011/01/27/the-future-of-the-global-muslim-population/, s. 13.
- Grim ve Karim, The Future of the Global Muslim Population, 13.
- Barylo, Young Muslim Change Makers.
- Örneğin bkz. Garbi Schmidt, “Islamic Identity Formation among Young Muslims: The Case of Denmark, Sweden and the US,” Journal of Muslim Minority Affairs 24, no. 1 (2004): 31–45.
- Riaz Hassan, “Globalisation’s Challenge to the Islamic ‘Ummah’: İslam ‘Ümmeti’ne Küreselleşmenin Meydan Okuması,” Asian Journal of Social Science 34, no. 2 (2006): 311–323.
- Teo Cheng Wee, “More Malays Say They Are Muslim First: Malaysian Poll — Daha Fazla Malay, Önce Müslüman Olduklarını Söylediklerini Belirtiyor: Malezya Anketi,” Straits Times, 2 Ağustos 2015. www.straitstimes.com/asia/se-asia/more-malays-say-they-are-muslim-first-malaysian-poll.
- Zuleyka Zevallos, “‘You Have to be Anglo and Not Look Like Me: Melbourne, Avustralya’da Türk ve Latin Amerikalı kökenlere sahip genç kadınlar arasında kimlik ve aidiyet,’” Australian Geographer 39, no. 1 (2008): 21–43.
- Fenella Fleischmann, Karen Phalet ve Olivier Klein, “Religious Identification and Politicization in the Face of Discrimination — Ayrımcılık Karşısında Dini Kimliklenme ve Siyasallaşma,” British Journal of Social Psychology50, no. 4 (2011): 628–648, özellikle s. 629.
- Sohail Daulatzai, Black Star, Crescent Moon: The Muslim International and Black Freedom beyond America (University of Minnesota Press, 2012), xxiii.
- Yusuf Islam – Afghanistan, Nasheed Lovers Blog, 30 Aralık 2008. http://nasheedlovers.blogspot.com/2008/12/yusuf-islam-afghanistan.html .
- Nasya Bahfen, “The Individual and the Ummah: Avustralya ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Müslüman azınlık toplulukları tarafından sosyal medyanın kullanımı,” Journal of Muslim Minority Affairs 38, no. 1 (2018): 7.
- Diana Carolina Zuniga Gomez ve Mehmet Ozkan, “(Dis)Connecting with the Ummah in e-Spaces: Latin Amerikalı Müslümanların İnternet Yoluyla Kimliklerini Nasıl Şekillendirdikleri,” Journal of Muslim Minority Affairs 40, no. 2 (2020): 302–317.
- Ho Wai-Yip, “Emerging Islamic-Confucian Axis in the Virtual Ummah: Çağdaş Çin’de Sanal Ümmet İçinde Ortaya Çıkan İslam-Konfüçyüsçü Eksen: Bağlantısallık ve Sınırlamalar,” Comparative Islamic Studies 7, no. 1–2 (2011): 137–155.
- Piscatori ve Saikal, Islam Beyond Borders: The Umma and World Politics, 15.
- digitalummah.co.uk, ummah.com ve netummah.com gibi platformlarda, inanç temelli ve ümmet merkezli ticari ürün ve hizmetleri tanıtan sayısız Müslüman internet sitesi bulunmaktadır.
- Ifty Islam ve Muzahid Khan, Capturing the Halal Pound: Küresel Bir İş Büyüme Fırsatı Olarak Helal Sterlin, Janala Ventura, 19 Ağustos 2021.https://janalaventura.com/knowledge-insights/ .
- Masudul Alam Choudhury, The Islamic World System: A Study in Polity and Market Interaction (London: Routledge, 2004), xxii.
- Cengiz Dinç, “The Welfare Party, Turkish Nationalism and Its Vision of a New World Order — Refah Partisi, Türk Milliyetçiliği ve Yeni Bir Dünya Düzeni Tasavvuru,” Alternatives: Turkish Journal of International Relations 5, no. 3 (2006): 1–17.
- Daha fazla bilgi için bkz. kuruluşun internet sitesi: https://developing8.org/
- Md. Kamaruzzam, “D-8 leaders vow to enhance trade among member states — D-8 liderleri üye devletler arasındaki ticareti artırma sözü verdi,” Anadolu Agency, 8 Nisan 2021.https://www.aa.com.tr/en/politics/d-8-leaders-vow-to-enhance-trade-among-member-states/2202874
- Aysha Karamat Baig, Ummatic Macro-Boycott Motives: A Socio-Cultural Perspective (Ümmet Temelli Makro Boykot Güdüleri: Sosyo-Kültürel Bir Perspektif), yayımlanmamış doktora tezi (Malezya: Swinburne University of Technology, 2019).
- Rodney Shakespeare, Masudul Alam Choudhury, The Islamic World System, önsöz, xii.
- Geoff Mulgan, Big Mind: How Collective Intelligence can Change our World (Princeton: Princeton University Press, 2018).
- Sardar, Ziauddin, Jordi Serra, ve Scott Jordan, Muslim Societies in Postnormal Times: Foresights for Trends, Emerging Issues and Scenarios (United Kingdom: International Institute of Islamic Thought and Centre for Postnormal Policy & Futures Studies, 2019), 5.
- Ziauddin Sardar (ed.), The Postnormal Times Reader (Herndon, VA: International Institute of Islamic Thought, Centre for Postnormal Policy & Futures Studies, and MAHYA, 2020), 5, https://iiit.org/wp-content/uploads/BiB-The-Postnormal-Times-Reader-Combined.pdf.
- Sardar, The Postnormal Times Reader.
- Daha fazlası için: “Committee for the Future,” Parliament of Finland, https://www.eduskunta.fi/EN/valiokunnat/tulevaisuusvaliokunta/Pages/default.aspx
- Eboo Patel, “Our World Needs Social Change Agents: Here’s how to be an Effective Activist,” Chicago Tribune, 18 Temmuz 2022: https://www.chicagotribune.com/opinion/commentary/ct-opinion-activism-interfaith-coalition-bridge-building-20220718-q7uyai5lejhwbe6bkk7v5fupoi-story.html.
- İKÖ Genel Sekreterliği, “Declarations of the First Islamic Summit Conference,” OIC Declarations and Resolutions of Heads of States and Ministers of Foreign Affairs Conferences 1389-1401 H. (1969-1981), tarih yok, s.18, Abdullah Ahsan, Ummah or Nation: Identity Crisis in Contemporary Muslim Society, (Leicester, UK: Islamic Foundation, 1992), 108.
- Anwar Ibrahim, “The Ummah and Tomorrow’s World,” Futures 23, no. 3 (Nisan 1991): 302-310, 306’da.
- Piscatori ve Saikal, Umma Beyond Borders, 3
- Sagi Polka, “Taqrib al-Madhahib — Qaradawi’s Declaration of Principles Regarding Sunni-Shi’i Ecumenism,” Middle Eastern Studies 49, no. 3 ( Mayıs 2013): 414-429.
- Ali Mamouri, “Shiite Leaders Forbid Insults Against Sunnis”, Al-Monitor, 13 Ocak 2015, https://www.al-monitor.com/originals/2015/01/iran-iraq-fatwa-sunni-shiite-insults.html..
- Joint Statement on Muslim Solidarity and Unity (Müslüman Dayanışması ve Birliği Üzerine Ortak Bildiri), MCB, 14 Mayıs 2013, https://mcb.org.uk/mcb-updates/joint-statement-on-muslim-soldarity-and-unity/.
- “The Global Imams & Scholars’ Charter – The Global Imams & Scholars Network (Küresel İmamlar ve Âlimler İmtiyazı – Küresel İmamlar ve Âlimler Ağı), The British Board of Scholars & Imams, 30 Nisan 2022, https://www.bbsi.org.uk/the-global-imams-scholars-charter-the-global-imams-scholars-network/.”
- Benedict R. Anderson, Imagined Communities: Reflections on The Origin and Spread of Nationalism (London: Verso, 1991).
Hilafeti Suç Saymak: Hafızayı Direnişe Çevirmek
Özet
1924’te hilafetin ilgasına giden yılları ve 11 Eylül sonrası dönemi -ki bu dönemde Müslüman özne sürekli bir güvenlik tehdidi olarak yeniden tanımlanmıştır- analiz eden bu makale, Müslüman dünyasında hilafeti olası bir siyasi yapı olarak hatırlama ve tahayyül etme eyleminin bizzat suç haline getirildiğini savunmaktadır. Modern ulus-devletin hegemonik karakterine zarar verecek her şey -bizim örneğimizde İslam-, öngörülen korku (anticipatory fear) mekanizması ile suça dönüştürülmüştür. Her iki dönem de Müslümanların kendi kaderlerini ellerine aldıkları ve öznelliklerini yeniden kazandıkları bir gelecek ihtimalininkorkusuyla şekillenmiştir. Her iki tarihsel dönemde de var olan gizli oryantalizm, halifeliği değişmez, tekdüze ve geri kalmış bir yapı olarak tasvir ederek bu kavramı esir etmiş ve kendisini geleceğe aktarma imkânını. Ancak tüm bu kriminalizasyona rağmen ümmetin hilafete dair hafızası sabit kalmış olup bu hafızayı canlı tutup anlatmak onu direnişe dönüştürebilir. Dahası, bu kriminalizasyon, halifeliğin Müslümanlar tarafından nasıl tahayyül edildiği sorusunu gündeme getirmektedir. Halifelik, gerçekten Müslümanların kendi deneyimsel bilgisi ve tarihinden mi beslenmektedir, yoksa onlar için inşa edilmiş bir söylem tarafından mı şekillendirilmiştir?
Giriş
Dünya siyaset tarihiyle kıyaslandığında, mevcut küresel dünya düzeni hâlâ emekleme aşamasındadır. Buna rağmen, ulus-devlet modelinin yönetim için en ideal model olduğu algısı, vatandaşların siyasi hayal gücüne hâkim olmuş; alternatif siyasi yapılar sanki tamamen imkânsızmış gibi görünmektedir. Avrupa merkezli iki dünya savaşı, birçok soykırım, çözümsüz ve kanlı sınır anlaşmazlıkları, kitlesel göç ve Terörizmle Küresel Savaş gibi olayların ardından, modernite ve ulus-devlet projesinin yarattığı yıkım, aynı zamanda onun kırılganlığını da gözler önüne sermiştir. Yani ulus-devlet modelinin, özellikle de Batı dışı toplumlarda ontolojik ve epistemik tutarsızlıkları, siyasi ve ahlaki açmazlar doğurmuştur. Batı toplumlarında ulus-devletin siyasi örgütlenmenin tartışmasız standart modeli olarak görünürdeki başarısı, siyasi gözlemcileri Doğu’ya yöneltmiş ve sözde evrensel bir yönetim modelinin neden Batı dışındaki toplumlarda yeterli başarıyı gösteremediği sorusunu gündeme getirmiştir.
Müslüman dünyasındaki siyasi kargaşanın temel sebebi olarak İslam’ı suçlayan küçümseyici yaklaşımların ötesinde, daha aydınlatıcı analizler ulus-devlet projesinin yapısal temelini oluşturan ideolojik unsurlara odaklanmaktadır.
Wael Hallaq’ın The Impossible State (İmkânsız Devlet) adlı eserinde savunduğu üzere, ulus-devletin oluşumunun temel özelliklerinden biri, “sözde meşru şiddet üzerindeki yasama tekeli”dir.23Şiddet kullanımı, ulus-devlet projesinin yapısına o kadar derinlemesine işlemiştir ki bu temel özellik olmaksızın ulus-devlet modeli sürdürülemez hale gelir.84Buna ek olarak, Charles Tilly’nin ortaya koyduğu üzere, savaş yürütme ve diğer organize şiddet biçimleri, devletin egemen gücünü pekiştirmede merkezi bir rol oynar. “İktidar sahipleri”, gücü zorlayıcı bir şekilde kullanırken ulus-devletleri bir yan ürün olarak oluşturmayı amaçlamamışlardı. Ancak ortaya çıkan bu devletler, yine de şiddeti tekelleştirme eğilimleriyle tanımlanmaktadır.85
Bu şiddet kullanımı, devletin tanrısal bir egemenlik taşıdığı fikriyle iç içe geçmiştir. Zira Hallaq’ın isabetli bir şekilde belirttiği gibi, bir egemenin iradesi, onu destekleyecek somut bir araç olmaksızın anlamsız kalır. Dolayısıyla, eğer devlet kendi toprakları üzerinde en yüce fail olarak konumlanıyorsa, bunun doğal bir sonucu olarak, aynı zamanda “ilahların ilahı” konumuna yükselir ve şiddeti dilediği gibi meşrulaştırma hakkını elinde tutar.86
Devletin iradesini ilahi bir tarzda icra edebilen en yüce otorite olarak tasavvur edilmesi, modern ulus-devletin doğasındaki şiddet eğilimiyle birleştiğinde, önemli sorunlar doğurmaktadır. Bu durum, özellikle Müslüman dünyasında derin ve tartışmalı açmazlar ortaya çıkarmaktadır.
Modernitenin siyasi ve toplumsal dokuda yarattığı kaygıya bir yanıt olarak, Avrupa ulusları, Avrupa Birliği (AB) ve diğer ulus ötesi işbirlikleri aracılığıyla ortak bir eidos (öz bilinci) temelinde kolektif bir Avrupa kimliği oluşturma deneyimine girişmiştir. Hâlbuki, Müslüman dünyasında siyasi birlik üzerine yapılan tartışmalar haksız bir şekilde Ortaçağ teokrasisine dönüş çağrısı olarak görülmektedir. Hilafetin tarihsel bir olguya indirgenmesine ve ulus-devlet modelinin insanlığın medeniyet yolundaki doğrusal ilerleyişinin zirvesi olarak içselleştirilmesine rağmen, Müslüman dünyasında siyasi birlik için yeni ufuklar tahayyül edilmeye devam etmektedir. Post-kolonyal dönemin çalkantılı siyasi düzenine bir tepki olarak, alternatif siyasi teoriler ve ulus-devlet eleştirileri giderek daha fazla gündeme gelmektedir.
20. yüzyıl İslamcı düşünürleri arasında yer alan Ebû’l-Alâ el-Mevdûdî ve Seyyid Kutub, sömürge sonrası Müslüman ulus-devletlerinin karşı karşıya kaldığı siyasi ve kültürel krize yanıt olarak, siyasal yönetime açıkça teolojik bir yaklaşımı savunmuşlardır.87Öte yandan, Mısırlı düşünür Ali Abdürrazık, hilafetin İslam’da dini bir değeri olmadığını ve dolayısıyla onu tesis etmenin dini bir vecibe teşkil etmediğini öne sürmüştür.88Bu tartışmalar ilahiyat alanında büyük önem taşısa da benim niyetim, hilafet tartışmalarını akidevi sınırlar ötesine taşıyıp ümmetin hafıza ve tahayyülünde yer edinen hilafetin nasıl suç haline getirildiğini ve getirilmeye de devam edildiğini göstermektir.
Ovamir Anjum’un, hilafeti, tüm Müslümanların mekânsal sürekliliğini veya birliğini temsil eden bir ümmet hafızası olarak kavramsallaştırmasına dayanarak89ben de hilafeti Müslüman dünyasında potansiyel bir siyasi yapı olarak hatırlama ve hatta hayal etme eyleminin kriminalize edildiğini ve edilmeye devam ettiğini savunuyorum. Bu makale, konuya dair çeşitli önemli görüşleri sentezleyerek ve kendi analizimi de katarak, hilafetin kaldırılmasından sonraki iki farklı dönemi inceleyecektir: 1924’te Türkiye Cumhuriyeti’nin yükselişi sırasında hilafetin kaldırılmasına giden süreç ve 11 Eylül sonrası dönemde terörle mücadele söylemi kisvesi altında Müslüman kimliğinin amansız bir şekilde güvenlik sorunu haline getirilmesi süreci. Bu iki dönemi inceleyen bu makale, Brian Massumi’nin “öngörülen korku” (anticipatory fear) kavramını kullanarak bu kavramın modern ulus-devletin hegemonik karakterine zıt her tür önemli meydan okumayı — bizim örneğimizde İslam’ı — bastırarak bir kriminalizasyon mekanizması olarak kullanıldığını gösterecektir. 90Bu iki dönem, hilafeti hatırlamanın, hayal etmenin ya da yeniden formüle etmenin suç teşkil ettiği ortak siyasi ve sosyal ortamlardır. Ayrıca, her iki dönemde de hilafetin değişmez, tekdüze bir yapı olarak tasvir edilmesi şeklindeki örtük oryantalist bakış açısı, bu kavramı esir almış ve kendisini geleceğe aktarma imkânını ortadan kaldırmıştır.91Bu iki dönem arasındaki ortaklıktan hareketle, bu makale ayrıca şu soruyu da sormaktadır: Mevcut küresel ortamda bu ümmetçi hafızayı hatırlamak ve anlatmak, Müslüman dünyasında mekânsal, sosyal, siyasi ve kültürel ağların örgütlenmesi açısından neden hayati önemdedir? Bu mesele, ümmetin gelecekteki toplumsal ve siyasi yapılanmalarını şekillendirmek için temel bir sorunsal olarak ele alınmaktadır.
Bu makalenin temel analizine geçmeden önce, ulus-devlet modelinin Müslüman dünyasında neden ahlaki bir çıkmaz yarattığına kısaca bakmak gerekir. Bu, hilafetin ve Müslüman hayal gücünün son yüzyılda neden amansız bir kriminalizasyona maruz kaldığını anlamak için de önemli bir zemin sunacaktır.
Çıkmaz
René Guénon, Modern Dünyanın Krizi (The Crisis of the Modern World) adlı eserinde, “Batılılar insanlığın yalnızca tek bir türü olduğunu ve farklı gelişim aşamalarındaki tek bir ‘medeniyet’ bulunduğunu hayal etmeye devam ettikleri sürece, karşılıklı bir anlayışın oluşması mümkün olmayacaktır.” der.92Bu ifade, söz konusu krizi mükemmel bir şekilde özetler. [Modern] ulus-devlet ve onun uzantısı olan günümüzdeki hâliyle modernite projesi, küreselleştirilmiş bir Avrupa tecrübesinin ifadesidir. Devletin kökenlerine dair birden çok teori olsa da zorlayıcı teoriler daha inandırıcı bulunmuştur.93Bu nedenle Max Weber’in modern devleti “belirli bir toprak parçası üzerinde fiziksel güç kullanımının meşru tekeline (başarıyla) sahip çıkan insan topluluğu” olarak tanımlayan ünlü yorumu, akademik ve popüler söylemde geniş kabul görmüştür.94Devletlerin toprak üzerindeki egemenliği ilk kez, kanlı Otuz Yıl Savaşları’nın ardından ve sonrasında da Vestfalya Antlaşması’yla 17. yüzyılda resmen tanınmıştır.. Pek çok siyaset teorisyenine göre bu tarihi olay, ulus-devletin doğuşunu temsil eder.95
Charles Tilly, War Making and State Making as Organized Crime (Organize Suç Olarak Savaş Çıkarma ve Devlet Kurma) adlı makalesinde bu zorlayıcı güç kavramını irdeler. Belirli bir toprak parçası üzerinde hem iç hem dış düşmanları şiddet kullanarak bertaraf etme işlemi ve bu toprakların kaynaklarının zorla sömürülmesinin “Avrupa’nın her büyük bölgesinde kendine özgü bir devlet aygıtının geliştiği” sosyoekonomik ağların oluşumuna yol açtığını belirtir.96Ayrıca toplumun belirli kesimlerinden gelen direniş tehdidinin artması, iktidar sahiplerinin “hak güvenceleri, temsili kurumlar ve temyiz mahkemeleri” gibi tavizler vermesine zemin hazırlamıştır.97Böylece Avrupa’nın tarihsel sürecine özgü bir seyir izleyen devlet inşa projesi, geniş çaplı savaşlar ve çatışmalar yoluyla sürekli dönüşerek Avrupa devlet sistemlerinin oluşumuna ve örgütlenmesine zemin hazırlamıştır. 98
Gelecek üç yüzyıl boyunca ulus-devletin felsefi ilke ve pratikleri Avrupa’da ve dünya genelinde kök salmıştır. Dolayısıyla ulus-devlet modeli, köklerini hususen Avrupa tarihinden alan politik bir oluşumdur. Oysa Avrupa’nın aksine İslam dünyasında ulus-devletlerin ortaya çıkışı doğal bir sürecin ürünü olmaktan uzaktır. Nader Hashemi’nin vurguladığı üzere Avrupa’yı yıkıp geçen Din Savaşları, o dönemde dine karşı entelektüel ve ahlaki bir hayal kırıklığını ateşlemiş, bu da John Locke gibi Aydınlanma düşünürlerini dine dair yeni teoriler üretmeye itmiştir. Dini çoğulculuk meselesi, Avrupa toplumunun dokusunu parçalama tehdidi taşıyan kriz noktasına ulaşmıştı.99Hashemi’nin isabetle belirttiği gibi, Avrupa toplumunun dinle kurduğu ilişkinin niteliği, dini hoşgörü konusundaki tarihsel tecrübesi üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Avrupa örneğinde ise bu durum, dini hoşgörüsüzlük şeklinde tezahür etmiştir. Yaklaşan bu büyük krizden, savaşlarla yıpranmış bir toplum için umut vadeden bir çözüm olarak Batı sekülerizminin kökenleri doğmuştur.100
Buna karşılık Müslüman toplumlar, dini çoğulculuk konusunda oldukça hoşgörülü bir tarihe sahiptir ve bu yüzden erken modern Avrupa siyasi tarihini şekillendiren savaşlar ve entelektüel çekişmeler içine sürüklenmemiştir.101Nitekim Hashemi’nin savunduğu üzere, toplum içindeki dinî dinamik yalnızca tartışmasız bir konumda olmakla kalmıyor, aynı zamanda toplumsal uyumu ve istikrarı inşa eden; iktidarın suistimalini önleyen bir denetim mekanizmasının da temel unsurlarından birini oluşturuyordu..102 Sonuç olarak, Müslüman dünyada sekülerizm meselesi oldukça tartışmalı bir konu haline gelmiş ve sözde evrenselliğini destekleyecek sağlam bir zeminden büyük ölçüde yoksun kalmıştır. Bu durum Josep Kaminski’nin Islam, Liberalism, and Ontology: A Critical Re-evaluation eserinde gayet güzel ifade edilmiştir:
Aksine, Müslümanların tecrübesine göre sekülerizm, önce sömürgeci ve emperyal güçler sonra da sömürge sonrası gücü ele geçiren yerel elitler tarafından dışarıdan dayatılan yabancı bir ideoloji olarak algılanmıştır. Müslüman dünyasında sekülerizm, pratikte de birçok kimsenin zihninde ilerleme ve özgürleşme ile hiç ilişkilendirilmemiştir.103
19. yüzyılda Avrupa sömürgeciliği yoluyla modern öncesi İslami yönetim biçimleri “yapısal olarak ortadan kaldırıldı” ve “modern devlet tarafından sivil hukuk için malzeme sağlamaya indirgendi.”104Sömürgecilik projesinin esas amacı yalnızca toprakların ve halkların maddi sömürüsünden ibaret değildi; aynı zamanda toplumun siyasal, hukuki ve kültürel dokusunun sistemli bir biçimde yeniden tasarlanmasını da hedefliyordu. Sömürgecilerin izinden giden sömürge sonrası milliyetçi otokratlar ise, şeriat ve İslam’a bağlılık ifadeleri kullanmalarına rağmen sömürgecilik projesini seleflerinden çok daha güçlü bir şekilde devam ettirmişlerdir.105İslam dünyasında ulus-devleti temelde uyumsuz kılan şey politik ve ahlaki olduğu kadar ontolojik de bir meseledir. Ulus-devletin ortaya çıktığı koşullar, kökenlerinden ve temel özelliklerinden ayrı düşünülemez. Ulus-devlet, siyasi ve ideolojik olarak egemen olduğu belirli bir tarihsel ethos taşır ve bu, ona kendi toprakları üzerinde mutlak otorite tanır.106Bu bağlamda Carl Schmitt’in yorumu belki de en iyi bilinenidir:
“Modern devlet teorisinin tüm önemli kavramları, sekülerleşmiş teolojik kavramlardır. Bu durum yalnızca bu kavramların tarihsel gelişim süreçlerinden kaynaklanmaz. Tarihsel süreçte, örneğin her şeye kadir Tanrı kavramı, her şeye kadir yasa koyucu kavramına dönüştürülerek teolojiden devlet teorisine aktarılmıştır. Ancak mesele sadece tarihsel aktarım değildir; bu kavramlar aynı zamanda sistematik yapıları itibarıyla da teolojik kökenlerini yansıtmaktadır.”107
İslami yönetim sisteminin ontolojik temelleri “mevcut modern devletinkinden tamamen farklı ahlaki, hukuksal, siyasi, sosyal ve metafizik temellere” dayanır.108Bu nedenle, ulus-devlet modelini tüm diğer siyasi oluşumların yargılandığı bir standart olarak sunmak, özellikle tarihsel hilafet kurumunun ve günümüzde ona dair yeniden tahayyüllerin analizinde son derece yanıltıcıdır. Ayrıca, Müslüman dünyada herkesin boyun eğmesi gereken üstün bir egemen otorite kavramı mevcut değildi. Aynı şekilde, bireyler de kendilerini bu anlamda egemen varlıklar olarak görmüyorlardı. 109Her ne kadar bu konu bu makalenin kapsamı dışında olsa da, şu kadarını söylemek yeterlidir: Ulus-devlet modeli ile İslamî siyasi yaklaşım arasında egemenlik, otorite ve yönetim tasavvurlarında var olan böylesine açık yapısal farklılıklar göz ardı edilemez.
Osmanlı yönetiminin ilgasından bu yana hilafet sisteminin yeniden tesis edilmesi meselesi ele alınmış olsa da, Müslümanların hegemonik bir küresel sistem içinde birlik, siyasi meşruiyet ve öz yönetim mücadelesi günümüze kadar devam etmektedir. Oldukça tartışmalı ancak derinlemesine yanlış anlaşılan bir kavram olan hilafetin, günümüz Müslüman dünyasındaki siyasi potansiyeli ise çoğu zaman, IŞİD tarafından terimin dehşet verici ve sahte bir şekilde kullanılmasıyla gölgelenmektedir. Bu nedenle hilafet teriminin kullanımı bazı Müslümanlarda güçlü duygusal tepkilere yol açarken küresel siyasi tahayyülde de Ortaçağ barbarlığını akla getirmektedir. Hilafet fikrinin düştüğü bu durum, sözde eski bir siyasi yapının neden hâlâ Müslümanların bilinç dünyasında varlığını sürdürdüğünü eleştirel bir bakış açısıyla incelemeyi gerektirmektedir. Bir sonraki bölümde, hilafet kavramını ve onun İslam dünyasındaki ontolojik önemini ele alacağım.
Hilafet
Arapçada halifelik, insanlığın yaratılış süreciyle irtibatlandırılan bir terimdir. Kur’an’da ifade edildiği üzere Allah, Hz. Adem’i (a.s.) yarattığında ona ve soyundan geleceklere yeryüzünde Allah’ın halifeleri olma vazifesini yüklemiştir.110Daha dar bir siyasi bağlamda ise hilafet terimi, tüm Müslümanların en yüksek düzeydeki liderliğini ifade etmektedir.111Ancak yüzyıllar boyunca hilafet kavramı, Müslüman yöneticilerin yalnızca siyasi liderlik için değil, aynı zamanda teolojik meşruiyet için de rekabet etmeleriyle birlikte kapsamlı biçimde teorileştirilmiştir. Buna karşılık halife, hem Resulullah (s.a.v.) hem de Hulefa-i Raşidun’un (r.a.) hatırasına manevi bağlılığı temsil etmeye başlamıştır. Bu ikinci nokta, Müslümanlar için halifeliğin ontolojik değeri açısından son derece önemlidir. Recalling the Caliphate (Hilafeti Geri Çağırmak) adlı eserinde Salman Sayyid, İslam’ın Müslümanlara dünyada bir isim kazandırdığı ve onları tarih sahnesine taşıdığını ileri sürer. İsim verme eylemi, varlığa gelme eylemiyle eş zamanlı olduğundan,, İslam, Müslümanları tarihe sokan şeydir.112Dolayısıyla, eğer hilafetin ontolojik ve epistemolojik temelleri İslam’dan kaynaklanıyorsa, hilafetin ontolojik anlamı Müslüman kimliğinden ayrı düşünülemez.
Halifeliğin Resulullah (s.a.v.)’e olan manevi bağını irdeleyen Sayyid, A Fundamental Fear (Temel Bir Korku) adlı eserinde Peygamber (s.a.v.)’in ümmet için birleştirici bir merkez ve İslam’ın ana simgesi (signifier) olarak işlev gördüğünü belirtir. Onun vefatının ardından ise İslam, birlik fikrinin merkezi haline gelmiştir ve Peygamber’in (s.a.v.) halefleri olan halifeler, İslam’ın ana simgesi ve siyasi ve kültürel Müslüman kimliğinin merkezi temsilcileri olmuşlardır.113Bu, hilafetin tarihsel olarak ne olduğunu romantize eden bir yaklaşım değildir. Aksine halifelik, dönemin siyasi iklimine tâbi bir kurumdu. Sınırların değiştiği ve muhalif güçlerin ortaya çıktığı dönemlerde, kimi zaman siyasi otoritesi çok azdı ya da hiç yoktu. Ancak buna rağmen, hilafetin sembolik hükümranlığı süresince onun ilgasına ya da terkine yönelik herhangi bir çağrının ortaya çıkmamış olması son derece anlamlıdır. Bu sebeple İslam tarihinde halifeliğin kaldırılması ve ardından gelen hilafet sonrası dönem bugün Müslümanlar için tarihsel bir anlam taşımanın ötesinde göz ardı edilemeyecek ontolojik bir anlam da ifade eder.
Mona Hassan, Longing for the Lost Caliphate (Kayıp Hilafete Özlem) adlı kitabında, hilafetin anlatısal ve simgesel yönlerinin zaman ve mekân boyunca Müslümanların kolektif hafızasına nasıl dokunduğunu ortaya koyar:
Müslümanların ortak hafızasının bir aracı veya taşıyıcısı olan halifelik, dünyevi olan (toplumun dünyevi tarih anlatısı) ile nebevî olanı (toplumun söylemleri ve somutlaşmış uygulamalarından türetilen dini emirleri) birleştirmiştir. Dünyevi ya da seküler olan ile kutsal ya da metafizik olan, özellikle güçlü bir şekilde birleşerek halifeliğe, geniş toprakları ve hatta yüzyılları aşan derin kültürel bir yankı katmıştır… Halife ve onun hanedanının ortadan kaldırılması, İslam toplumunun, Hz. Muhammed ile ve onların ortak tarihiyle olan bağlantısının en önemli ve sembolik bağlardan birini koparmıştır.114
İslam dünyasında bu alternatif siyasi oluşum meselesi, sadece Müslüman birliği ve eylem gücü meselesi değildir. Aksine ümmet hafızasına dayalı bir siyasal oluşum fikrinin bizzat kendisi, zamanı, mekânı ve ulusçu sınırları aşan bir varoluş biçiminin bu dünyadaki derin bir ifadesidir. Bu ümmet-varoluşunun ifadesi, hilafet figüründe cisimleşir ve pek çok Müslümanın hilafet fikrine yönelik özleminin nedenini anlamada kilit bir rol oynar. Ovamir Anjum’un yerinde ifadesiyle, halifelik her zaman “tüm Müslümanların mekânsal sürekliliğini (ya da birliğini)” dolayısıyla da ümmetin hafızasını temsil etmiştir.115Müslümanlar bu süreklilik sayesinde Müslüman siyasi ve kültürel kimliğinin merkezi olarak halifelik hatırasına kendilerini bağlamış ve bağlamaya da devam etmektedir. Ümmetçi hafızanın bu ifadesi, ulusötesi yönelimi dolayısıyla, mevcut dünya düzeninin hegemonik yapısına ciddi bir meydan okuma teşkil etmektedir; zira modern ulus-devletin milliyetçilikle sınırlı ve kendini ilahlaştıran doğasına doğrudan karşı çıkan az sayıdaki ontolojik çerçeveden biri olarak var olur. İşte tam da bu çatışma noktası, halifelik ve bu hafızayı hatırlama eyleminin suç haline getirilmesinin önünü açmıştır.
Hâkim dünya düzeni, Müslüman dünyada alternatif bir siyasi modernitenin ortaya çıkışını engellemeye çalışmakla yetinmez. Esasında modern ulus-devletler, bu potansiyelin korkusundan kaynaklanan bir güç kullanımına kalkışırlar. Bu tehdidin gerçekleşip gerçekleşmemesi bu noktada önemli değildir. Tehdit olarak algılanan şeyin belirsiz bir potansiyel durumunda olması, buna karşı koymak için yeterli bir sebeptir. Brian Massumi’nin Ontopower: Wars, Powers, and the State of Perception (Ontogüç: Savaşlar, Güçler ve Algı Durumu) adlı kitabında tanımladığı şey tam da budur. Massumi’ye göre “gücün işleyen mantığı” olarak önleyici hamle(pre-emption) zamanımızın belirgin siyasi mantığı haline gelmiştir. Bu mantığı bu kadar güçlü yapan şey ise “bir ontolojiyi epistemolojiyle iç içe geçirerek, herhangi bir mevcut oluşumun etkisi altında olmaksızın, kendi kendini sürükleyen bir eğilim” oluşudur.116Diğer bir ifadeyle, bir zamanlar belli bir bilgi ile (epistemoloji) tanımlanan bir tehdit, artık öngörülen korku (bir ontoloji) ile tanımlanan ve yönlendirilen bir hâle dönüşmüştür. Massumi “korku, siyasi koşullanma için her zaman iyi bir gerekçe olmuştur” der 117; zira korku, devletlere, herhangi bir somut ihtiyaç duymaksızın ihtiyaten güç kullanma imkânı tanır.
İhtiyatlı güç kullanımının günümüzün işleyen mantığı olması noktasında Massumi’ye katılmakla beraber, bu mantığın unsurlarının Müslüman dünyasında tam olarak sömürge sonrası dönemden itibaren var olduğunu öne sürüyorum. Bu makalenin temel tezinin savunduğu üzere, bir sonraki bölüm, hilafetin ilgası ve ardından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden sürecin bir parçası olarak, 1920’lerden itibaren ümmetçi hilafet hafızasını hatırlama eyleminin öngörüsel korku korku (anticipatory fear) mekanizmasıyla nasıl suç haline getirildiğini ele alacaktır.. Ayrıca, zamanla, bu güç mantığının nasıl, 11 Eylül sonrası dönem boyunca, terörizmle mücadele planları kisvesi altında, Müslüman kimliğini güvenlik altına almak için karmaşık ve şüpheli bir sistemin oluşumuna yol açtığını tartışacağım. Bu 1924 ile 2001 yılları arasındaki dönemde meydana gelen hadiselerin, Müslüman kimliğinin suç unsuru haline getirilmesinde önemli bir rol oynamadığı anlamına gelmez. Ancak, bu makalenin kapsamı gereği, bu ara dönemin üzerinde durulmayacaktır.
1924’ten 11 Eylül sonrası döneme: Halifeliğin Suç Sayılması
Halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı topraklarının dağılmasına giden yıllar, İslam dünyasının yol ayrımına geldiği bir dönemdir. Modernite ve Aydınlanma’nın görünürdeki zaferi, Avrupa sömürgecilik hakimiyetinin genişlemesiyle bir araya gelince, Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgelerin sekülerleşmiş elitleri arasında İslam’ın merkeziliğini devlet ve toplumdan çıkaran bir gelecek hayali uyandırdı. Bu durum bilhassa yenilgiye uğramış Osmanlı halifeliğinin küllerinden doğan Türkiye Cumhuriyeti için geçerliydi. Türk laikliğinin Cumhuriyetin ilk yıllarındaki başarısı, Osmanlı toplumunun her alanına sinmiş olan ümmet hafızasını kaybetmek pahasına gerçekleşti. Siyasi tehdit, fırsatçılık ve muhalefetin bastırılması yoluyla Mustafa Kemal, siyasi kariyerinin son yıllarında, bu hafızayı suç haline getirmenin ve öngörüye dayalı korkuyu bir silah haline getirmenin, ulus inşa projesinde başarılı olmak için gerekli olduğunu ortaya koymuştur..
Mustafa Kemal, milli mücadele hareketinin lideri olarak Avrupalı sömürgeci güçlere karşı sağladığı başarının ardından eski Osmanlı yönetimine olan nefretini gizlemedi. Pozitivizm ve solidarizm (dayanışmacılık) gibi Aydınlanma fikirlerini merkeze alarak İslam’ı kamusal hayattan silecek bir laikleşme projesini başlattı.118Altı asır boyunca Allah adına yönetilen bir toplumda İslam’ın sahip olduğu gücün farkında olan Mustafa Kemal, bu ümmet hafızasının suça dönüştürülmesinin laiklik projesine karşı oluşturabileceği isyan ve muhalefeti hesap ederek hareket etti. Bunun anlamı, laik elitler tarafından devlet inşa etme projesinin önceliği kabul edilen ulusal bir dilde, milliyetçi bir İslam’ın yaratılmasıydı.119Diğer bir ifadeyle, dini pratikleri kutsayan ve kimin iyi, kimin kötü bir Müslüman olduğunu belirleyen, artık Tanrı değil devletti.
İslam’ın hatırasını kamusal hayattan silmek amacıyla Osmanlı toplumuna dayatılan reformlar arasında Mustafa Kemal’in ilk odaklandığı kurum, halifelikti. 30 Ekim 1922’de Millet Meclisi’nin başkanı olarak Mustafa Kemal ve milletvekilleri Osmanlı Hanedanı’nın tahttan indirilmesi için ilk taslak tekliflerini sundular. Saltanatın hilafetten ayrılmasını öngören bu öneri, halifenin dini ve siyasi otoritesini zayıflatmanın ilk adımıydı. Tüm muhalefeti susturma çabalarına rağmen bu teklif Kemalistlerle, saltanatın hilafetten ayrılamayacağını savunan şeriat komitesi arasında ateşli tartışmalara yol açtı. Devletin inşa gayretlerini haklılaştırmak için başta dini söylemleri kullanma çabasına rağmen, Mustafa Kemal kısa sürede siyasi gelenekleri bırakıp daha düşmanca bir tutuma girdi. Kürsüye çıktı, sanki bir kılıç taşıyormuş gibi elini salladı ve meşhur alim Hoca Mustafa Efendi’nin boynuna işaret ederek şöyle dedi:
“Hâkimiyet, saltanat, kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.… Bu bir emrivakidir.. Burada ictima edenler, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce muvafık olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir.”120
Bu meşhur sözler, hilafetin Osmanlı toplumu ve İslam dünyasının geleceğindeki haklı yerinin önemini savunan herkese karşı yürütülen sindirme politikasının sadece bir örneği idi. Saltanatın hilafetten ayrılması, Mustafa Kemal’in gücü konsolide etmek için kullandığı son derece oportünist bir hamleydi. Ölüm tehditlerinin yanı sıra “sorunlu” görülen ulemayı Millet Meclisi’nden tasfiye etme de bu yolda kullanılan yaygın stratejilerden biriydi.
Baskı ve sindirme stratejisine devam eden Mustafa Kemal, resmi İslami kurumların derhal feshedilmesini ve halifelik makamının otoritesini zayıflatmak için devlet kaynaklarının kesilmesini emretti.121
Daha da önemlisi, dönemin halifesi Sultan II. Abdülmecid’in (h. 1922-1924) kendisini Halife-i Resulullah olarak adlandırmasını yasakladı122 ve Cuma hutbelerinde halifeye yapılan duaları “millete ve cumhuriyete” dua edilmesi ile değiştirdi.123Hilafet kurumuna karşı bu derin düşmanlık, Müslüman kimliğini Peygamber (sav)’in hatırasına bağlayan ümmet hafızasının açıkça suç haline getirilmesini örneklemektedir. İslam’ı devlet otoritesinin altına alarak, İslami kurumları feshederek ve nihayetinde 1924’te hilafeti kaldıran Mustafa Kemal, İslam, Müslümanlar ve tarihleri arasındaki manevi ve mekânsal bağı koparmayı başarmıştır. Daha da önemlisi, İslam’ın Müslüman kimliği ve tahayyülü üzerindeki etkisi hilafet kurumuna odaklanmıştı. Dolayısıyla Cumhuriyetin laikleşme projesine yönelik bu tehdidi ortadan kaldırmak isteyen Mustafa Kemal gözlerini hilafetin kaldırılmasına dikmişti. Kanaatime göre Kemalist rejim sadece mevcut bir tehdidi bertaraf etmek değil, aynı zamanda gelecekteki bir potansiyeli de yok etmek için bir korku ontolojisi benimsemişti. Böylelikle laik Cumhuriyet, İslam dünyasının kendi hikayesini geleceğe aktarma potansiyeli taşıyan ve dolayısıyla laik rejimin ulusçuluk hedeflerini engelleyen bir hilafet korkusunun tanımladığı bir devlet haline geldi. Bu nedenle, bu öngörülen korku, hilafeti hayal etme, hatta hatırasını canlı tutma eylemini dahi suç haline getiren bir mekanizmaya dönüştü.
Bu suçlama stratejisinin her zaman açık bir şekilde yürütülmediğini belirtmekte fayda var. Halifenin otoritesini, meşruiyetini ve güvenilirliğini kökünden sarsma çabaları hilafetin kaldırılmasından çok önce başlamıştı. Sultan Vahdettin’in saltanatı döneminde (1918-1922) Nurullah Ardıç’ın belirttiği gibi, laik aydınlar Osmanlı halifeliğinin “İslam dışı” bir yapı olduğunu iddia etmek için İslami gerekçeleri kullandıkları bir “üst-anlatı stratejisi” (meta-discursive strategy) uyguladılar. Mustafa Kemal ve Millet Meclisi’nin laik düşünürleri tarihsel hilafetin şüpheli anlatıları ve hadislerin yeniden yorumlanması yoluyla baştaki halifeyi hem yolsuzluk ve despotlukla hem de “gerçek” halifelerin hatırasına karşı ihanet ile suçlamak için bu tür felsefi argümanlara sıkça başvurdular.124Ardıç’ın isabetli bir şekilde kavramsallaştırdığı üzere, seküleristler, siyasi-dini argümanlarını ve ideolojik konumlarını meşrulaştırmak için sıklıkla İslami ve milliyetçi retoriğin bir karışımına başvurmuşlardır.125Feyzi Bey’in anlattığı ilginç bir olay, seküler elitlerin siyasi çıkar için dini nasıl araçsallaştırmaya hazır olduğunu gözler önüne seriyor. Laik elitler, İslami yönetimin teolojik ve fıkhî ilkelerine atıfta bulunarak halifenin ‘yüce bir imam’ olmanın yanı sıra müçtehid yani İslam hukukunda bir otorite de olması gerektiğini öne sürüyorlardı.126Feyzi Bey’in aktardığına göre, Anadolu’daki dindar Müslümanlar, saltanat halifesinin artık bu nitelikleri taşımadığına ve bu nedenle onun adına kılınan Cuma namazlarının geçersiz olduğuna ikna olmuşlardı.127O dönemin sekülerist söyleminin derinlemesine analizi, bu makalenin kapsamı dışında kalmaktadır. Ancak bu tür anlatılar, İslam’ın kendisinin nasıl hem mevcut halifeyi meşrulaştırmak için hem de daha önemlisi, halifeliği ümmetin hafızasından koparmak için araçsallaştırıldığını gözler önüne sermektedir.
11 Eylül sonrası döneme ve Küresel Terörle Mücadele’ye hızlıca geldiğimizde, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında görülen önleyici mantığın ve öngörüye dayalı korkunun ilkel kullanımının, zamanla Müslüman kimliğinin ve tahayyülünün suçlaştırılması ve güvenlik altına alınması yönünde son derece sofistike bir sisteme evrildiği görülmektedir. Geçtiğimiz yıllarda Müslüman kimliği, devlet ve terörizmle mücadele üzerine birçok eser yazılmıştır. Pek çok akademisyenin hemfikir olduğu bir görüşe göre, Müslümanlar, İslam’ın “normal siyasi prosedürlerin dışında olağanüstü ve acil önlemler gerektiren bir varoluşsal tehdit olarak inşa edildiği” bir siyasi dönemde yollarını bulmaya çalışmaktadır.128Müslüman çoğunluklu ülkelerden gerçekleşen kitlesel göç ve “terörizm” gibi unsurlar, tespit edilmesi güç ve geleneksel savaş cepheleriyle sınırlı olmayan bir düşman korkusunu oluşturmak için yoğun bir şekilde kullanılmıştır. Massumi’nin de gösterdiği gibi, devlete yönelik tehdidin belirsiz ve potansiyel olması durumunda, “belirli olmayan bir tehditle mücadelenin en etkili yolu, onu aktif bir şekilde üretmeye katkıda bulunmaktır.129
Müslüman toplulukları küresel ölçekte birbirine bağlayan ortak noktalardan biri, dini dışavurumları bir tehdit olarak algılayan bir toplumda İslam’ın görünürlüğüdür. Avrupa örneğini ele alırsak, Fransa, İspanya ve İtalya’daki önde gelen siyasi figürler ve entelektüeller, İslam’ı Avrupa yaşam tarzını ele geçirip yok etmeyi amaçlayan şiddet yanlısı siyasi bir ideoloji olarak yansıtmaktadırlar.130Bu düşmanca tutum yalnızca kamu politikalarında ve medyada belirgin olmakla kalmayıp (ki bunlar, İslam’ı canavar gibi göstermede kilit rol oynamıştır), aynı zamanda kamusal yaşamın her alanına da sirayet etmiştir. Öyle ki, Müslüman kimliği ancak bir toplum tehdidi olarak tanımlandığı sürece var olabilmekte ve kendi varlığını bağımsız bir şekilde tanımlama yetisinden mahrum bırakılmaktadır. İslamofobik söylemin katıksız örneği olarak kabul edilen Fransa’da, 2020 yılında kabul edilen Ayrılıkçılıkla Mücadele Yasası, İslam’ın kamusal alanda ifade edilmesini bastırmak için hükümete geniş yetkiler tanımıştır. Yasanın kabul edilmesinin ardından geçen ilk iki yıl içinde, “İslamcılar” tarafından yönetildiği iddia edilen 1.030 kamu kuruluşu (cami, okul, kültürel ve sportif kuruluşlar, ya da halka açık mekanlar) denetim altına alınmıştır. 2021 yılı itibarıyla bu yasa kapsamında en az 37 cami, 4 okul ve 210 halka açık mekan kapatılmıştır.131
Tam olarak tanımlanamayan bu tehdit, Müslümanların siyasi birliği ve gücü meselesi gündeme geldiğinde, devlet güvenliği için daha da kaygı verici bir hâl almaktadır. Ümmetin dini ve siyasi ihtiyaçlarını temsil edecek alternatif bir siyasi varlık olmaması nedeniyle, Müslüman kimliği ve siyasi eylem gücü konusundaki tartışmalar çoğunlukla sosyal ve toplumsal alanlarda varlık gösterir. Kanaatime göre, Müslümanların siyasi gücü için alternatif bir modelin kavramsallaştırılması da dahil olmak üzere, Müslümanların birliği ve eylem gücü ile ilgili her tür ifade, hilafetin kaldırılmasından bu yana kriminalize edilmenin hedefi hâline gelmiştir. Müslümanların hilafeti ümmetin bir hafıza alanı olarak hatırlamaları ve bu hafızayı, bağımsız bir Müslüman siyaset aracı için bir gelecek hayal etmek amacıyla kullanmaları, devletler açısından İslam ve Müslümanlık ifadelerini ulusal güvenlik adına varoluşsal bir tehdit olarak görmeleri için yeterli bir gerekçe olmuştur. Ayrıca, bu tehdidi aktif bir şekilde üreten devlet, onu istediği şekilde tanımlama gücünü de elinde bulundurmaktadır. Müslüman kimliği ve eylem gücü üzerine yapılan tartışmalar, bu tanımın dışında kendi anlatılarını kurma özerkliğinden yoksun bırakılmaktadır. Bu nedenle, ümmetin hafızası olan halifelik ve dolayısıyla Müslüman hayal gücü dışarıdan tanımlanmakta, sınırlanmakta ve hatta kriminalize edilmektedir. Bunun acı bir örneği, ABD’nin üst düzey yetkililerinin Terörizmle Savaş’ın erken dönemlerinde sürekli olarak “Endonezya’dan İspanya’ya kadar uzanan ve Şeriat hukuku ile yönetilen bir İslami hilafet”ten bahsetmeleri ve hilafeti bilinçli bir şekilde korkulması gereken bir şey olarak sunmalarıdır.132
Yukarıda tartışılan her iki dönem de bir korku ontolojisi ile tanımlanır. Hem Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemi hem de Müslüman öznenin güvenlikçi bir şekilde ele alındığı 11 Eylül sonrası dönem, Müslümanların kendi kaderlerini ellerine aldıkları ve özneliklerini yeniden kazandıkları bir gelecek ihtimalinden duyulan korku ile şekillenir. Hilafeti ümmetin bir hafıza alanı olarak vurgulamamdaki amacım, yalnızca bu dönemlerde ümmetin hafızasının ve Müslüman öznelliğinin kriminalize edilmesini göstermek değil, aynı zamanda böyle bir kriminalizasyonun, hilafet teriminin hatırlanması, hayal edilmesi ve yeniden şekillendirilmesi üzerinde nasıl bir yeniden yapılandırma yarattığını sorgulamaktır. Yani, hilafetin, Müslüman düşünürlerin kaçmaya çalıştıkları çerçevelerin içinde hapsolmuş olabileceğini ortaya koymaktır. Başka bir deyişle, okuyucuya hilafeti hem tarihsel biçimiyle hem de çağdaş kavramlarla kendi algısına göre incelemesini öneriyorum. Bunu yaparken, yalnızca tarihte hilafet fikrini şekillendiren oryantalist sınırlarla karşılaşmakla kalmayacak, aynı zamanda ana akım politik hayal gücünün, Müslüman siyasi birliğine koyduğu potansiyel sınırlamaları da görecektir.
Yukarıda görüldüğü gibi, hilafet hatırasını kriminalize etme ve bastırma yönünde yoğun çabalara rağmen, bu hafıza, ümmetin zamana karşı direnme yeteneğini kanıtlamıştır. Şunu savunuyorum ki, Müslüman öznelliği ve eylem gücünün kriminalize edildiği sosyal alanlarda, ümmete ait hafızayı anmak ve anlatmak, hatırlamayı direnişe dönüştürebilir. Ayrıca, küreselleşmenin yerel ötesi (trans-lokalite) kavramını ortaya çıkarması ve bunun sonucunda trans-lokal bağlılıkların gelişmesi, ulus-devlete önemli bir meydan okuma oluşturmuştur.133 Ümmete ait bu hatıranın ve bunun tartışıldığı sosyal alanların yerelin ötesine taşması, Müslüman dünyasında tarihten ders alan, fakat tarihe hapsolmayan bir yönetim modeli ihtimalini kolaylaştırmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, hilafet kavramının kriminalize edilmesi, hilafete dair Müslüman hayal gücünün, ne kadarının Müslümanların kendi deneyimleri ve tarihleriyle ne kadarının ise onlar için inşa edilen bilgiyle şekillendiği sorusunu gündeme getirmektedir. Bu nedenle, hilafet kavramının oryantalize edilmiş, değişmeyen bir ortaçağ siyasi oluşumu olarak algılanış biçiminin ciddi şekilde yeniden değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum. Hilafet düşüncesi üzerindeki oryantalist etkiyi yıkmaya yönelik dışsal çabalar yeterli değildir. Kendi içimize dönmemiz ve halifeliğin, geleceğe kendi hikayesini aktaramayan, bizzat bizim oryantalize ettiğimiz algısını da kırmamız gerekir.
Ulus-devlet dışı aktörlerin giderek artan varlığı ve gücün yerel yönetim yapılarına yeniden dağıtılmasıyla, oryantalist hayal güçlerinden bağımsız bir hilafet modelinin, ulus-ötesi, hatta belki post-ulusal bir varlık olarak yeniden şekillendirilebileceği koşullar umut verici görünmektedir. Küresel bir dünya hükümeti için kozmopolit görüşlere karşılık olarak, popülizmin dünya çapında yükselmesi söz konusu olsa da, ben bunun dünyanın merkeziyetçilikten uzaklaşmasını engelleyebilecek kadar güçlü olduğuna inanmıyorum. Ulus-devletlerin artan ekonomik bağımlılığı, çok kutuplu bir dünya düzeninin ortaya çıkışı ve ulus ötesi (transnasyonal) ve çok uluslu şirketlerin ulus-devlet ekonomileri üzerinde yükselişi, ulus-devletin güç üzerindeki mutlak denetimini giderek daha geçersiz kılmaktadır.134Sonuç olarak, hilafetin ümmetin bir hafıza alanı olarak yeniden hayal edildiği bu sosyal alanlar, kolektif bir İslami ahlak temeline dayanan mekânsal, sosyal, politik ve kültürel ağların örgütlenmesi için verimli bir zemin sunmaktadır.
Sonuç
Günümüz dünya düzeninde, egemen ulus-devletlerin imparatorluklar gibi işlev gördüğü bir ortamda, ulus-devlet modelinin uzun vadeli sürdürülebilirliği, özellikle değişen koşullara uyum sağlama kapasitesi açısından sorgulanmaktadır. Dünya genelinde siyasi ve sivil toplumlarda ortaya çıkan derin çatlaklar, geleneksel devlet yönetiminin kapsamlı bir şekilde yeniden gözden geçirilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu makale, kapsamlı olmasa da, halifeliğin -hem bir hafıza hem de Müslüman dünyasında potansiyel bir siyasi yapı olarak- nasıl kriminalize edildiğini ve edilmeye devam ettiğini incelemektedir. Bu, iki önemli dönemin karşılaştırmalı bir analizi üzerinden açıklanmaktadır: birincisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında halifeliğin kaldırıldığı dönem, ikincisi ise “radikal İslam” ile mücadele bahanesiyle Müslüman kimliğinin yoğun bir şekilde güvenlikçi bir yaklaşımla ele alındığı ve terörle mücadele önlemlerinin uygulandığı 11 Eylül sonrası dönemdir.
Her iki dönemi incelerken, bu makale Brian Massumi’nin “öngörülen korku” (anticipatory fear) kavramını kullanarak, bunun nasıl bir kriminalizasyon aracı olarak işlev gördüğünü ve modern ulus-devletin egemen yapısına yönelik belli başlı tehditleri –bu bağlamda İslam’ı– bastırdığını göstermektedir. Ayrıca, ulus-devlet modelinin Müslüman dünyasında karşı karşıya olduğu ahlaki ve siyasi ikilemlere dair genel bir bakış sunarak, halifeliğin Müslüman kimliği açısından ontolojik önemini vurgulamaktadır. Sonuç olarak, halifeliğin ümmetin hafızasının bir sembolü olarak kriminalize edildiği alanların, hatırlama eylemini bir direniş eylemine dönüştürme potansiyeli taşıdığını savunuyorum. Müslüman siyasi öznelliği için bir gelecek tahayyül edebilmek adına, Müslüman dünyasında halifelik modeline dair yeni kavramsallaştırmalar yapılırken, kolektif Müslüman hayal gücünün oryantalist çerçevelerden arındırılması gerekmektedir.
Baskın ruhu dolayısıyla ulus-devlet modeli, yalnızca çağımızın birincil siyasi yapısı olarak yerini almakla kalmamış, aynı zamanda düşünen varlıklar olarak hayal gücümüzü de ele geçirmiştir. Ancak bu mutlak kontrol, entelektüel cesaret ve keskin bir vizyon sayesinde ortadan kaldırılabilir. Bu, mevcut sosyo-politik bağlamımızın karmaşıklığını basitleştirmek ya da bugün Müslüman dünyası için alternatif bir yönetim modelinin nasıl olabileceğine dair toz pembe bir tablo sunmak anlamına gelmez. Fakat, hayal gücü ile yönetilen bir dünyada bunun önemini göz ardı edemeyeceğimizi öne sürüyorum. Tarih bize gösteriyor ki, güç yapılarının yaratılması da dahil olmak üzere, dünya inşa eylemi “ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, asla kalıcı değildir; er ya da geç bu yapılar değişir, dönüşür veya tamamen ortadan kaybolur.”13519. ve 20. yüzyılın sarsıcı olaylarının etkisi hâlâ hissedilirken ve siyasi ve felsefi belirsizlikler Müslüman dünyasını kuşatmaya devam ederken, filozof-şair Muhammed İkbal’in şu sözlerini hatırlamakta fayda var: Dünya “hareketten yoksun, değişimden uzak, durağan bir yer, bitmiş bir bina değildir.” Aksine, “varlığının ta derinlerinde belki de yeni bir doğumun hayalini barındırmaktadır.”136
Önerilen atıf:
Ilham Ibrahim, “Criminalizing the Caliphate: Transforming Remembrance into Resistance,” Ummatics, 2 Eylül 2024, https://ummatics.org/papers/criminalizing-the-caliphate

Ilham Ibrahim
İlham İbrahim, İstanbul İbn Haldun Üniversitesi'nde sosyoloji alanında yüksek lisans öğrencisidir. Araştırma alanları arasında din sosyolojisi ve sekülerizm, devlet etnografyası ve İslam antropolojisi yer almaktadır. Yüksek lisans tezi, Somali'nin sömürge sonrası sosyalist dönemlerindeki dini ve laik reformlara odaklanmıştır.
Notes
- Wael Hallaq, The Impossible State: Islam, Politics, and Modernity’s Moral Predicament (New York: Columbia University Press, 2013), 26.
- Hallaq, The Impossible State, 34.
- Charles Tilly, “War Making and State Making as Organized Crime,” in Bringing the State Back In, eds. Peter Evans, Dietrich Rueschemeyer, and Theda Skocpol (Cambridge: Cambridge University Press, 1985), 171–172.
- Hallaq, The Impossible State, 30.
- Irfan Ahmad, “Genealogy of the Islamic State: Reflections on Maududi’s Political Thought and Islamism,” Journal of the Royal Anthropological Institute 15 (2009): S146.
- Virgemarie A. Salazar, “The Caliphate in the Era of Nation-States,” FSI Insights 1, no. 6 (2014): 1.
- Ovamir Anjum, “Who Wants the Caliphate?” Yaqeen Institute, 31 Ekim 2019, https://yaqeeninstitute.org/read/paper/who-wants-the-caliphate, 21.
- Brian Massumi, Ontopower: Wars, Powers, and the State of Perception (Durham: Duke University Press, 2015).
- Salman Sayyid, Recalling the Caliphate: Decolonization and World Order (London: C. Hurst & Co, 2014).
- René Guénon, The Crisis of the Modern World (London: Luzac and Company, 1942), 10.
- Robert Carneiro, “A Theory of the Origins of the State,” Science 169, no. 3947 (1970): 734. Carneiro bifurcates “serious theories of state origin”—where a “state” is defined as an autonomous political unit encompassing multiple communities—into voluntaristic and coercive. Voluntaristic theories hold that the state arose with people from one village or community voluntarily giving up their individual sovereignties to unite with other communities given various advantages of so doing. Coercive theories posit that the state arose through force, commonly war and conquest, rather than any enlightened self-interest. Carneiro, “devletin kökenine dair dikkate değer teorileri”—burada “devlet”ten kasıt birden fazla topluluğu kapsayan özerk bir siyasi birimdir—ikiye ayırır: gönüllülük temelli (voluntarist) ve zorlayıcı (coercive) teoriler. Gönüllülük temelli teorilere göre devlet, bir köy ya da topluluktan insanların, çeşitli avantajları göz önünde bulundurarak, kendi egemenliklerinden gönüllü olarak vazgeçip diğer topluluklarla birleşmeleri yoluyla ortaya çıkmıştır. Zorlayıcı teoriler ise, devletin herhangi bir bilinçli öz fayda arayışından değil, çoğunlukla savaş ve fetih gibi zorlayıcı yollarla, yani güç kullanılarak ortaya çıktığını öne sürer..
- Max Weber, “Politics as Vocation,” From Max Weber: Essays in Sociology, ter. ve ed. H. H. Gerth and C. Wright Mills (London: Oxford University Press, 1964), 78.
- Melvin Vaughan, “After Westphalia, Whither the Nation State, its People and its Governmental Institutions?” (The International Studies Association Asya-Pasifik Bölgesel Konferansı’nda sunulmuştur, The University of Queensland, 29 Eylül 2011), 6.
- Tilly, “War Making and State Making as Organized Crime,” 183.
- Tilly, “War Making,” 184.
- Tilly, “War Making,” 185.
- Nader Hashemi, “Rethinking Religion and Political Legitimacy across the Islam-West Divide,” Philosophy and Social Criticism 40, no. 4–5 (2014): 443. 1
- Charles Taylor, “Modes of Secularism,”, Secularism and its Critics, ed. Rajeev Bhargava (New Delhi: Oxford University Press, 1998), 32. Sekülerizmin bu standart köken anlatısına dair önemli bir eleştirel değerlendirme için bkz. William Cavanaugh, The Myth of Religious Violence: Secular Ideology and the Roots of Modern Conflict (New York: Oxford University Press, 2009). 19 Hashemi, “Rethinking Religion and Political Legitimacy,” 443.
- Nader Hashemi, “Rethinking Religion and Political Legitimacy across the Islam-West Divide,” Philosophy and Social Criticism 40, no. 4–5 (2014): 443. 1
- Hashemi, “Rethinking Religion and Political Legitimacy,” 444.
- Joseph Kaminski, Islam, Liberalism and Ontology: A Critical Re-evaluation (New York: Routledge, 2021), 186.
- Hallaq, The Impossible State, 4.
- Hallaq, The Impossible State, 2.
- Colin Hay and Michael Lister, “Introduction: Theories of the State,” The State: Theories and Issues, eds. Colin Hay, Michael Lister, and David Marsh (Basingstoke and New York: Palgrave Macmillan, 2006), 5.
- Carl Schmitt, “Political Theology”, Political Theology: Four Chapters on the Concept of Sovereignty (Massachusetts: The MIT Press, 1985), 36.
- Hallaq, The Impossible State, 49.
- Talal Asad, Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity (Stanford: Stanford University Press, 2003), 179.
- Kur’an [2:30].
- Ovamir Anjum, “Who Wants the Caliphate?” 19
- Sayyid, Recalling the Caliphate, 2.
- S. Sayyid, A Fundamental Fear: Eurocentrism and the Emergence of Islamism (New York: Zed Books Ltd, 1997), 53–57.
- Mona Hassan, Longing for the Lost Caliphate: A Transregional History (Princeton: Princeton University Press, 2016), 31–33.
- Anjum, “Who Wants the Caliphate?” 21.
- Brian Massumi, Ontopower: Wars, Powers, and the State of Perception, 5.
- Massumi, Ontopower, 13.
- Tolga Köker, “The Establishment of Kemalist Secularism in Turkey,” Middle East Law and Governance 2, no. 1 (2010): 20.
- Umit Azak, Islam and Secularism in Turkey: Kemalism, Religion, and the Nation State (London: I.B. Tauris & Co Ltd, 2010), 49.
- Köker, “The Establishment of Kemalist Secularism in Turkey,” 24.
- Köker, “The Establishment of Kemalist Secularism in Turkey,” 28.
- Sayyid, A Fundamental Fear, 58.
- Azak, Islam and Secularism in Turkey, 51.
- Nurullah Ardıç, Islam and the Politics of Secularism: The Caliphate and Middle Eastern Modernization in the Early 20th Century (Abingdon: Routledge, 2012), 288.
- Ardıç, Islam and the Politics of Secularism, 242.
- Ardıç, Islam and the Politics of Secularism, 270
- Ardıç, Islam and the Politics of Secularism, 259.
- Jocelyne Cesari, “Securitization of Islam in Europe,” Die Welts des Islams 52, no. 3/4 (2012): 430.
- Brian Massumi, Ontopower, 12.
- Cesari, “Securitization of Islam in Europe,” 434–435.
- Rayan Freschi, “OPINION: How France’s Anti-Separatism Law Fits into Wider Islamophobic Persecution,” Anadolu Ajansı, 24 Temmuz 2021, https://www.aa.com.tr/en/analysis/opinion-how-frances-anti-separatism-lawfits-into-wider-islamophobic-persecution/2313118.
- Elisabeth Bumiller, “White House Letter: Watchword of the day – Beware the caliphate,” The New York Times, 11 Aralık 2005, https://www.nytimes.com/2005/12/11/world/americas/white-house-letter-watchword-ofthe-day-beware-the-caliphate.html
- Arjun Appadurai, “Sovereignty with Territoriality: Notes for a Postnational Geography,” The Geography of Identity, ed. Patricia Yaeger (Ann Arbor: The Michigan Press, 1996), 42.
- Vaughan, “After Westphalia,” 17.
- Vaughan, “After Westphalia,” 17.
- Muhammad Iqbal, The Reconstruction of Religious Thought in Islam (Stanford: Stanford University Press, 2013), 8.
Telafisi Olmayan Başarısızlık: Modern Ulus-Devletin Ümmet Birliğini Geçersiz Kılan Bir Unsur Olarak Rolü
1. Giriş
2010’ların başları, mevcut ulus-devlet modeli içinde topluluk merkezli ve organik bir İslami yönetimin, İslam dünyasında hayata geçirilebileceğine inanan bizler için umut dolu bir dönemdi. Yıllarca süren tam bir umutsuzluğun ardından, nihayet yeni ve heyecan verici bir şeye kapı aralanabileceği görülüyordu. Aralık 2011’de bir BBC muhabiri tarafından röportaj yapılan 22 yaşındaki Mısırlı öğrenci Ahmed Raafat Amin, o dönemin popüler duygusunu çok güzel bir şekilde özetlemişti: ‘Kahire’deki protestoların odak noktası olan Tahrir Meydanı adeta bir cennetti. Mısır’ın nasıl olmasını isterseniz aynen öyleydi. Geçmişte sadece kişisel hayallerime odaklanırdım ama şimdi hepimizin paylaştığı ulusal bir hayale odaklanıyorum.’101Benim doktora tezim, o yıl başlayan Arap Baharı’ndan ilham aldı. Tunus’ta Mohamed Bouazizi’nin meşhur kendini ateşe vermesi olayının hemen ardından, rahmetli tez danışmanım Mike Weinstein ile projem hakkında yaptığım uzun konuşmayı hiç unutmuyorum. Yaklaşık bir saatlik yararlı bir diyaloğun ardından Mike, kendi tabiriyle, projeme ‘tam destek verdi’ ve bana İslami bir yönetim modeli sunmak için doğru zamanın geldiğini ve daha fazla beklememem gerektiğini söyledi.
Tezin tamamlanması üç yıl sürdü ve üzerinden üç yıl daha geçtikten sonra bu tez, Khaled Abou El Fadl’ın Palgrave’deki serisi içerisinde, The Contemporary Islamic Governed State: A Reconceptualization(İslam’la Yönetilen Çağdaş Devlet: Yeniden Kavramsallaştırma) başlığıyla ilk kitabıma dönüştü.135Kitap, İslam’la yönetilen çağdaş bir devletin işleyişine dair, gerçekçi ve siyaset bilimi temelli normatif bir çerçeve sunmayı amaçlıyordu. Daha genellemeci ve teolojik açıdan tartışmalı olan “İslam devleti” anlayışına karşı, uygulanabilir bir alternatif olarak “İslamî yönetime söylemsel bir yaklaşım” adını verdiğim bir yöntemi öneriyordu. Giriş bölümünde daha özel ve yerele özgü teoriler ve nihayetinde belirli politika ve programlara geçmeden önce bu yaklaşımın tutarlı bazı aksiyomlar ya da “yol göstericiler” sunması gerektiğini belirtiyordum.137Kitabın temel tonunu, çoğu Sünni’nin “geleneksel İslam düşüncesinin ana akımı” olarak tanımlayacağı eser ve fikirler oluşturuyordu. “Reformist” düşünürlere yapılan atıflar ise, benim “geleneksel çizgide” şeklinde kavramsallaştırdığım İslamî yönetim anlayışıyla hâlâ uyumlu olabilecek yönleri öne çıkaracak biçimdeydi.
Fakat kitabım 2017’de nihayet baskıya girdiğinde, bazı şüphelerim oluşmaya başlamıştı. Son taslakla ilk baskı arasında geçen o zorlu dokuz aylık bekleyiş sırasında fark ettim ki, belki de tezim ve ardından gelen kitabım, modern tarihin çok özel bir döneminde, oldukça kısa bir fırsat kapısı içerisinde tasarlanmıştı ve bu kapı artık kapanmıştı. 2017’ye gelindiğinde, Arap Baharı tam anlamıyla bir Arap Kâbusu’na dönüşmüştü. Mısır’ın demokratik yollarla seçilmiş ilk lideri Muhammed Mursi hapisteydi ve yerine Hüsnü Mübarek’ten bile daha acımasız bir askeri diktatör geçmişti; Libya ve Yemen alevler içindeydi ve şiddetin ne zaman son bulacağına dair bir işaret yoktu; Suriye’deki çeşitli muhalif gruplar mafyavari ittifaklara dönüşmüş, birbirleriyle çatışırken, İran ve Rusya desteğiyle Beşar Esad iktidarını sağlamlaştırmıştı ve en korkunç olan da, önceki dört yıl boyunca IŞİD, Müslümanları hayvan boğazlar gibi boğazlıyor ve onları kendine boyun eğdiriyordu. Bunlar, kesinlikle sözde Arap Baharı’nın vaat ettiği şey değildi.
Geriye dönüp baktığımda, hissettiğim şey derin bir hüzün ve hayal kırıklığıydı. Bunun sebebi, doğrudan “yanılmış” olmam değil, zira kitapta vurgulanan bürokratik güç ve kapsayıcı ve katılımcı siyasetin önemi gibi temel noktaların hâlâ geçerli olduğuna inanıyorum. Ancak beni asıl üzen, Arap Baharı’na ve mevcut ulus-devlet modeli içerisinde İslam’la yönetilen başarılı bir devletin hayata geçebilme ihtimaline fazlasıyla güvenmiş, bu konuda aşırı saf davranmış olmamdı. Kitap, İslam’la yönetilen bir devletin mevcut ulus-devlet modeli içinde gerçekleşebileceği yönündeki soyut ihtimali, araştırılmaya bile gerek duyulmayan bir önkabul olarak ele almıştı.
Ancak öte yandan, kim böylesine aşırı ulusötesi ihanetleri öngörebilirdi ki? Üstelik bunların çoğunun Müslümanlar tarafından gerçekleştirileceğini kim öngerebilirdi? Kim Mısır’da demokratik yollarla seçilmiş Mursî yönetimine karşı sergilenen ihaneti ya da Suriye, Yemen ve Libya’daki despot rejimlere karşı yürütülen asil direnişlerin sonunda içine düşeceği felaketi; bugün her biri aşiretçilik, mezhepçilik ve tarafların tümünden gelen vahşetle lekelenmiş bu mücadelelerin böyle bir hâl alacağını öngörebilirdi? Kim tahmin edebilirdi ki Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, bu kadar net bir şekilde Donald Trump ve İsrail’in safında yer alarak, din kardeşlerinin özgürlük taleplerine bu denli karşı duracaklar? Muhtemelen, 2011’de en karamsar gözlemciler bile, Arap Baharı’nın üzerinden bir on yıl geçtikten sonra Arap devletleri arasında oluşacak yegâne birlikteliğin, laikleşme ve Amerika öncülüğündeki İsrail’le normalleşme çabalarına destek olacağını düşünemezdi.
Bu makale, modern ulus-devletin, Müslüman dünyanın büyük bölümünde yapısal nedenlerle mutlak bir başarısızlık olduğunu ve sosyo-politik ve ekonomik birlikteliğin merkezine İslam’ı yerleştirmek isteyen Müslümanlar için ulus-devletin kalıcı bir çözüm olamayacağını savunacaktır. Makale, bu noktaya nasıl gelindiğini daha ayrıntılı biçimde inceleyecek; ulus-devlet modelinin büyük ölçüde sorumlusu olduğu kurumsal, ekonomik, jeopolitik ve fikrî başarısızlıklardan bazılarını açıklayacaktır. Müslümanların ümmetçi iradeyi yeniden kazanabilmeleri için artık kalıplarının dışına çıkma vakti gelmiştir. Bu da öncelikle, ulus-devletin Müslümanlar için aslında telafi edilemez bir hata olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Ve bu gerçek kabul edildikten sonra, mevcut ulus-devlet modelinin sınırlarının ve beraberinde getirdiği yüklerin ötesine geçecek bambaşka yolları teorize etmek ve nihayetinde bu yolları inşa etmek gerekir.
2. Ümmetin Parçalanmasının Kaynağı olarak Modern Ulus-Devlet
Müslümanlar için önerdiği çıkış yolu nihayetinde ümmetçi düşünceyi doğrudan temsil etmese de, Jonathan Laurence’ın Coping with Defeat (Yenilgiyle Başa Çıkmak) adlı eseri, ümmetçilikle ilgilenenler için son derece önemli bir çalışmadır.138Kitabın başlığı olan Coping with Defeat, yazarın genel yaklaşımını da ele verir:Müslümanların izlemesi gerektiğini düşündüğü yol, esasen yenilgiyi kabul etmek ve modern ulus-devletin gereklerine, Katolik Kilisesi’nin kendi tarihsel dönüşümünde yaptığına benzer şekilde uyum sağlamaktır. Laurence, Müslüman çoğunluğa sahip ulus-devletlerin “yumuşak restorasyon” (soft restoration) olarak adlandırılabilecek bir sürece girmesi gerektiğini savunur. Bu, bir tür “İslamî bütünleşmecilik” (Islamic integralism) olarak da görülebilir ve bu süreçte mevcut Müslüman çoğunluğa sahip devletler içerisinde yerel İslami kurumlara daha fazla özerklik tanınmasını önerir:
Devletlerin yumuşak restorasyonu başlatabilecekleri politika alanları arasında dinî eğitim ve doğum, evlilik, cenaze gibi yaşamın içinden ritüeller yer alır. Örneğin din adamlarına evlerde ve devlet hastanelerinde sünnet yapma izni verilmesi, imamların devlet adına resmi nikâh kıyabilmesi ve tabutsuz defin işlemlerine izin verilmesi gibi.139
Bu makalenin önemli bir bölümü, Laurence’ın önerdiği çözümün neden onun arzuladığı “yumuşak restorasyon”u dahi sağlayamayacağını açıklamaya ayrılacaktır.
Savunmacı üslubuna rağmen, Laurence’ın çalışması özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun nihai çöküşü ve bununla eş zamanlı olarak yirminci yüzyılda Müslüman birliğinin dağılması sürecine dair özgün bakış açısıyla önemli düşünsel katkılar sunmaktadır. İslam medeniyetinin gerilemesi ve halifeliğin kalkmasına ilişkin daha önceki akademik tartışmalar çoğunlukla dört ana klişe etrafında şekillenmiştir: (1) “İçtihad kapısının kapanması”yla birlikte, “özgür düşüncenin” ve bağımsız İslam hukuk düşüncesinin zamanla zayıflaması140; (2) ‘İslam ekonomisinin’ yetersizliği ve Timur Kuran gibi çağdaş akademisyenlerin savunduğu üzere, özel sermaye birikimini ve şirketleşmeyi, büyük ölçekli üretimi ve anonim alışverişi engelleyen, tamamen hükmünü yitirmiş hukukî kurumlar 141; (3) Osmanlı İmparatorluğu’nun yirminci yüzyılın başında hâlâ fazlasıyla adem-i merkeziyetçi ve tarıma dayalı bir yapıya sahip olması 142; (4) Osmanlı’nın I. Dünya Savaşı’nda yanlış tarafı seçmiş olması.143
Öte yandan Laurence, İslam dünyasının nihai parçalanmasının çok daha farklı bir nedene—modern ulus-devlet olgusunun kendisine—dayandığını ileri sürer: “İslam otoritelerinin tartışmalı ve tutarsız bir şekilde modern ulus-devleti kabul etmeleri ve dolayısıyla kamusal otorite iddialarından vazgeçmeleri, dünya çapındaki Müslüman topluluklar arasında kalıcı bir çatlağa yol açtı.”144Özünde, İslam siyasi gücünü kaybettiğinde, Müslümanlar da düşünsel merkezlerini ve birlik hissini kaybettiler ve bugüne dek bunu yeniden kazanamadılar.
İki yüzyıl öncesine kadar, geriye gittiği ve çökmenin eşiğinde olduğu düşünülen medeniyet İslam değil, Katolik Kilisesi’ydi. On dokuzuncu yüzyılın ortalarına yaklaşırken, yüzyıllar süren durgunluğun ardından Katolik Kilisesi’nin biraz modernleşebileceği düşünülüyordu. 1846’da reform yanlısı Papa IX. Pius iktidara geldi ve Yahudileri 1555’ten beri topluca Roma gettolarında yaşayan Yahudileri özgürleştirdi. Ancak, Avrupa genelinde 1848 Devrimleri olarak bilinen ve çoğunlukla demokratik ve özgürlükçü olan devrimler dalgası ve aynı yıl 15 Kasım’da Başbakan Pellegrino Rossi’nin (İçişleri Bakanı) suikasta uğramasının ardından, IX. Pius sert bir şekilde muhafazakâr bir çizgiye yöneldi.1451850’li yılların başında Yahudileri tekrar gettolara gönderdi ve 1860’lara gelindiğinde ise, Laurence’ın ifadesiyle, “kendini Vatikan duvarlarının ardına kapatmış” ve zamanının çoğunu “kişisel yanılmazlığını öfkeyle dile getirmekle” geçirir olmuştu. 1864 yılında, IX. Pius, dinî hoşgörü ve çoğulculuk dahil olmak üzere tüm liberal ve modern olguları açıkça mahkûm eden tartışmalı Hatalar Listesini (Syllabus Errorum) yayınladı. 1870 yılında ise, Birinci Vatikan Konsili, Aydınlanma karşıtı ve nihayetinde akıl dışı olarak nitelendirilebilecek “papanın yanılmazlığı” doktrinini dogmatik olarak tanımladı. Bu doktrine göre, Papa, “resmi otorite makamından” (ex cathedra) inanç ve ahlaka dair konuştuğunda aslayanılmaz kabul edilir. Oysa böyle bir iddiayı, ne kadar zalim olursa olsun hiçbir halife hayal dahi etmezdi.146
Tam da bu dönemde, halifelik makamı o sırada Sultan Abdülmecid’in (1839–1861) yönetimi altındaydı ve Batılı gözlemciler tarafından dinî çoğulculuğun, hoşgörünün ve ilerlemenin bir kalesi olarak övülüyordu. Örneğin, New York Times’ta Ekim 1859’da yayımlanan bir makalede, Papa “çağın çağrısından irkildiği” hâlde, halife “ilerleme’nin savunucusu ve neredeyse şehidi olarak görünüyor” deniliyordu.147Ulus-devlet modelinin yükselişinin, Osmanlı İmparatorluğu üzerindeki baskısı artmaya başlasa da, sonraki Osmanlı sultanları uluslararası İslami ağları desteklemeye devam etmiş ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara her gün yüzlerce fetva göndererek aktif bir rol oynamışlardı.148Ondokuzuncu yüzyıl sonu itibariyle halifelik siyasi bir kurum olarak zayıflamış olsa da tüm dünyadaki Müslümanlar için hâlâ ahlaki otoritesini korumakta ve düşünsel bir merkez olarak işlev görmekteydi. Israel Gershoni ve James Jankowski’nin ifadesiyle,
Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, İslam dünyasının büyük bir bölümünde “Müslüman” kimliği, Osmanlı İmparatorluğu ile siyasi dayanışmayı ifade eder hâle gelmişti. Bu kimlik, Osmanlı Sultanı/Halifesi’ne bağlılık ilanlarında, Avrupa’ya nihai bir boyun eğişe karşı teorik bir otorite olarak Osmanlı’nın meşruiyetini kabul etmede ve imparatorluğun dahil olduğu uluslararası krizlerde ona destek vermede kendini gösteriyordu.149
Ancak yirminci yüzyıl ilerledikçe işler dramatik bir şekilde değişti. Eric Hobsbawm’ın “uzun on dokuzuncu yüzyıl” olarak tanımladığı dönemin (1789’dan 1914’e kadar süren 125 yıllık dönem) sona ermesi, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun da sonunu getirdi. Ve nihayet 3 Mart 1924’te, yeni kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) tarafından hilafet kurumu resmen lağvedildi.150
Laurence, günümüzde Sünni İslam içindeki teolojik bölünmenin “Avrupalıların, Orta Doğu, Kuzey Afrika, Güney ve Güneydoğu Asya’da kısa süreliğine hâkim oldukları topraklarda hilafeti zayıflatmaya yönelik kararlarına kadar geri götürülebileceğini” ileri sürer.151Nihayetinde, Katolik Kilisesi tüm önceki krizlerine rağmen ulus-devlet modeliyle bütünleşmeyi başarmış ve teolojik olarak merkezi bir kurum olarak varlığını sürdürebilmişken, Osmanlı hilafeti bunu başaramamıştır. Aksine, Vahhabi milliyetçilerden, din karşıtı seküler Kemalistlere kadar çok çeşitli kesimlerden gelen saldırılara maruz kalmış ve nihayetinde tamamen ortadan kaldırılmıştır.152Laurence ayrıca Avrupalı sömürgecilerin, işgal ettikleri Orta Doğu ve Kuzey Afrika topraklarında İstanbul’un kendi tebaaları üzerindeki etkisini istemediklerinden dolayı, “mevcut dinî altyapıyı zayıflattıklarını ve dağıttıklarını” belirtir.153 1920’lerin sonuna gelindiğinde ise, Atatürk ve ülke içi meselelerle ilgilenen seküler-milliyetçilerin yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti üzerindeki hâkimiyeti sağlamlaşınca, Avrupalı güçlerin bu konuda endişelenecek pek bir şeyi kalmamıştı.
Yaklaşık yetmiş yıl sonra, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin önde gelen sağcı isimlerinden ve Temsilciler Meclisi eski Başkanı Newt Gingrich, Batı’nın Atatürk’e olan hayranlığını tekrar hatırlatacaktı. Gingrich, Türkiye’yi modernleştirme sürecini -yani laikleşme, Osmanlı alfabesinden Latin alfabesine geçiş ve ülkenin Osmanlı geçmişinden fiilen koparılmasını- “yirminci yüzyılın en büyük kahramanlık eylemlerinden biri” olarak nitelendirdi.154Müslüman topraklarda Avrupa tarzı ulus-devletler inşa etme çabasında, Avrupa’nın yönlendirici mantığı, “böl ve yönet” stratejisiydi. Eski sömürgeci güçlerin isteği doğrultusunda, her yeni kurulan Müslüman çoğunluklu ulus-devletin kendi demir yumruklu Atatürk’ü olmalıydı.
Hilafetin kaldırılmasının üzerinden neredeyse bir yüzyıl geçmiş olmasına rağmen, İslam dünyası bugün, yalnızca mezhepsel çizgilerle değil, aynı zamanda Müslümanları birbirine düşüren ve onları iktidar ve dünyevi servet yarışında karşı karşıya getiren ithal milliyetçi dürtülerle de derin bir şekilde bölünmüş durumda. Küresel İslam birliği, görünüşe göre ya tamamen kaybedildi ya da hilafetin kaldırılmasını takip eden yıllarda, Arap milliyetçiliği, Nasırizm ve Baasçılık gibi seküler, etnik temelli ideolojilerin lehine uzun bir uyku dönemine girdi.155Sömürgesizleşme döneminde, İslam dünyasının büyük bir kısmına bir şekilde tepeden inme sekülerizm dayatıldı ve bu uygulamaların neredeyse tamamı benzer şekilde felaketle sonuçlandı. Hüseyin Ali Agrama’nın da hatırlattığı gibi: “seküler iktidar, egemen devlet kapasitesini gitgide daha fazla güçlendirir.”156Sekülerizm Avrupa’da “başarılı” olduğu halde İslam dünyasına tepeden dayatılan aynı sekülerizmin neden buralarda başarısız olduğu konusunda Nader Hashemi şunu belirtir:
Avrupa sekülerizmi, sosyo-ekonomik ve politik gelişmelerle birlikte evrilen yerli ve kademeli bir süreçti ve entelektüel argümanlarca, daha da önemlisi dini gruplar tarafından da destekleniyordu. Bu sayede siyasi kültüre derinlemesine nüfuz etti. Buna karşılık, Müslümanların deneyimi, sekülerizmin önce sömürgeci ve emperyalist işgalciler, ardından da post-kolonyal dönemde iktidara gelen yerel elitler tarafından, dışarıdan empoze edilen yabancı bir ideoloji olarak algılanmasıyla şekillendi.157
Sekülerizmin dışarıdan empoze edilen yabancı bir ideoloji olarak algılanması, Avrupa’nın seküler ulus-devlet anlatısına hiçbir zaman inanmayan dindar Müslümanlar arasında derin bir şüphecilik oluşturdu. Örneğin Salman Sayyid, modern Türkiye Cumhuriyeti’nde dayatılan laikliğin, “Kemalistlerin Batılılaştırma projeleri doğrultusunda şekillenen otoriter bir girişim olduğunu” ve “halkın taleplerine bir yanıt olmadığını” hatırlatır.158Dindar Müslümanlar, sömürgeciliğin dışsal ve görünür yapılarının kaldırılmış olmasına rağmen, onun bölücü ve sekülerleştirici ideolojisinin kurucu mimarisinin yerinde kaldığını fark edebilecek kadar basiretlilerdi. Bu önceden var olan yapılar, yeni kurulan Müslüman çoğunluklu ulus-devletlerde ‘bağımsızlık’ ve ‘özerklik’ gibi cilalı kavramların üzerine inşa edileceği zemin olarak işlev görecekti.
Hilafetin bünyesinde barındırdığı ahlaki otoritenin kaybıyla birlikte ve bunu takip eden yıllarda İslam’ın kendisinin merkezi bir siyasal ilke olarak ahlaki otoritesinin gasp edilmesiyle, yeni sömürgeden kurtulmuş Müslüman ulus-devletler, adeta genetik bir doğum kusuruyla dünyaya geldiler. Bunlar, tarihsel olarak tanınabilir merkezi bir yönetim ilkesi olmadan kuruldular. Bu durum, daha en başından itibaren otorite boşluğu doğurdu; bu boşluk ise ayrılmasının ardından otoriteyi devralan“yerli elitler ve otokratlar” tarafından doldurulabilecekti.159Kazananlar, bu boşluk sayesinde, tüm ganimetleri alıp, hem yeni kurdukları devletleri hem de bu devletlerin tarihsel anlatılarını ve misyonlarını kendi kişisel çıkarlarına en uygun şekilde şekillendirdiler. Burada açıkça görüyoruz ki, tarihsel olarak tanınabilir merkezi bir yönetim ilkesinin yokluğundan ötürü, bu yeni kurulan Müslüman çoğunluklu devletler, bugün kötü tasarlanmış politikalar ve yönünü kaybetmiş kurumlarda açıkça gördüğümüz üzere sürekli kalkınma sorunlarına daha en başından mahkûm edilmişlerdi.
3. Siyasal Kurumsal Başarısızlıklar: Aşırıya Kaçan Korporatizm
Müslüman çoğunluklu ulus-devletler onlarca yıldır, sadece yüzeyselpolitika değişiklikleriyle ya da “Müslüman hassasiyetine sahip” devlet başkanlarıyla kolayca düzeltilemeyecek kurumsal başarısızlıklarla boğuşmaktadır. Modern Arap devleti, birçok bakımdan eski sömürgeci güçler tarafından Arapların üzerine empoze edilmiştir. Nazih Ayubi’nin sözleriyle: “Arap devleti, kendi sosyoekonomik tarihinin ya da kendi kültürel ve entelektüel geleneğinin doğal bir ürünü değildir.”160Yeni bayraklar göndere çekilmiş, harita üzerinde keyfi sınırlar çizilmişti ve hepsi bundan ibaretti. Bu yüzden modern Arap ulus-devleti, siyaset bilimcilerin son altmış yıldır titizlikle ortaya koyduğu demokrasinin birçok toplumsal ön koşulunu organik biçimde geliştirememiştir. Bu ön koşullar arasında belli düzeyde ekonomik gelişme, sınıf farklılaşması ve gelişimi, önceden var olan kurumlar, belli bir sivil toplum düzeyi ve kalıcı sosyo-politik istikrar sayılabilir.161Wael Hallaq’ın ifade ettiği gibi, sömürge sonrası milliyetçi elitler “Avrupa’dan, mevcut toplumsal oluşumların yeterince hazırlıklı olmadığı hazır bir ulus-devleti (ve ona ait kurucu iktidar yapılarını) miras aldı.”162
Rantiyecilik hâlâ birçok Müslüman çoğunluklu ulus-devlette, özellikle de MENA (Ortadoğu ve Kuzey Afrika) bölgesinde, baskın bir yapı olarak varlığını sürdürmektedir. Siyasal iktisatta rantiyecilik ya da rantiyer devletler, ekonomileri esas olarak dış kaynaklı, üretime dayanmayan gelirler üzerine kurulu olan devletlerdir; bu gelirler genellikle petrol ve doğalgaz ihracatı için alınan imtiyaz bedelleri veya ödemeler şeklindedir.163Rantiyer devletlerde genellikle az vergi vardır ya da hiç yoktur; bu da halkın devletten talepte bulunmamasına ve böylece hesap verebilirlik olmadığı için yolsuzluk döngüsünün pekişmesine yol açar. Matthew Gray’in açıkladığı gibi, “devlet bu dışsal geliri [petrol veya diğer doğal kaynaklardan düzenli olarak elde edilen rantları] alıp topluma dağıttığı için vergi koymak zorunda kalmaz ve dolayısıyla topluma bir demokratik uzlaşı ya da kalkınma stratejisi sunmak gibi tavizler vermek zorunda da kalmaz.”164Doğal kaynaklar, özellikle de petrol ve doğalgaz, MENA bölgesindeki ulus-devlet ekonomilerinin başlıca itici güçleri olmaya devam etmektedir. Petrol fiyatları yüksek olduğunda bazıları için işler iyi giderken; fiyatlar düştüğünde ise neredeyse herkes için kötüleşir.
Bu temel gerçekliğin tek istisnası, iktidarın en üst kademelerinde yer alan yönetici elitler ve bölgesel savaş ağalarıdır; onlar için zaman her daim görece iyidir. Herkes için işler kötü gittiğinde bile, bu devletlerin liderleri, rejimlerini darbeye karşı güvence altına almak için çoktan kapsamlı önlemler almışlardır. Bu konuda, yani darbeye karşı bağışıklık oluşturma süreci üzerine oldukça geniş bir literatür vardır ve bu sürecin nasıl işlediğini göstermek için neredeyse her zaman Ortadoğu ve Kuzey Afrika devletleri örnek olarak kullanılır. Bu alanın önde gelen uzmanlarından James Quinlivan şöyle der:
Her darbe bağışıklığı vakasının kendine özgü unsurları olsa da, aralarında ortak bazı özellikler de vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir:(1) Darbe açısından kritik mevkilerde ailevi, etnik ve dini sadakatlerin etkili biçimde kullanılması, buna karşılık rejimin geneline yönelik daha geniş katılım ve daha az kısıtlayıcı sadakat kriterlerinin uygulanması; (2) Düzenli ordunun yanında paralel bir silahlı kuvvetin oluşturulması; (3) Ordunun ve güvenlik kurumlarının birbirini sürekli izlediği, yetki alanları çakışan çok sayıda iç güvenlik teşkilatının geliştirilmesi ve bu yapıların kritik liderlerle doğrudan iletişim hatlarının bulunması; (4) Düzenli ordunun uzmanlık düzeyinin artırılması; (5) Tüm bu önlemlerin finanse edilmesi.165
Günümüzün en otoriter Müslüman çoğunluklu devletlerinin neredeyse hepsi onlarca yıldır bu planı harfiyen uygulamaktadır. Özellikle MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) bölgesindeki bu devletlerin birçoğu, kişi başına düşen GSYİH’nin en yüksek oranlarını askeri harcamalara ayırmaktadır ve orduda terfi etmenin temel şartı tartışmasız sadakattir.166Bu sadakat ise genellikle cömertçe ödüllendirilir. MENA’daki otoriter rejimlerdeki üst düzey subaylar genellikle şu ayrıcalıklara sahiptir: “Aşırı yüksek maaşlar, konut, kıymetli tüketim malları veya kaliteli sağlık hizmetleri gibi çeşitli mal ve hizmetlere ayrıcalıklı erişim.” Bu kişiler emekli olduktan sonra genellikle yüksek düzeyde/itibarlı kamu yöneticisii pozisyonlarına veya devlet kontrolündeki kârlı ticari işletmelere özel erişim elde ederler.167
Son yıllarda bazı Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkeleri , ekonomilerini tek bir kaynağa bağımlı olmaktan çıkarmaya çalışmıştır. Ancak bu girişimler, uzun vadeli kalkınmayı veya artan sanayi kapasitesini gerçekten destekleyecek biçimde yapılmamıştır. Orta sınıf inşa etme çabalarına rağmen, sürdürülebilir sanayi üretimi hâlâ pek çok Ortadoğu ve Kuzey Afrika bölgesinde birçok ülkede henüz gerçek anlamda yerleşmemiştir. Bunun yerine Dubai gibi yerlerin cazibesi, Vali Nasr’ın sözleriyle, “Las Vegas, Disneyland ve Rodeo Drive’ın bir karışımı olarak Arap suretiyle sunulmalarından” gelir.168Küreselleşme, Dubai ve Manama gibi yerlere üst düzey alışveriş merkezleri ve sürekli bir turist akışı getirmiş olsa da, anlamlı büyük ölçekli sanayi kalkınması henüz gerçekleşmemiştir.169Yeni sömürgeci üretim biçimi, Körfez ülkelerinin çoğunda büyük ölçüde hâlâ yerli yerindedir. Nasr, bu durumu Uluslararası Barış Enstitüsü’nden Warren Hoge ile yaptığı röportajda şöyle açıklar:
Şu anda Müslüman dünyayla hükümetler ve halklar olarak birçok şekilde etkileşimde bulunuyoruz, fakat aslında onlarla ekonomik anlamda gerçekten bir etkileşimimiz yok. Yani, petrol alıp karşılığında mamül ürünler vermek küreselleşme değildir. Bu, takas ticaretidir. Gerçek anlamda bir etki yaratmaz. Önemli olan, Müslüman dünyanın geniş kesimlerinin küresel ekonominin tedarik zincirinin bir parçası haline gelmesidir; yani Walmart gibi yerlerde, Arap dünyasında veya Müslüman dünyanın farklı bölgelerinde üretilmiş ürünlerin satın alınması gerekir. Bu sayede Müslüman dünyadaki kilit sınıfların ekonomik çıkarları, küresel ekonominin sağlığıyla bağlantılı hale gelir.170
MENA (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) bölgesindeki ülkeler hâlâ küresel ekonominin büyük tedarik zincirine entegre olamamıştır ve bu bölgelerde hâlâ rantiyecilik (rentiyerlik) ve adam kayırmacılığa dayalı kapitalizm hakimdir. Bu ülkeler otomobil, uçak parçaları, bilgisayarlar veya başka herhangi bir büyük ölçekli sanayi mamulü üretmektedir. Hiçbiri küresel ekonominin daha geniş tedarik zincirine katılamamıştır ve yakın zamanda katılacaklarına dair bir işaret de yoktur.
Sonuç olarak, modern Arap ulus-devletlerinde, “ne ‘felsefi bireycilik’ ne de sosyal sınıflar, Batılı kapitalist toplumlarda gördüğümüz türden bir siyasetin ortaya çıkmasına imkân verecek kadar gelişebilmiştir.”171Şunu unutmamak gerekir ki, felsefi bireycilik Avrupa Aydınlanması’nın bir ürünüdür; bireysel takvaya ve toplumsal yükümlülüklere daha çok önem veren İslam medeniyetinin değil.172Bu gerçeklik, farklı Arap devletlerinin devlet aklı (raison d’état) adına çeşitli otoriter korporatizm (toplumun belirli çıkar gruplarına göre organize edilmesi) biçimlerini benimsemeye zorlamıştır. Manochehr Dorraj korporatizmin temel mantığını etkileyici bir biçimde şu şekilde açıklar:
Korporatist devletler genellikle ekonomik ve sosyal yaşamda olduğu gibi, çıkar grupları arasındaki arabuluculukta da güçlü, müdahaleci ve etkin bir rol üstlenirler. Devlet, iş dünyası ve işçi kesimi arasında bir ortaklık kurmaya çalışırlar; burada devlete, yön tayin etme, kontrol sağlama ve gündemi belirleme gibi kapsayıcı bir rol düşer. Korporatist devletlerin hiyerarşik yapısı, onları çıkarların ifade edilmesi ve arabuluculuk konusunda nihai hâkim ve hakem konumuna getirir. Bunu, ‘devlete entegre’ edilen kurumlar ve kitle örgütleri inşa ederek yaparlar. Bu kurumların başına kendi destekçilerini getirerek bu kurumları içten içe boşaltır ve sıkı bir şekilde kontrol ederler; böylece bu kuruluşlar, başlangıçta iddia edildiği gibi temsilî ve demokratik kurumlar olmaktan çıkar. Sonuç olarak, bu tür kitle örgütleri genellikle bağımsızlıktan yoksundur ve devletin bir kolu ve onun politikalarının uygulanmasında bir araç hâline gelirler.173
Dorraj’ın korporatist devlet tasviri, günümüzün Müslüman çoğunluklu devletlerinin -özellikle Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dakilerin- büyük çoğunluğunu doğru bir şekilde tanımlamaktadır ve Mehran Kamrava ve diğerlerinin şu iddiasını destekler: “Tüm Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinde özel sektör, uzun yıllardır devlete yüksek derecede bağımlı bir şekilde varlığını sürdürmektedir ve ticari faaliyetler doğrudan ya da dolaylı olarak devlet zenginliğinin dağıtımıyla yakından bağlantılıdır.”174Özellikle Arap dünyasında, devletin işgücü ve iş dünyasının yönünü -yani ne üretileceği, ne kadar üretileceği ve kimlerin üreteceğini- belirlemede merkezi bir rol oynadığı ve bunun da çoğu zaman toplumun genel çıkarları aleyhine sonuçlandığı inkâr edilemez bir gerçektir.
Bu yukarıdan aşağıya akışı sorunsuz sağlamak için, Arap liderler genellikle ‘kendi adamlarını’ kilit idari ve ticari pozisyonlara doğrudan yerleştirirler. Bu nedenle, birçok Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) ülkesinde, kraliyet ailesiyle akrabalık bağı bulunan kişilerin kilit sektörlerin ve iş girişimlerinin başına getirilmesi sıkça görülür ve tahmin edilebileceği gibi, bu görevlere atanan kişileri yerlerinden alabilecek kişiler de sadece onları oraya atayanlardır. Yirminci yüzyılın ilk dönemlerinde, her zaman devlet içindeki bakanlıkları ve idari kurumları kontrol etmelerine rağmen, Arap kraliyet aileleriyle yakın bağlantıları olan kişiler, genellikle büyük ölçekli özel girişimlerden uzak durmuşlardı.1980’lerin sonlarına kadar, Talal bin Abdulaziz ve oğlu al-Waleed, kraliyet ailesinin daha büyük ölçekli işlerde yer alan tek üyeleriydi.175Ancak 1990’lı yıllarda Suudi kraliyet ailesinin özel sektördeki faaliyetleri hızlı bir şekilde artmaya başladı: “Suudi Arabistan’da, ardışık kralların dönemlerinde önemli devlet pozisyonlarında bulunan birçok ikinci ve üçüncü nesil prens, sistem içinde ilerleme şanslarının olmadığını fark ettiklerinde özel sektöre yöneldiler.”176Benzer bir durum Birleşik Arap Emirlikleri’nde de yaşandı. BAE’nin yönetici ailesinin üyeleri, ancak 2000’li yılların başlarına gelindiğinde güçlü özel ve devlet şirketlerini aktif olarak yönetmeye başladılar. Son yirmi yılda ise çok şey değişti:
Muhammed bin Zayed, en önemli yatırım aracı olarak görülen devlet şirketi Mubadala’nın başkanlığını yürütmektedir. Mansour bin Zayed (Dubai Emiri Muhammed bin Raşid’in kızı Manal bint Muhammed bin Raşid ile evlidir) ise Abu Dabi’nin üçüncü en büyük varlık fonu olan Uluslararası Petrol Yatırım Şirketi’ne (IPIC) ve BAE federal hükümetinin tek egemen servet fonu olan Emirates Yatırım Otoritesi’ne başkanlık etmektedir. Bu devlet görevlerinin yanı sıra, Mansour bin Zayed, Manchester City Futbol Kulübü’nün sahibi olan Abu Dhabi United Group for Development and Investment ile DAS Holding gibi şirketlerde de kontrol sahibidir.177
Aynı zamanda, Suudi Arabistan ve BAE’deki küçük tüccar elit sınıfı -Batılı tabirle, zengin bağımsız girişimciler-“yönetici ailelere tabi durumdadır ve onların iş önceliklerine uyum sağlamak zorundadır.”178Böyle bir sistem, kaçınılmaz olarak yenilikçiliği ve kalkınmayı engellerken zaten yüksek seviyede olan nepotizm (kayırmacılık) ve yandaş kapitalizmini daha da artırır.
İran’da ise, artık bir yönetici kraliyet ailesi bulunmamakla birlikte, İran Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) benzer bir işlev görmektedir. İran’ın en kritik ve kârlı iş girişimlerinin başındaki kişiler genellikle IRGC ile doğrudan bağlantıya sahiptir. Hesam Forozan ve Afshin Shahi, IRGC’nin “İran’ın beyan edilen gayri safi yurtiçi hasılasının (GSYİH) nerdeyse altıda birini kontrol ettiğini” ve “2005’te IRGC kökenli Mahmud Ahmedinejad’ın başkanlığa seçilmesinin ardından, grubun daha fazla siyasi güç kazandığını ve ekonomik faaliyetlerini devasa petrol ve gaz projelerine, ayrıca İran’ın finans ve bankacılık sektörlerine genişlettiğini” öne sürmektedirler.179IRGC’nin ekonomik faaliyetlerinin, İran’ın özel sektörünün büyümesini sınırladığına inanılmaktadır. Yönettikleri birçok büyük projede özel müteahhitlerle çalışsalar da, genellikle bunu özel sektör ile hükümet arasındaki bir aracı olarak yapmaktadırlar. Böylece süreç içerisinde kendi paylarını aldıklarından emin olurlar.180Buradaki ana nokta, bu yüksek pozisyonlara getirilen kişilerin en iyi ve en parlak iş zekâsına sahip oldukları için değil, devlete hizmet etmek amacıyla orada olduklarıdır. Ayrıca, bu kişiler iş planlaması ve operasyonlarında devletin çıkarlarına karşı çıkmayacaklardır, özellikle de bu kritik pozisyonlardaki kişilerin -çoğunlukla- devletin kendisi olduğu göz önüne alındığında..
Dolayısıyla, Müslüman çoğunluğa sahip modern ulus-devletlerin çoğunda, ümmet birliğine, topluluk odaklı ve şeffaf yönetime, açık ve adil ekonomiye ve halkın güçlendirilmesine doğrudan karşı bir modelin izlendiği açıkça görülebilir: Bu ulus-devletler daha zengin ve güçlü hale geldikçe, kökleşmiş güç ağlarının halk arasında daha adil bir şekilde dağıtılması yerine tam tersi bir durum meydana gelmiştir. Devletle derin -çoğu zaman da kan bağıyla- bağları olan elitler, devlet içinde daha önce hiç olmadığı kadar büyük kamu ve özel mali kontrol araçlarını ele geçirmiştir. Bu tür ulus-devletler ekonomik çeşitliliğe sahip, liyakate dayalı ve daha şeffaf bir hale gelmek yerine, tam aksi bir yöne gitmektedir.
Modern Arap ulus-devletler, Ayubi’nin deyimiyle ‘sert devletlerdir çünkü bu devletler, baskı ve zor kullanmadan hayatta kalamazlar.
Modern Arap ulus-devleti, kendini korumak için sıklıkla doğrudan baskı kullanmak zorunda kalan “sert bir devlet”tir ancak “güçlü” bir devlet değildir, çünkü: (a) Devletin, topluma etkili bir şekilde nüfuz edebilmesini sağlayan “altyapısal güç”ten – tabii ki farklı derecelerde – yoksundur; örneğin, vergilendirme gibi mekanizmalar aracılığıyla topluma etki etme kapasitesine sahip değildir. (b) Ayrıca, ideolojik egemenlikten (Gramsci anlamında) yoksundur, bu da ona yönetici tabakanın meşruiyetini kabul eden ‘tarihi’ bir toplumsal blok oluşturma gücü vermez.181
Ayubi’nin modern Arap ulus-devleti hakkındaki tespitlerini yaklaşık yirmi yıl sonra genişleten Salman Sayyid, modern Müslüman çoğunluklu ulus-devletinin baskın biçiminin (kendisinin pek de olumlu bir şekilde adlandırmadığı “Müslümanistanlar”) “ “muhaberat devleti” ya da polis devleti olduğunu belirtir. Bu tür devletler, “kapsamlı istihbarat servisleri ve sistematik işkence kullanarak halk mobilizasyonlarını engellemiş” ve küresel süper güçlerin yardımıyla “halkın meşruiyetini bir kenara atabilmişlerdir.”182Yeterli düzeyde gerçek bir halk meşruiyeti olmadan, topluluk odaklı bir yönetişim, en basit haliyle bile mümkün değildir..
Muhaberat devletinin sertliği aslında, ironik bir şekilde, onun zayıflığından ve doğasında bulunan kanunsuzluktan kaynaklanmaktadır ve Ayubi ve Sayyid’in bu konu üzerindeki yazılarından bu yana çok fazla bir şey değişmemiştir. Son yıllarda, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan gibi devletler, toplumla daha iyi etkileşim kurmak için ılımlı bir vergi sisteminin getirilmesi gibi adımlar atmışlardır. Ayrıca, her ikisi de mevcut iktidar katmanının güç iddialarını meşrulaştırmayı amaçlayan, yeni bir tarihsel anlatı ve ulusal misyonu oluşturmak için küresel çapta geniş çaplı halkla ilişkiler kampanyalarına girişmişlerdir. Sonuç olarak bu devletler, rejimlerinin temelinde yer alan ‘sert’ korporatist/muhaberat modelinden asla kurtulamayacaklardır; çünkü bu, rejimlerinin hayatta kalmasını sağlayan şeydir. İsteseler bile bunu başaramazlar; süper güçlerin yardımı ve kapsamlı istihbarat servisleri ve sistematik işkenceler olmadan, halk ayaklanmaları meydana gelir ve bu da bu rejimlerin çökmesine yol açabilir.
4. Orta Asya’da Yeni Kurulan Müslüman Çoğunluklu Ulus-Devletlerin Hizmetinde “Geleneksel İslam’ın Yükselişi ve Arap Dünyasının Ötesine Geçiş”
Arap dünyasında son yıllarda egemen olan otoriter, korporatist, rantçı model, daha önceki bölümde belirtildiği gibi, aynı zamanda muhalefeti etkili bir şekilde bastırmış ve özgür düşünce ile ifade özgürlüğünü (İslami bir bakış açısıyla bakıldığında) haksız bir şekilde kısıtlamıştır. Bunlar, sağlıklı bir sivil toplumun temel taşlarındandır ve sivil toplumun varlığı, politik meşruiyetin ve toplum merkezli yönetimin temelini oluşturur. Peki ya Arap olmayan Müslüman ulus-devletler? Son yıllarda, onlar da kendi kötü amaçları doğrultusunda ulus-devletin gücünü, adil yönetime ve ümmetin birliğine ve refahına zarar verecek şekilde kullanmayı başardılar. Bu durumun Orta Asya’nın büyük bir kısmında nasıl gerçekleştiği oldukça ilginçtir. İslam’ın kamusal alanda ifade edilmesini tamamen yasaklamak ya da reddetmek (örneğin, sıkı bir laiklik biçimi) yerine, eski Sovyetler Birliği’nin birçok bölgesi, dinin daha ümmetçi ve özgürleştirici yönlerini devlete hizmet eden, ulusalcı ve sessiz bir “geleneksel” alternatifle birlikte aktif bir şekilde koordine etmeyi amaçlamıştır. Aslında, bu “geleneksel” alternatifin, izleyen kısımda göreceğimiz üzere, gerçekte geleneksel olanla çok az bir ilgisi vardır.
Azerbaycan’ın son derece sekülerleşmiş devlet yapısına odaklanan Sofie Bedford, Ceyhun Mahmudlu ve Shamkhal Abilov, ikna edici bir şekilde gösteriyorlar ki, Azerbaycan hükümeti, “şiddet içeren İslami radikalizmin kaynaklarını fiziksel olarak hedef alıp ortadan kaldırmak” yerine, Azerbaycan İslamı’nın ulusal tezahürünü korumak için alternatif, ana akım, ılımlı ve baskın bir İslami anlatı oluşturmayı” daha çok tercih etmiştir.183Bunu başarmak için, Azerbaycan hükümeti son yirmi yıldır, devlet dostu bir İslam’ı teşvik etmeye odaklanmıştır; bu, yerel olarak Ənənəvi (ananevi) İslam veya ‘Geleneksel İslam’ (GI) olarak adlandırılmaktadır.
Azerbaycan Cumhuriyeti Dinle İlgili Devlet Komitesinin Başkan Yardımcısı Gunduz Ismayilov’a göre, GI “tamamen yerel olup, dışarıdan gelen İslam’a karşıdır” ve en önemlisi, “Azerbaycan hükümetinin dini politikası için tek seçenektir.”184GI, ilk olarak “Azerbaycan’ın seküler devlet olarak ulusal kimliğini korumak amacıyla radikalizasyonu engellemek için” tanıtılmış olup birçok açıdan, diğer radikalizasyon karşıtı ulusal girişimlere benzemektedir ancak bunu daha az alenen İslamofobik ve tehditkar bir üslupla yapmaktadır.185 Temel fikir şudur: Doğru Azerbaycan İslamı’nı yaşamak vatanseverliktir, o yüzden gelin bize katılın (zaten başka bir seçeneğiniz yok). Ancak, “doğru Azerbaycan İslamı” anlayışı, Azerbaycan hükümeti ne dediyse onu içeren ve gerçek bir anlam taşımayan, birçok teolojik çelişkiyle doludur. Yani hükümetin tam olarak istediği şekilde şekillendirilmiştir.186
Azerbaycan’daki GI, Sovyet sonrası coğrafyada yaşayanlar için aşina olunan ikili bir yapıdan doğmaktadır: ‘resmi’ din iyi ancak ‘bağımsız’ din sapkın ve kötü ikiliği. Bedford, Mahmudlu ve Abilov’a göre, “Aslında Geleneksel İslam, dini alandaki devlet kontrolünü genişletmek ve dolayısıyla otoriter rejime karşı dini temelli herhangi bir muhalefetin gelişmesini engellemek için çalışmaktadır.”187Azerbaycan’da biraz daha yeni olsa da, sözde ‘İslam’ın yeniden geleneksel hale getirilmesi’, Sovyet sonrası Orta Asya’da çeşitli şekillerde uzun bir süredir söz konusudur. Sébastien Peyrouse, şunları iddia etmektedir:
Bu nedenle, Sovyet sonrası alandaki dini politikada iki ana ortak payda bulunmaktadır. Birincisi, yetkililer, ‘ulusal’ bir dini tanımlamaya eğilimlidir ve ‘geleneksel’ olduğu söylenen diğer dinlere saygı gösterirken, yabancı olarak kabul edilen hareketleri marjinalleştirirler. İkincisi, İslam’ın politikleşmesine karşı özel bir korku sergilerler; bu, azınlık durumunda (örneğin Rusya’da olduğu gibi) veya çoğunluk durumunda (örneğin Orta Asya ve Azerbaycan’da olduğu gibi) olabilir.188
Son yıllarda, Geleneksel İslam, Rusya’da “yönetimin güçlü bir söylemsel aracı” haline gelmiştir.189Hatta, bu söylem aracı, Vladimir Putin’in Ukrayna’ya karşı başlattığı saldırgan savaşta da kullanılmaktadır. Putin’e sadık olan Çeçen lider Ramzan Kadirov’a bağlı Müslümanlar, Kadirov’a karşı olan diğer Çeçen ve Ukraynalı Müslümanlara karşı savaşmaktadır.190
Sözde ‘Geleneksel İslam’ uygulamada çifte işlev görmektedir; devlet, dinin ‘resmi’ ve ‘doğru’ bir şekilde uygulanmasında tam kontrol sağlar ve aynı zamanda kalıcı muhalefet ve karşı duruş olasılıklarını da azaltır. Bazıları tarafından İslami olmayan yöntemler olarak görülebilecek sert taktiklere başvurmak yerine devlet, İslam’ı kendisinin kirli işlerini meşrulaştırmak için kullanabilir. Müslüman dünyasında ulus-devletlerin, nihayetinde temel İslami prensiplere ters olsa bile, maddi çıkarlarına hizmet etmek için İslam’ı kullanmayacakları varsayılmamalıdır. Ovamir Anjum’un belirttiği gibi, “Dini görüşler ve kurumlar devlete yetki verir, tersi değil.”191Aynı zamanda, eğer devlet İslam ise ve İslam devlet ise, birine karşı çıkmak, diğerine karşı çıkmakla eşdeğerdir; bu, hem kötü bir vatandaş hem de kötü bir Müslüman olmak anlamına gelir, çünkü ikisi artık bir ve aynıdır. Yukarıda açıklanan pasif milliyetçi İslam, Arap dünyasında zaten derinlemesine yerleşmiş durumda ve ulus-devlet tek seçenek olmaya devam ettiği sürece bu eğilimin yakın zamanda değişmesi için bir neden görünmüyor. Diyaloğa açık olma ve ümmetin ulusötesi birliği, eski Sovyetler Birliği ve Arap Baharı sonrası Ortadoğu’daki siyasi elitler tarafından geliştirilen devlet destekli pasif milliyetçi İslami hareketlerin içe dönük hedeflerine doğrudan karşıdır ve bu hedeflere ciddi bir tehdit oluşturmaktadır.
5. Batı destekli Otoriter Korporatizm ve ‘Geleneksel İslam’ın Birleşimi – Günümüz Müslüman Çoğunluklu Ulus-Devletinin Kaçınılmaz Sonucu
Bu makalenin sonuna yaklaşırken, daha önce tartışılan iki kavramı, otoriter korporatizm (OK) ve ‘Geleneksel İslam’ı (GI) birbirine bağlayacağım ve Batılı süper güçler tarafından bir şekilde desteklenen bu birleşimin, tarihi kesişmeler nedeniyle bugün çoğu Müslüman ulus-devlet için kaçınılmaz bir son olduğunu savunacağım. OK ve GI’nin Müslümanların çoğunlukta olduğu ulus-devlette birleşmesi, nihayetinde Walaa Quisay ve Thomas Parker’ın “itaat teolojisi” olarak adlandırdığı bir olgu yüzünden olmuştur. Hamza Yusuf’un şu sözleriyle bu durum özetlenebilir: “Zalim bile olsalar liderlerimize veya kamu işlerine karşı isyanı (huruc) kabul etmiyoruz. Bu, Müslümanların akidesidir.”192İtaat teolojisi, ‘geleneksel’ İslam’ın bilgiye dayalı (epistemik) istikrara ve hiyerarşiyi yücelten bir metafiziğe vurgusunun kaçınılmaz bir sonucudur. Quisay ve Parker’ın belirttiği gibi:
‘Gelenek’te, Müslümanlar, evrenin düzenini ve anlamını kabul ettikleri için, aynı zamanda otorite ve hiyerarşi kavramlarını da kabul etmişlerdir. Bu, günümüzdeki politik muhalefetin, örneğin Arap Baharı’nın, yalnızca düzen için bir tehdit değil, potansiyel olarak kozmik bir istikrarsızlık yaratabileceği anlamına gelir.193
Quisay ve Parker’ın, muhalefetin kamusal düzen için bir tehdit olarak görülmesiyle ilgili gözlemleri, Arap Baharı’ndan öteye de uzanır. Özellikle ilginç olan, Hamza Yusuf’un yukarıda alıntılanan ifadede, isyana karşı ‘pasif’ bir yaklaşımı Müslümanların akidesinin bir parçası olarak tanımlamış olmasıdır.194ʿAkide, Müslümanların sahip olması gereken temel inançları ifade eder. Bu, ne kadar kötü olurlarsa olsunlar, liderlere karşı herhangi bir isyanı kabul etmemenin, yalnızca bir ictihad meselesi olmadığını ya da birçok geçerli görüşten sadece birini seçme anlamına gelmediğini gösterir. Aksine, Hamza Yusuf’un burada ifade ettiği şey, isyan konusundaki pasif duruşun, yalnızca belirli bir grup ya da Müslüman toplulukların değil, tüm Müslümanlar için temel inançlardan biri olduğu veya olması gerektiği yönündedir.
Bu tür radikal pasif bir yaklaşım, elbette siyasi otoriteye karşı huruc ya da isyan konusundaki geleneksel İslami anlayış açısından aşırıdır. Bu tutum, sadece klasik yaklaşımın nüanslarını göz ardı etmekle kalmaz -ki bu klasik yaklaşım birçok durumda isyanı yasaklar veya teşvik etmez, ancak bazı durumlarda isyana izin verir ya da bunu teşvik eder- ayrıca daha temel ve yıkıcı bir şekilde, baskıcı bir rejime karşı herhangi bir aktif muhalefet türünü, yani itirazda bulunmayı (inkāru’l-münker), barışçıl protestoyu, sivil itaatsizliği vs. isyan söylemi altında birleştirir. Daha da temel olarak belki de bu, yöneticinin şer’î meşruiyeti sorusunu ve isyanı yasaklayan metinlerin, hâkim seküler rejimlere uygulanıp uygulanmadığı meselesini göz ardı eder.195
Aşırı itaat pozisyonu, son zamanlarda bazı neo-gelenekçiler arasında popülerlik kazanmıştır. Bu, Hamza Yusuf’un hocası, son derece etkili Moritanyalı âlim Abdullah bin Bayyah’ın demokrasi ve lèse-majesté (krallık hakaretini) anlayışına dair David Warren’ın analizinde görülebilir. Warren’a göre, Bin Bayyah, demokrasiye sadece “çağdaş bir yönetim şekli” olarak bakmakta ve “bir yöneticiyi ya da devlet başkanını medya aracılığıyla protesto etmek ya da ondan hesap sormak, uygun değildir” çünkü bir yöneticiye nasihat etmek (naṣīḥat walī al-amr) “başkalarına nasihat etmekle aynı şey değildir” ve bu işlem nazik ve saygılı bir şekilde yapılmalıdır şeklinde bakmaktadır.196
KİK devletlerinde vatandaşlık, Batılı bireysel haklar veya özgürlükler kavramına dayalı değildir. Aksine, düzgün vatandaş olmak, ulusal güvenlik ve kamu düzeni ve de sözde ‘geleneksel’ İslam ahlâkı adına, özellikle iç politika ve dış politika konularında sessizlik ve itaat anlamına gelir.197Gerçekten de, KİK devletleri tarafından verilen en sert cezaların birçoğu, hükümetlerinin dış politika kararlarını açıkça eleştirenlere yönelik olarak uygulanmaktadır. 2021 yılına ait bir Amnesty International raporuna göre, “BAE, temyiz edilemeyen ‘radikalizm karşıtı danışmanlık’ yasası kapsamında tutukluları süreleri bitmesine rağmen cezaevinde tutmaya devam etmiştir.”198Bu durum çok da şaşırtıcı olmamalıdır çünkü Amerika Birleşik Devletleri ve diğer Batılı güçlerle iyi ilişkiler içinde kalmak, rejimlerin hayatta kalması için çok önemlidir ve bunun en iyi yolu, ‘aşırılıkla’ mücadelede aktif görünmekten daha iyi ne olabilir ki? BAE liderleri, uzun süre hayatta kalmalarının hala Amerika Birleşik Devletleri’ne bağlı olduğunun tamamen farkındadır ve eğer Amerika, onların dış politika ve güvenlik gündemini yeterince desteklemediklerini görürse, o zaman ABD askerinin, onların lehine müdahalede bulunma ihtimali çok daha düşük olacaktır. Örneğin, bir iç huzursuzluk yaşandığında ya da BAE’nin Yemen’de devam eden askeri saldırılarına karşı Husiler ya da İran askeri, hayati altyapılara füze atmaya karar verirse ABD yardıma gelmeyecektir.
Bu noktada GI ve OK’in nasıl birbirini tamamladığı açıkça görülebilir. OK, devlete itaat edilmesine ve devletin iş ve yatırım konularındaki rehberliğine uyulmasına dayanır. Devletin onayı olmadan iş yapılmasına izin vermek, devletin genel kontrolünü zayıflatır. Günümüz Müslümanların çoğunlukta olduğu devletler, neredeyse kural olarak, sosyal ve ekonomik meseleler üzerinde sıkı bir kontrol sağlamak zorundadırlar, yoksa kartondan yapılmış bu devletlerin ayakta kalması neredeyse imkansızdır. Sonuç olarak, Müslüman çoğunluklu devletlerin ‘vatandaşları’ aslında gerçek vatandaş değillerdir, daha çok tebaa gibidirler. Hallaq’ın doğru bir şekilde belirttiği gibi, bugün vatandaşlık kavramı, Müslüman dünyasında Batı’dakinden çok farklı bir şekilde algılanmaktadır: “Onsuz hiçbir devletin var olamayacağı ‘vatandaş’ kavramı, Müslüman dünyasına yavaş yavaş gelmiştir ve geleneksel yapıların çöküşünden sonra oluşan siyasi boşluk doğru bir şekilde doldurulmamıştır.”199Çoğu Müslüman devletin postkolonyal geçmişi, mevcut tebaa-hükümdar modeline alternatif bir düzeni neredeyse imkansız kılmaktadır.
Müslüman çoğunluklu devletlerde hâlâ var olan bu tebaa-hükümdar modeline rağmen, son yıllarda bu devletler, vatandaşlık fikrine, sözümona daha fazla bağlılık göstermektedirler. Quisay ve Parker, hem vatandaşlık fikrinin hem de ulus-devletin, özellikle BAE’nin sponsor olduğu Müslüman Toplumlarda Barışı Teşvik Etme Forumu’nda (FPPMS) giderek daha önemli temalar haline geldiğine dikkat çekmektedirler. Bir konuşmacı, modern ulus-devleti “şeriatın altıncı ‘maksad’ı” veya şeriatın yüksek amaçlarından biri olarak tanımlayacak kadar ileri gitmiştir.200Burada, BAE gibi bazı daha istikrarlı otokratik ulus-devletlerin, ulus-devleti aslında nasıl kutsallaştırmaya başladıklarını görebiliyoruz. Ulus-devlet artık sadece siyasi bir organizasyon biçimi olarak nötr bir tanım olmaktan çıkıp normatif olarak olumlu bir hedef haline gelmiştir ve geleneksel Müslüman siyasi yönetim biçimleri kadar İslami kabul edilmektedir. Abdullah bin Bayyah’ın kendi sözlerine dönersek:
“İslam dünyasında ulus-devletin tüm şekilleri ve formları geçerli ve meşru bir yönetim sistemidir. Ve eğer bu sistem, faydayı artırma ve zararı engelleme ilkesine dayanıyorsa -ki bu, İslam’ın bütün yasalarının etrafında döndüğü eksendir- geçmişteki büyük Müslüman imparatorluklar kadar meşru kabul edilebilir.”201
Eğer ulus-devlet var olmaya devam edecekse, o zaman bu devletlerin kendi vatandaşlık anlayışlarını da oluşturmaları gerekir çünkü en otokratik zihniyete sahip hükümdar bile, ulus-devletin esasen tebaayla değil vatandaşlarla var olduğunu göz ardı edemez.
Açıkça söylemek gerekirse, İslam medeniyetinin on dört yüzyıldan fazla süren tarihinin büyük bir kısmı boyunca var olmadığı göz önüne alındığında, modern ulus-devletin bir şekilde yeni, altıncı bir maksad (şeriatın yüksek hedeflerinden biri) olduğu fikri saçmadır. Ancak, girişte belirtildiği gibi, modern ulus-devletin birincil işlevlerinden biri, yeni tarihsel çerçeveler ve misyonlar yaratmak ve bunları neredeyse sıfırdan üretmektir. Sonuç olarak, ulus-devlet modeli, çoğu Müslüman devlette yönetici elit açısından oldukça iyi işlemiştir; peki, bu elitler neden farklı bir şeyin ortaya çıkmasını istesinler ki?
Burada kısaca değineceğim son konu, Orta Doğu’nun jeopolitik geleceği ve bu geleceğin kesinlikle İsrail ile ilişkilerin normalleşmesi yönünde evrilmesidir. İsrail ile ilişkileri normalleştirmek, son yıllarda Müslüman ulus-devletlerin büyükler masasına katılmasının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir. Aynı zamanda, bu normalleşme yerel Müslüman nüfusa rağmen rejimlerin hayatta kalması için de anahtar olmuştur. Jon Hoffman’ın sözleriyle:
İsrail’in apartheid projesi ve bölgedeki Arap otokrasilerinin akıbeti, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Bu otokrasi-apartheid bağlantısı, Orta Doğu’yu daha dışlayıcı ve baskıcı hale getirmiş, aynı zamanda bölgedeki otoriterizmi pekiştirirken, İsrail’in Filistin üzerindeki egemenliğini de güçlendirmiştir.202
Jared Kushner öncülüğünde imzalanan ‘İbrahim Anlaşmaları’nı benimsemek, büyüme amacı taşıyan Müslüman devletler için apaçık maddi ve jeopolitik faydalar sağlamanın yanısıra, bu tür bir birlik, yukarıda bahsedilen itaat kültürü ve devlet onaylı, ‘geleneksel’ İslam’ın kaynaşmasıyla da güzel bir şekilde örtüşmektedir. İsrail ile normalleşmenin kabul edilmesi, yerel halkı bir takım seküler ve milliyetçi sosyo-politik normları içselleştirmeye yönlendirme aracı olarak da işlev görmektedir.
Farklı inançlardan insanların hoşgörü ve barış içinde bir arada yaşamasını teşvik çağrısında bulunulsa da, İbrahim Anlaşmaları’nda nihayetinde kalıcı barışı getireceği iddia edilen diyalog, halklar veya dinler arasında değil, ‘devletler’ arasında yürütülen bir diyalogdur. “Zorluklarla başa çıkmanın en iyi yolunun işbirliği ve diyalogdan geçtiğine ve devletler arasında dostane ilişkiler geliştirmenin Orta Doğu’da ve dünyada kalıcı barışa hizmet ettiğine inanıyoruz.”203”İbrahim Anlaşmaları ve daha geniş normalleşme çabaları esasen yukarıdan aşağıya, elitler tarafından yönlendirilen bir süreçtir. Hoffman’ın ifadesiyle, “bunlar, bölgedeki statükoyu korumak için tasarlanmış baskıcı bir siyasi, ekonomik ve güvenlik düzeninin resmileştirilmesini temsil etmekte” ve “yoğun dışlama, baskı, gözetim ve dünyanın önde gelen süper gücünün sağladığı güvenlik garantileri sayesinde ayakta duran yapay bir düzeni” yansıtmaktadır.204Özetle, İbrahim Anlaşmaları, Müslüman çoğunluklu devletleri oyuna katılmaya ve sekülerleşmiş ulus-devlet kimliğini birincil kimlik olarak benimsemeye zorlamaktadır. Bu anlaşmalara katılmak, ulusötesiİslami kimliği birincil ahlaki-siyasi ölçüt olarak resmen ve kesin bir şekilde terk etmek ve bir tür Faustvari pazarlıkla, Filistin davası ve ümmet birliği pahasına, Batı’nın dikte ettiği katılım şartlarını kabul etmektir.
Sonuç
Tüm kanıtlar değerlendirildiğinde, Müslüman dünyada modern ulus-devlet potası içinde temsile dayalı hatta belki de ‘meşru’ İslami bir yönetimin ortaya çıkmasının gerçekçi olmadığı sonucuna varılabilir. Temmuz 2022’nin sonlarına gelindiğinde, Arap Ayaklanmaları’nın on yıl önce başladığı ve en son nihayete erdiği yer olan Tunus’un siyasi hayatı, herkesin karşı çıktığı hileli ve antidemokratik bir anayasa referandumu yoluyla çöktü. Hatta ABD Dışişleri Bakanı Anthony J. Blinken bile resmi bir açıklama yaparak bu referandumu kınadı. Blinken, Tunus’un “yeni anayasasının gerçek tartışma imkanını sınırladığını ve bu yeni anayasanın Tunus’un demokrasisini zayıflatabileceğini ve insan hakları ile temel özgürlüklere saygıyı aşındırabileceğini” belirtti.205Tunus’un hevesli otokratı Kays Said’in, ABD’nin gözünde yeniden itibar kazanmak için İsrail ile normalleşme arayışına girmesi kimseyi şaşırtmamalı sonuçta, bu formül şimdiye kadar diğer bölgesel otokratlar için işe yarıyor gibi görünmektedir.
Modern ulus-devlet modeli içinde ümmet birliğinin sağlanmasının imkânsız oluşunun kökeninde ise derin ahlaki ve kültürel farklılıklar yatmaktadır:
Bugünün Müslümanlarının siyasi, hukuki ve kültürel mücadelesinin temelinde, kendi ahlaki ve kültürel hedefleri ile, içinde yaşamak zorunda oldukları fakat kendilerinin şekillendirmediği modern dünyanın ahlaki gerçeklikleri arasındaki uyumsuzluk yatmaktadır.206
Vestfalya sonrası ulus-devlet modeli, Batı tarafından Batı için tasarlanmıştır ve büyük ölçüde tahakküm ve kontrol üzerine kurulu bir yapı olarak anlaşılabilir. 20. yüzyılın başlarının büyük Alman fenomenoloğu Max Scheler’in de belirttiği gibi, modern Batı zihniyeti, Doğulu muadiline kıyasla kendine özgü bir “metafiziğe sahiptir [ki bu metafizik], tamamen farklı bir benlik bilinci ve insanın kendisine dair tamamen farklı bir yoruma dayanır; yani insanı doğanın tamamı üzerinde egemen bir varlık olarak görür.”207Rönesans’tan bu yana Batı ethosunun (ahlaki yapısının) temelinde yatan düşünce, “madde dünyasına hükmetme arzusuna odaklanan, a priori bir irade ve değer yapısından” doğmuştur.208Bu durum, Rönesans’tan itibaren Batı dünyasının bilgiyi esasen maddi dünyayı dönüştürmek ve kontrol altına almak amacıyla geliştirdiğini öne sürer. İslam ise doğa veya maddi dünya ile böylesine düşmanca bir ilişkiyi hiçbir zaman savunmamıştır. Dolayısıyla, Avrupa’nın siyaset biçiminin de Avrupa’nın doğaya yönelik genel yaklaşımını, yani doğanın her türlü araçla sıkı bir şekilde kontrol altına alınması gerektiği anlayışını yansıtacak şekilde şekillenmiş olması şaşırtıcı değildir.
Hallaq, hakiki bir toplum ile modern ulus-devlet arasındaki temel gerilimlere dikkat çeker:
İslam’da modern devletin ulus kavramının yerini Cemaat (Ümmet) alır. Cemaat hem soyut hem de somut bir yapıya sahiptir, ancak her iki durumda da aynı ahlaki kurallarla yönetilir. […] Oysa ulus-devlet tüm amaçların nihai amacıdır, yalnızca kendisini tanır ve bu nedenle metafizik olarak egemen iradenin nihai temeli olurken; Cemaat ve onun bireysel üyeleri daha yüce bir amaca ulaşmanın bir aracıdır.209
Gerçek anlamda İslami bir siyasi örgütlenme biçiminin varlık sebebi, Şeriat’ı yüceltmek ve topluluğun refahını Şeriat çerçevesinde teşvik etmek üzerine kuruludur. Öte yandan ulus-devletin varlık sebebi ise, en temel ve en doğrudan anlamıyla, kendi hayatta kalmasıdır. Bu durum, sözde “İslami devletler”de bile böyle olmuş ve belki de en iyi şekilde, İran İslam Cumhuriyeti’nin ilk Dini Lideri Ayetullah Ruhullah Humeyni’nin 1988 yılında söylediği son derece tartışmalı bir ifadede somutlaşmıştır. Humeyni o yıl şöyle demiştir: “Hükümet, Peygamber’in mutlak vekâletinin (naipliğinin) bir parçası olup İslam’ın birincil hükümlerindendir ve namaz, oruç ve hac gibi diğer tüm ikincil hükümlere karşı öncelik taşır.”210Humeyni’nin ölümünden iki yıl kadar önce yaptığı bu açıklama, Hamid Mavani’nin ifadesiyle, “devletin korunmasını birincil hükümlere (el-ahkamu’l-evveliyye) yükseltmiş ve ibadetleri (örneğin farz namaz ve oruç gibi) ikincil hükümlere (el-ahkamu’s-saneviyye) indirgemiştir”211ve bu, İran’ın ilerleyen yıllarda nasıl bir devlet haline geleceğini fiilen belirlemiştir. Aynı mantığın Sünni liderliğindeki bir ‘İslam Cumhuriyeti’nde de kullanılmayacağını varsaymak için hiçbir neden yoktur, zira ulus-devletin mantığı mezhepsel ve itikadi farklılıkların ötesine geçmektedir.
Şu ana kadar Müslüman dünyasının büyük bir kısmında modern ulus-devletin gerçekleştirilmesi, otoriter korporatizm ile, parçalanmış ve devlet merkezli bir “geleneksel İslam” anlayışının birleşimi sayesinde olmuştur. Bunların ikisi de ümmet birliğini ortadan kaldıran unsurlardır. Bu da, Müslümanlar ve onların dünyayı kavrayış ve yaşam biçimlerine hiç uygun olmayan bir siyasi projenin, tam da beklenen sonucudur. Ayrıca bu eğilimin yakın zamanda değişmesini beklemek için de bir neden yoktur. İlk kez doktora tezime başladığım günden bu yana yaklaşık bir on yıl geçmişken, Müslümanların kendi özerkliklerini ve İslami kimliklerini yeniden tesis etmeyi ve köhneleşmiş otokrasiden kurtulmayı hedefledikleri en makul yol hakkında bambaşka bir sonuca vardım: Sorun, Müslümanların doğaları gereği adil ve temsilî bir İslami siyasi sistem kurmaktan aciz olmaları değildir. Aksine, böyle bir sistemin mevcut ulus-devlet modeli altında mümkün olmamasıdır; zira bu model, birçok farklı düzeyde böyle bir siyasetin ortaya çıkmasına karşı sürekli bir düşmanlık sergilemiştir. Eğer Müslümanlar ümmetin iradesini yeniden tesis etmek istiyorlarsa, modern ulus-devletin baskıcı tahayyül sınırlarının ötesinde düşünmek zorundadırlar.

Joseph Kaminski
Kaminski, Ümmetiks Enstitüsü'nde Araştırmacı Ve Sempozyum Koordinatörüdür. 2014 yılında Purdue Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi alanında doktorasını tamamlamış ve şu anda Bosna-Hersek'teki Uluslararası Saraybosna Üniversitesi'nde (International University of Sarajevo) Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde Doçent olarak görev yapmaktadır. Mevcut araştırma ilgi alanları arasında Din ve Siyaset, Karşılaştırmalı Siyaset Teorisi ve İslami Kamusal Akla Yeni Yaklaşımlar bulunmaktadır. Ayrıca,The Contemporary Islamic Governed State: A Reconceptualization(Palgrave, 2017) veIslam, Liberalism, and Ontology: A Critical Re-evaluation(Routledge, 2021) adlı kitapların da yazarıdır. Akademik çalışmalarının daha kapsamlı bir listesine şu bağlantıdan ulaşabilirsiniz: https://ir.ius.edu.ba/people/joseph-jon-kaminski.
Notes
- Dhruti Shah, “Arab Spring: It was the first time I felt I belonged,” BBC News, 26 Aralik 2011, 1 https://www.bbc.com/news/world-middle-east-16275176.
- Profesör Abou El Fadl, bu çalışmayı zamanlaması açısından yerinde bulmuş ve kaleme aldığı önsözde şöyle demiştir: “İmparatorluklar çağının sona ermesinden ve ulus-devletlerin yükselişinden bu yana, İslam ve yönetim konusu büyük ilgi görmüştür” ve “bu alandaki pek çok yazı arasında, Joseph Kaminski’nin katkısı gerekli, kapsamlı, acil ve üstün niteliktedir.” Bkz. Khaled Abou El Fadl’in önsözü, Joseph J. Kaminski, The Contemporary Islamic Governed State: A Reconceptualization (New York, NY: Palgrave, 2017), vii.
- Kaminski, The Contemporary Islamic Governed State, 6.
- Bkz. Jonathan Laurence, Coping with Defeat: Sunni Islam, Roman Catholicism, and the Modern State 4 (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2021), 435.
- A.g.e.
- İctihad kapısının kapanmasıyla ilgili daha fazla bilgi için bkz. H.A.R Gibb, Modern Trends in Islam (Chicago, IL: University of Chicago Press, 1947); Joseph Schacht, An Introduction to Islamic Law (London, UK: Oxford University Press, 1964); J.N.D. Anderson, Law Reform in the Muslim World (London, UK: Athlone Press, 1976), and N.J Coulson, A History of Islamic Law (Edinburgh, UK: Edinburgh University Press, 1978).
- Daha fazlası için bkz. Timur Kuran, Islam and Mammon: The Economic Predicaments of Islamism (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2004), ve Timur Kuran, The Long Divergence: How Islamic Law Held Back the Middle East (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2011).
- Örneğin bkz. Michael A. Reynolds, Shattering Empires: The Clash and Collapse of the Ottoman and Russian Empires 1908–1918 (Princeton, NJ: Princeton University Press, 2012).
- Örneğin bkz. Mostafa Minawi, The Ottoman Scramble for Africa: Empire and Diplomacy in the Sahara and Hijaz (Stanford, CA: Stanford University Press, 2016).
- Laurence, Coping with Defeat, 7.
- 1848 Devrimleri ile ilgili başarılı birkaç araştırma için bkz. Jonathan Sperber, The European Revolutions, 1848–1851, 2. ed. (Cambridge, UK: Cambridge University Press, 2005), ve Mike Rapport, 1848: Year of Revolution (New York, NY: Basic Books, 2009).
- Bkz. Pius PP. IX, Quanta cura. Romae, 1864, https://www.vatican.va/content/pius-ix/la/documents/encyclica-quanta-cura-8-decembris-1864.html. Papa IX. Pius’nun dönemi hakkında daha fazla bilgi için bkz. David I. Kertzer, The Pope Who Would Be King: The Exile of Pius IX and the Emergence of Modern Europe (New York, NY: Oxford University Press, 2018). Papanın yanılmazlığı doktrinine yönelik bir eleştiri için bkz. Hans Küng, Infallable? An Inquiry, trans. Edward Quinn (Garden City, NY: Doubleday & Co. Inc, 1983).
- Laurence, Coping with Defeat, 3. Ayrıca bkz. “The Sultan and the Pope,” New York Times, 29 Ekim 1859, p. 4.
- Bkz. Mona Hassan, Longing for the Lost Caliphate: A Transregional History (Princeton: Princeton University Press, 2016).
- Israel Gershoni ve James Jankowski, Egypt, Islam, and the Arabs: The Search for Egyptian Nationhood, 1900– 1930 (New York, NY: Oxford University Press, 1986), 5. Ayrıca şurada alıntılanmıştır: Hassan, Longing for the Lost Caliphate, 10.
- Uzun 19.yüzyıl hakkında daha fazla bilgi için bkz. Eric Hobsbawm’ın üç kitaptan oluşan başyapıtı: The Age of Revolution: 1789-1848. (New York, NY: World Publishing, 1962), The Age of Capital: 1848-1875 (New York, NY: Charles Scribner’s Sons, 1975), ve The Age of Empire: 1875-1914 (London, UK: Weidenfeld & Nicholson, 1987).
- Laurence, Coping with Defeat, 7.
- 20.yüzyılda Osmanlı Devleti’ne karşı Vahhabiliğin işleyişi hakkında daha fazla bilgi için bkz. David Commins, The Wahhabi Mission and Saudi Arabia (London, UK: I.B. Taurus, 2009).
- A.g.e., 394.
- Connie Bruck, “The Politics of Perception,” New Yorker, 9 Ekim 1995, https://archives.newyorker.com/newyorker/1995-10-09/flipbook/051
- Arap milliyetçiliği hakkında daha fazla bilgi için bkz. Youssef M. Choueiri, Arab Nationalism: A History. Nation and State in the Arab World (Oxford, UK: Wiley-Blackwell, 2000), ve Lahouari Addi, Radical Arab Nationalism and Political Islam, trans. Anthony Roberts (Washington, DC: Georgetown University Press, 2017).
- Hussein Ali Agrama, Questioning Secularism: Islam, Sovereignty, and the Rule of Law in Modern Egypt (Chicago, IL: University of Chicago Press, 2012), 31. Ayrıca bkz. Talal Asad, Formations of the Secular: Islam, Christianity, and Modernity (Stanford, CA: Stanford University Press, 2003).
- Nader Hashemi, “Rethinking Religion and Legitimacy Across the Islam-West Divide,” Philosophy and Social Criticism 40, nos. 4–5 (2014), 444. Hashemi, sekülerizmin Müslüman dünyaya tepeden dayatılma biçimini eleştirmesine rağmen, seküler liberalizmin organik biçimde gelişerek Müslüman çoğunluklu ulus devletlerde kök salmasının şiddetle savunmaktadır. Bu devletlerdeki dini grupların, hem liberal demokrasinin temel işlevsel gereklilikleriyle hem de kendi siyasi teolojileriyle uyumlu bir sekülerist siyaset teorisi geliştirmeleri gerektiğini savunur. Bkz. Nader Hashemi, Islam, Secularism, and Democracy: Towards a Democratic Theory for Muslim Societies (New York: Oxford University Press, 2009), 172. Hashemi’nin tutumuyla ilgili sorun, önceki çalışmamda daha ayrıntılı biçimde açıklanmıştır. Bu çalışmada, Hashemi’nin tutumunun “İslam’a uyma değil İslam uydurma” anlamına geldiğini savunuyorum; zira bu tutum, Müslümanları dini fikirleri “bireysel haklar ve meşru siyasal otoritenin ahlaki temelleri” bağlamında yeniden düşünmeye zorlamaktadır. Bkz. Kaminski, The Contemporary Islamic Governed State, 76. Şahsen, bireysel haklar ile siyasal otoritenin meşruiyet temellerinin, İslam’ı modern liberal demokratik siyasal düşünce ve pratikten tamamen ayıran iki temel unsur olduğunu savunuyorum. Ayrıca bkz. Joseph J. Kaminski, Islam, Liberalism, and Ontology: A Critical Re-evaluation (New York, NY: Routledge, 2021).
- Salman Sayyid, Recalling the Caliphate: Decolonisation and World Order (London, UK: Hurst, 2014), 37.
- Kaminski, The Contemporary Islamic Governed State, 14.
- Nazih Ayubi, Over-stating the Arab State: Politics and Society in the Middle East (London: I.B. Tauris, 1995).
- Bkz. Seymour J. Lipset, “Some Social Requisites of Democracy: Economic Development and Political Legitimacy,” American Political Science Review 53, no. 1 (1959), 69–105.
- Wael Hallaq, The Impossible State: Islam, Politics, and Modernity’s Moral Predicament (New York, NY: Columbia University Press, 2016), 2.
- Matthew Gray, “A Theory of “Late Rentierism” in the Arab states of the Gulf,” Scholarly Paper (Doha, Qatar: Georgetown University Center for International and Regional Studies, 2011), 1.
- A.g.e. İslam dünyasında daha fazla rantiyecilik )ve rantiyer devletler) hakkında daha fazla bilgi için bkz. Arab Studies Quarterly 9, no. 4 (1987), 383–398; Hossein Mahdavy, “Patterns and Problems of Economic Development in Rentier States: The Case of Iran,” in M.A. Cook (ed.), Studies in the Economic History of the Middle East, 1. ed. (London, UK: Routledge, 1970), 428–467; Michael L. Ross, “Does Oil Hinder Democracy?” World Politics 53, no. 3 (2001), 325–361.
- James Quinlivan, “Coup-Proofing: Its Practice and Consequences in the Middle East,” International Security 24, no. 2 (1999), 133.
- Bkz. “Defense Spending by Country 2022,” https://worldpopulationreview.com/country-rankings/defense-spending-by-country. Darbe karşıtı önlemler konusunda daha fazla bilgi için bkz. Stephen Biddle ve Robert Zirkle. “Technology, Civil-Military Relations, and Warfare in the Developing World,” The Journal of Strategic Studies 19, no. 2 (1996), 171–212; Ahmed Hashim, “Saddam Husayn and Civil-Military Relations in Iraq: The Quest for Legitimacy and Power,” The Middle East Journal 57, no. 1. (2003), 9–41; Tobias Böhmelt ve Ulrich Pilster, “The Impact of Institutional Coup-Proofing on Coup Attempts and Coup Outcomes,” International Interactions 41, no. 1 (2015), 158–182; Andrew W. Bausch, “Coup-Proofing and Military Inefficiencies: An Experiment,” International Interactions 44, no. 1 (2018), 1-32; Derek Lutterbeck, “Coup-Proofing in the Middle Eastern and North African (MENA) Region.” Oxford Research Encyclopedia of Politics (Oxford, UK: Oxford University Press, 2021), 1–15.
- Lutterbeck, “Coup-Proofing in the Middle Eastern,” 4.
- “Interview with Vali Nasr by Warren Hoge,” International Peace Institute, 26 Ocak 2010, https://www.ipinst.org/images/pdfs/transcript_valinasr.pdf, 7.
- Vali Nasr, Forces of Fortune: The Rise of the New Muslim Middle Class and What It Will Mean for Our World (New York: The Free Press, 2009), and Vali Nasr, Meccanomics: March of the New Muslim Middle Class (Oxford, UK: Oneworld, 2010).
- Vali Nasr röportajı, 10
- Ayubi, Over-stating the Arab State, 3.
- Aydınlanma liberalizmi ile İSlam arasındaki temel farka dair daha fazla bilgi için bkz. Kaminski, Islam, Liberalism, and Ontology, 51–74.
- Manochehr Dorraj, “Populism and Corporatism in the Middle East and North Africa: A Comparative Analysis,” Chinese Political Science Review 2, (2017), 294.
- Mehran Kamrava, Gerd Nonnemen, Anastasia Nosova, and Marc Valeri, “Ruling Families and Business Elites in Gulf Monarchies: Ever Closer?” Chatham House Report: Middle East and North Africa Program, (London, UK: The Royal Institute of International Affairs, 2016), 6, https://www.chathamhouse.org/sites/default/files/publications/research/2016-11-03-ruling-families-business-gulf-kamrava-nonneman-nosova-valeri.pdf
- A.g.e.
- Stig Stenslie, Regime Stability in Saudi Arabia: The Challenge of Succession (New York, NY: Routledge, 2012), 57. Suud kraliyet ailesi üyelerinin özel şirketlerle ilişkisiyle ilgili eski ama daha sistematik ve derin bir çalışma için bkz. bkz. Sharaf Sabri, The House of Saud in Commerce (New Delhi: I.S. Publications, 2001).
- Kamrava vd., “Ruling Families and Business Elites,” 5.
- A.g.e.
- Hesam Forozan ve Afshin Shahi, “The Military and the State in Iran,” Middle East Journal 71, no. 1 (2017), 67, 86.
- Thierry Coville, “The Economic Activities of the Pasdaran,” Revue internationale des études du développement, 229, no. 1 (2017), 91–111.
- Ayubi, Over-stating the Arab State, 3. Arap dünyasında otoriter korporatizm hakkında daha fazla bilgi için bkz. Nazih Ayubi, “Withered Socialism or Whether Socialism? The Radical Arab States as Populist-Corporatist regimes,” Third World Quarterly 13, no. 1 (1992), 89–105.
- Sayyid, Recalling the Caliphate, 146.
- Sofie Bedford, Ceylun Mahmudlu, and Shamkhal Abilov, “Protecting Nation, State and Government: ‘Traditional Islam’ in Azerbaijan,” Europe-Asia Studies 73, no. 4 (2021), 691.
- A.g.e., 694.
- A.g.e., 691.
- Bu durum, son yıllarda bazı Orta Doğu ve Kuzey Afrika (MENA) ülkelerinin, Arapçada el-İslâm er-Resmî olarak bilinen kendi “resmî İslam”larını oluşturma çabalarına benzemektedir. Annelle Sheline (2021, s. 145), MENA bölgesinde “Resmî İslam’ın esas olarak Vakıflar ya da Diyanet İşleri Bakanlığı gibi devletin dinî kurumları tarafından ve ayrıca Eğitim Bakanlığı gibi resmî mesaj ileten diğer kaynaklar aracılığıyla üretildiğini” ileri sürmektedir. Belirli bir ‘resmî’ ya da ‘geleneksel’ İslam anlayışının teşvik edilmesi, modern Müslüman çoğunluklu ulus devletler için yüksek öncelikli bir mesele gibi görünmektedir. Bkz. Annelle Sheline, “Evaluating the Resonance of Official Islam in Oman, Jordan, and Morocco,” Religions, 12 no. 3 (2021), 145–165.
- A.g.e.
- Bkz. Sébastien Peyrouse, “Islam in Central Asia: National Specificities and Postsoviet Globalisation,” Religion, State & Society 35, no. 3 (2007), 248.
- Dominik Müller, “Appropriating and Contesting “Traditional Islam”: Central Asian Students at the Russian Islamic University in Tatarstan,” Central Asian Survey 38, no. 3 (2019), 400.
- Bkz. Neil Hauer, “Chechens Fighting Chechens in Ukraine,” New Lines Magazine, March 3, 2022, https://newlinesmag.com/reportage/chechens-fighting-chechens-in-ukraine/
- Ovamir Anjum, Who Wants the Caliphate? Yaqeen Institute, 2019, 46, https://yaqeeninstitute.org/read/paper/who-wants-the-caliphate.
- Hamza Yusuf, şurada alıntılanmıştır: Walaa Quisay and Thomas Parker, “On the Theology of Obedience: An Analysis of Shaykh Bin Bayyah and Shaykh Hamza Yusuf’s Political Thought,” 8 Ocak 2019, The Maydan, https://themaydan.com/2019/01/theology-obedience-analysis-shaykh-bin-bayyah-shaykh-hamza-yusufs-political-thought/
- A.g.e.
- “Pasif” olarak nitelendirilir çünkü ne kadar baskıcı olursa olsun mevcut rejimlere karşı herhangi bir aktif muhalefetten kaçınır. Bu tutum elbette mevcut durumu (statükoyu) pekiştirir ve bu nedenle aslında daha doğru bir şekilde, tiranlığa pasif bir destek olarak tanımlanabilir.
- Müslümanların zalim yöneticilere karşı isyanını, İslam âlimlerinin geleneksel olarak nasıl değerlendirdiği hakkında daha fazla bilgi için bkz. Ovamir Anjum’un Paul Williams’e ait ‘Blogging Theology’ podcast hakkında röportajı, https://www.youtube.com/watch?v=d9M7MVf6UfI; Mohd Farid bin Mohd Sharif, The Concept of Jihād and Baghy in Islamic Law: With Special Reference to Ibn Taymiyya. (Master’s Thesis: Edinburgh University, 2006); M. Abdul Qadir, “The Muslim Political Theory of Rebellion,” The Indian Journal of Political Science 1, no. 1 (1939) 23–29; ve Khaled Abou El Fadl’ın 400 küsür sayfalık muhteşem eseri, Rebellion and Violence in Islamic Law (New York: Cambridge University Press, 2001).
- David Warren, Rivals in the Gulf: Yusuf al-Qaradawi, Abdullah Bin Bayyah, and the Qatar-UAE Contest Over the Arab Spring (New York, NY: Routledge, 2021), 87.
- Warren, Rivals in the Gulf. Also see David Warren, “The Modernist Roots of Islamic Autocracy: Shaykh Abdullah Bin Bayyah and the UAE-Israel Peace Deal,” 27 Ağustos 2020, The Maydan, https://themaydan.com/2020/08/the-modernist-roots-of-islamic-autocracy-shaykh-abdullah-bin-bayyah-and-the-uae-israel-peace-deal/
- “United Arab Emirates 2021,” Amnesty International Report, https://www.amnesty.org/en/location/middle-east-and-north-africa/united-arab-emirates/report-united-arab-emirates/
- Hallaq, The Impossible State, 3.
- Quisay ve Parker, “On the Theology of Obedience.”
- Abdullah bin Bayyah, The Nation-State in Muslim Societies (Abu Dhabi, BAE: Müslüman Toplumlarda Barışı Teşvik Etmek Forumu, 2019), 35.
- Jon Hoffman, “The Abraham Accords and the Imposed Middle East Order,” The National Interest, 3 Ekim 2022, https://nationalinterest.org/print/blog/middle-east-watch/abraham-accords-and-imposed-middle-east-order-205136.
- The Abraham Accords Declaration. 15 Eylül 2020, https://www.state.gov/wp-content/uploads/2020/10/Abraham-Accords-signed-FINAL-15-Sept-2020-508-1.pdf.
- Jon Hoffman, “The Abraham Accords.”
- “Tunisia’s July 25 Referendum”, Basın Açıklaması, Antony Blinken, Dışişleri Bakanı, 28 Temmuz 2022, https://www.state.gov/tunisias-july-25-referendum/. Tunus’un 25 Eylül referandumu ve and Kais Said’in gücü ele geçirmesi hakkında daha fazla bilgi için bkz. Monica Marks’ röportajı, “A Vote in Authoritarian, Unfair Context: Monica Marks on Tunisia’s referendum”, Middle East Eye, 25 Temmuz 2022, https://www.youtube.com/watch?v=RcFXcnfnUz8. Tunus’un siyasi serüveninin neden başarısızlıkla sonuçlandığına dair daha fazla bilgi için bkz. Joseph J. Kaminski, “Secular Neutrality and the Failed Political Experiment in Tunisia,” Ummatics, 12 Eylül 2022, https://ummatics.org/2022/09/12/secular-neutrality-and-the-failed-political-experiment-in-tunisia/.
- Hallaq, The Impossible State, 3.
- Max Scheler, Problems of a Sociology of Knowledge, trans. Manfred Frings (London: Routledge & K. Paul, 1980), 98.
- Werner Stark, The Sociology of Knowledge: An Essay in Aid of a Deeper Understanding of the History of Ideas. (London: Routledge & Kegan Paul, 1960), 114.
- Hallaq, The Impossible State, 49.
- Ayatollah Khomeini şurada alıntılanmıştır: Chibli Mallat, The Renewal of Islamic Law (Cambridge, UK: Cambridge University Press, 1993), 92. Humeyni’nin bu tarz ilk açıklaması değildi. 1981’de ünlü İranlı Şii âlim ʿAllame Tabetabai’nin ölümünü anma konuşmasında, Humeyni, “İslam Cumhuriyeti’nin korunması, diğer tüm görevlerden öte ilahi bir yükümlülüktür. Hatta Asrın İmamı’nın korunmasından (imam-ı ʿasr) daha önemli bir şeydir” şeklinde yorum yapmıştı. Şurada alıntılanmıştır: Farhang Rajaee, Values and World View: Khomeyni on Man, the State, and International Politics (Lanham, MD, University Press of America, 1983), 70.
- Hamid Mavani, “Khomeini’s Concept of Governance of the Jurisconsult ‘(Wilayat al-Faqih)’ Revisited: The Aftermath of Iran’s 2009 Presidential Election,” Middle East Journal 67, No. 2 (2013), 209.
İkinci Sav: Geçmiş Bir Engel Değil, Bizim İlham Kaynağımızdır
Bu yazı, Müslüman birliğinin savunulmasına dair bir dizi savın ikincisidir. Dizinin giriş yazısı için buraya tıklayın.
Özet. Müslümanların siyasî birliği, hem Kur’anî bir zorunluluk hem de ümmetin hayatta kalması ve ilerlemesi için tarihî bir gerekliliktir. Geçmişteki bölünme ve çatışmalar, bu birliği gereksiz veya tehlikeli hale getirmez. Tarihteki İslam toplumları, siyasî parçalanmalara rağmen ortak inançlar, hukuk sistemleri ve ticaret ağları yoluyla bu birliği sürdürmüşlerdir. Teknolojik zorluklar ve dünya tarihindeki faktörler daha kapsamlı birleşme çabalarını kısıtlamış olsa da bu engeller artık geçerli değildir. Birliğin faydaları, zorluklarından çok daha büyüktür ve Müslümanlar, geçmişten ders alarak birlik içinde bir gelecek için çaba sarf etmelidirler.
Büyük tarihçi İbnü’l-Esir (ö. 630/1233), doğudaki büyük İslam şehirlerinin Moğollar tarafından yok oluşuna şahit olurken “Keşke anam beni hiç doğurmamış olsaydı da dünyada daha önce yaşanmamış bu felaketi görmeden ölüp gitseydim ve unutulsaydım,” diye feryat ediyordu. . Üstelik en kötüsü daha yaşanmamıştı. Henüz ele geçirilmeyen Müslüman şehirlerdeki kütüphaneler, Kıyamet Günü’nün alametlerine dair kitaplarla doluydu. İslam’ın sergüzeşti sona ermişti ve beraberinde dünyanın da sonu geldi deniliyordu. Dünya hızla sonuna yaklaşıyor gibi görünüyordu. Pek çoğuna göre Moğolların kanlı orduları, kesinlikle Yecüc ve Mecüc’tü. 1258 yılında, İslam’ın en büyük şehri olan Bağdat yağmalandı ve bir daha asla toparlanamadı.
Halbuki İslam sadece hayatta kalmamış, sadece iki asır sonra 1453 yılında İstanbul’un fethiyle yeni bir zirveye ulaşmıştı. Babür Sultanlığı, kısa süre içinde Hindistan üzerindeki hakimiyetini pekiştirecekti. İslam, Batı Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar her yerde kök salmıştı. Amerikalı tarihçi Marshall Hodgson’a göre, eğer bir Marslı, on beşinci yüzyılda Dünya’ya inse ve buranın geleceğini öngörseydi, Müslümanların yakında tüm gezegeni fethedeceği sonucuna varırdı. İslam, durdurulamaz görünüyordu.
Müslümanlar için İstanbul’un fethinin manevî bir anlamı vardı. Resulullah (sav) bunu önceden bildirmiş ve orayı ilk fethedecek orduyu müjdelemiştir. Müslümanlar da İslam’ın ilk asrından itibaren burayı fethetmeye çalışmışlardır. Bu ordulardan birinde Resulullah (sav)’in torunlarından Hz. Hüseyin de dahil Abdullah bin Zübeyr ve Abdullah bin Ömer gibi büyük sahabiler de yer almıştı. Ancak yine de başarılı olamamışlardı.
800 küsür yıl sonra genç Osmanlı sultanı Fatih Sultan Mehmet (ö. 886/1481) sahabenin bile yapamadığını yapmaya çalıştı ve buna muvaffak oldu. Onun için tarih bir engel değil ilham kaynağı olmuştu, Bizim için de öyle olmalıdır.
Bazı eleştirmenler, İslam topraklarının geçmişte hiçbir zaman tek bir siyasî yapı altında birleşmediğini, dolayısıyla gelecekte de Müslümanların birleşmesini önermenin hem faydasız hem de naif ve tehlikeli olduğunu iddia ediyorlar. Geçmişimize dair bazı görüşler, öylesine içimize işlemiştir ki, bu içsel çatışmayı gidermek için, hem İslam alimlerinin ittifakla kabul ettikleri doktrinleri hem de yüzümüze çarpan gerçekleri eğip bükme zorunluluğu hissediyoruz. Doğru, bazıları kahramanlarımızın hata yapabileceğini inkar ederek tarihimizi romantize ediyorlar, ancak asıl kaygı verici olan, tam tersine, geçmişin başarılarının kendi hedeflerimize koyduğu katı sınırı çok çabuk kabul edenlerdir.
Burada benim asıl endişem, yarı cahil ve tükenmiş aktivistlerin ya da gizli oryantalistlerin her yere sinmiş karamsarlığıdır. Kulağa havalı ve sofistike gelse de karamsarlık, şimdilik gemisini yürüten ve ümmet için vicdan azabı çekse de kendi rahatından taviz vermeyen azınlığa ait bir lükstür. Her düzeyde yok olma tehdidiyle karşı karşıya olan milyonlarca Müslüman için yapmamız gereken çok daha fazla şey var. Onlar yalnızca bedenlerine yönelik bir soykırım değil, aynı zamanda ruhlarının, ahlaklarının ve insanlıklarının yok edilme tehdidiyle de karşı karşıyalar.
Kur’an karamsarlığı reddeder. Yüce Allah bize, peygamber karşıtlarının her zaman hakikate karşı çıktıklarını, insanların da genelde zayıf, cahil ve isyankar olduklarını hatırlatır. Ancak bu gerçek, Müslümanlar olarak bizi pes etmeye ve insanlıktan ümit kesmeye -’realist’ olup vazgeçmeye- değil yeni bir azimle işlere sarılmaya ve sızlanıp duranlara kulak asmamaya itmelidir. Vahyin neticesi, şimdiye kadarki en büyük başarı hikayesidir. Tarih sürekli olarak bizi şaşırtmaktadır ve ne bir engel ne de cesaretten ve hayal gücünden yoksun oluşumuza bahane olarak görülmemelidir.
Eğer Müslümanların siyasî birliğinin farz olduğu kabul edilir ise, ki Sünnî doktrin konusunda görüşüne başvurduğumuz kimselere göre öyledir, bu durumda tarihte bu birliğin olmadığına işaret etmek ya şeriatın bunu dayatarak saçmaladığı ya da Müslümanların Allah’ın emrine kayıtsız kalmaları gerektiği anlamını doğurur. Ya da belki imkansız olduğu için mantıken Müslümanlar için artık gerçekten bir araya gelmek farz değildir. Peki gerçekten bu imkansız mıdır?
Gelecek meçhul olduğu ve bizi sürekli şaşırttığı için şüpheciler kendi görüşlerini desteklemek için mecburen belli bir tarih anlatısına başvuruyorlar. Diyorlar ki, eğer Fas’tan Endonezya’ya elli küsür ulus devlete bölünmüş topraklar tek bir yönetici tarafından idare edilirse aradaki tüm ulusal kurumlar dağılacak hatta yerle bir olacak, tüm tarih ve yerel özgürlükler silinecek ve her tür entelektüel ve kültürel çeşitlilik yok olacaktır. Bu varsayımlar tamamen hatalıdır. Geçmişteki halifelikler, mevcut kaynak ve kurumlara göre pek çok farklı biçimde şekillenmiştir. Halifenin mutlakiyetçi bir despot olarak betimlenmesi, bu kurumun zengin ve çok boyutlu tarihine haksızlık olur.
Belki de Müslümanların birleşmelerinin tek yolunun akla hayale gelmez bir zulüm, şiddet ve yıkım olduğuna bizi inandıran şey, dindar realizm kılığındaki karamsarlıktır. Bu yüzden bazıları Müslümanların şu anki zavallı halinin yine de korkunç bir yıkımdan daha iyi olduğu vehmine kapılmaktadırlar. Bu endişe, birçok geleneksel Müslüman yazarın tekrar ettiği Orta Çağ sözünü hatırlatır: “Altmış yıllık zulüm, bir günlük anarşiden daha hayırlıdır.” Düzensizliğe karşı bir uyarı anlamına gelen bu kötümserlik, eğer kelimesi kelimesine alınırsa,düzensizliği ve kaosu mutlak kötülük olarak görüp, mevcut durum (statükonun) ne kadar şeytani olursa olsun, her koşulda muhafaza edilmesi gerektiğini savunan bir anlayışa dönüşür. Allah’a iman edenler için karanlık daima geçicidir. Zulme ve yozlaşmaya karşı mücadele kısa vadede imkansız gibi görünse de bunlara direnmek tek doğru harekettir. Aksine zulme karşı eylemsizliği İslam siyasetinin esası olarak alırsak Hüseyin’i Yezid’e, Musa’yı Firavun’a kurban etmişiz demektir.
Bu karamsarlığın temelinde, tarihi seküler bir çerçevede ele alan ve ilahi yardımın mümkünlüğünü baştan reddeden belirli bir bakış açısı yatmaktadır. Oysa hayatımızda zaman zaman şahit olduğumuz olağanüstü dönüşler, bu anlayışın öngörmediği şekilde gerçekleşmeye devam etmektedir. Ne var ki, her seferinde bu değişimlere hazırlıksız yakalanırız.
Eğer Müslüman birliğine ulaşmak, mutlakiyetçi bir devlet, yerel Müslüman kültürlerin ve yaşam biçimlerinin yok olması, faydalı kurumların ortadan kalkması ya da insanları dine cephe aldıracak dinî bir tiranlık gerektirseydi, bu gerçekten de endişe verici olurdu. Bazı Müslümanlar için hilafet tasavvuru tam olarak şunu temsil eder; güçlü bir hükümdar, karşı konulmaz askerî gücü, mükemmel takvası ve/veya sağlam akidesi ya da şeriata sıkı sıkıya bağlılığıyla tüm farklılıkları ortadan kaldırır, tüm sorunların üstesinden gelir ve ütopya gibi bir altın çağı geri getirir. Ütopyacılık bazen zararlı olsa da her zaman değildir. Bugünün umutsuz dünyasında nostaljinin, hem moral hem de pratik açıdan bazı faydaları vardır.
Bunun tam tersi, Müslümanların tarihinin çözümsüz bölünmeler ve çatışmalardan ibaret olduğu inancı çok daha yanlıştır. Bu inanç sadece ürkütücü statükoyu benimseyip meşrulaştırmakla kalmaz binlerce ahlaksız tavizin de zeminini hazırlar. Bilgelik, akademik mesafe ve körü körüne statükoyu savunma kisvesi altındaki bu düşünce, kötülüğün (batılın) kalıcı olduğu yanlış fikrine dayanır. Halbuki Kur’an bunun tam tersini haykırır: inne’l-batıle kane zahuka (şüphesiz batıl yok olacaktır)!
Bazı gelenekselci Müslümanlar mehdi inancıyla ilgili ahir zaman hadislerini farklı yorumlayarak ütopyacılık ve şüpheciliği birleştirip sorumluluktan ve ortak mücadeleden kaçışlarını meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Böylece tek bir hamlede dinî ve ahlaki görevleri, Kuran’ın emirlerini, nebevî modeli ve diğer Müslümanların ve insanlığın çektiği acıları göz ardı ederler.
Her aşırılık, eninde sonunda zıddını doğurur. Peygamber ve Râşidûn devrini de kapsayan dikkatli bir tarih okuması, bu tür basitleştirilmiş düşüncelerden insanı arındırır.
Müslümanların tarihinin iç çatışmalar, bölünmeler, zalim ve kana susamış idareciler ve kanlı savaşlarla dolu olduğu iddiasına geri dönelim. İslam tarihindeki sürekli bölünmelerin Müslümanları birleştirme çabasını sadece faydasız değil aynı zamanda tehlikeli ve zararlı kılacağı iddia edilmektedir. Bu iddiaların belli bir noktaya kadar doğru olsa da yanıltıcı, bağlamından kopuk (anakronik) ve kavramsal olarak da zayıf olduğunu göstereceğim.
Tarih meselesini iki ayrı soru halinde inceleyelim.
- Müslümanlar siyasî birliğin farz olduğuna inanıyorlar mıydı?
- Bunun peşinden gittiler mi ve eğer gittilerse bunu başarabildiler mi?
1.Müslümanlar siyasi birliğe inanıyorlar mıydı?
Bu ilk sorunun yanıtı hiç şüphesiz evettir. Teorik olarak, İslam uleması, Moğollar ya da Haçlıların en şiddetli saldırıları altında bile bu konuda hiç taviz vermemişlerdir.151Ümmetiks Enstitüsü, bu vazifenin tam manasını açıklamak ve bunun çağlar boyunca farklı ekoller tarafından nasıl icma ile savunulduğunu göstermek için önde gelen klasik İslam otoritelerinin görüşlerini açıklamalı tercümelerle yayınlamaya devam etmektedir.175
Bu icmanın açıklığına rağmen yarım hocalar ve yanlış bilgilerle dolu bu alanda, doğrulanması gereken pek çok şey vardır. İster Sünnî, ister Şii ya da İbadî olsun tarihteki hiçbir İslamî gelenekte, bir imam atanması gerektiği konusunda anlaşmazlık olmamıştır. Alimler felsefî olarak, imam atamanın akla mı (Muteziledeki gibi) yoksa vahye mi (Sünnîlerdeki gibi) dayanması gerektiğini ya da Peygamber Efendimiz (s.a.v) sonrası kimin halife olması gerektiği konusunda tartıştılar diye bu vazifenin gerekliliği hususunda ayrılığa düştükleri iddia edilemez.
Yetki konusunda da yaygın yanlış anlamalar vardır ve bunların düzeltilmesi gerekmektedir. Maverdî, bu konuda bir taviz vermemiş, ancak olağanüstü durumlarda, bir Sünni halifenin başka bir Müslüman askeri güç tarafından baskı altına alınması halinde, eğer bu güç halifenin meşruiyetini tanıyorsa, onun yönetimini kabul edilebilir görmüştür. Gazali, sultanlığı ya da birden fazla sultanı normal görmez. Ona göre aslında meşru Müslüman hayatı, meşru bir halifenin varlığına dayanır. Gazali, sultanları, haram olsa da hayatta kalmak için mecbur kalınan ölü hayvan eti yemeye benzetmiştir. İbn Teymiyye de hilafetin zorunluluğunu reddetmez. O da sultanlığın yasak olduğunu düşünür, ancak son çare olarak tıpkı Gazali ve diğer Sünnî alimler gibi bir veya birden fazla Müslüman sultanın olmasına cevaz verir.
Bu Sünnî otoriteler, Müslümanların bir imam altında birleşmelerinin itikadî önemini sorgulamamış, aksine Şii otoritelerden ayrılarak kişinin bir imamı tanımadan da mümin olabileceğini ve imametin diğerleri gibi bir vazife olduğunu, dolayısıyla bir inanç meselesi değil fıkhî bir mesele olduğunu kabul etmişlerdir. Bu konuda, hem Müslüman hem de gayrimüslim yazarların yanlış anladığı bu temel meselelerle ilgili daha fazla örnek verebilirim. Ancak bu makalede, esas olarak tarih üzerinde durmayı amaçlıyorum.
2.Müslümanlar birliğin peşinden gittiler mi?
Tarih bilgisi, bize inanç ve hukuk metinlerinin ötesine geçerek bu inancın nasıl yaşandığını, hissedildiğini, kurumsallaştırıldığını, savunulduğunu ve evet, bazen de ona nasıl ihanet edildiğini görmemizi sağlar. Seküler bir gözlemci, bunu geçmiş hakkında belli dinî duyguların haklılaştırılması için gerekli mistik bir inanç olarak görse de, Abbasi iktidarının yıkılması ile Osmanlıların yükselişi arasında geçen beş asır boyunca düşmanca jeopolitik koşullara rağmen bunun İslam hukuku, siyaseti ve günlük yaşamını şekillendiren etkili bir inanç olduğunu belirtebiliriz.
Müslüman topluluklar birbirinden ne kadar ayrılmış olursa olsun halifelikle bir araya gelme fikri asla kaybolmadı. Bunun örnekleri oldukça fazladır. Mesela bir zamanlar Çin İmparatoru Çin’deki Müslümanlar arasındaki dinî anlaşmazlıkları kendi topraklarında önlemek için Osmanlı sultanı adına hutbe okunmasını emretmiştir.178Açe sultanı Ali Mugayat Şah 1511’de Portekizli sömürgecileri Malakka’dan kovmak için İslam halifesi olarak Osmanlı Sultanı Kanuni Sultan Süleyman’a başvurmuştur.187
Müslümanların yönetimindeki Hindistan belki de bunun en açık örneğini sunmaktadır. Bir tarihçinin deyişiyle,
Delhi Sultanlığı (1205-1526) varlığı boyunca, Abbasi halifelerinin hukuksal egemenliğinde, dünya çapındaki İslam imparatorluğunun yasal bir parçası olarak kaldı. Sultanlar kendilerini halifenin vekili olarak kabul ederlerdi ve idarî ve hukukî otoritelerinin geçerliliğini bu vekalete dayandırırlardı. Ümmetin en yüksek otoritesi yasal olarak halife olduğundan her sultan ve hükümdar idarî gücünü İmam adına kullandığını beyan ederdi.193
Bu tür ilişkilerin örnekleri çoğaltılabilir, fakat Müslüman hükümdarların her zaman en iyi koşulların sağlanması için gerekeni yapmadıkları da bir gerçektir. Çoğu zaman hırs, dünyevileşme ve reelpolitik devreye girerdi. Ancak bu hükümdarların namaz kılmamaları ya da içki içmeleri nasıl İslam hukukunun içkiyle ilgili hükmünü hiçe saymamızı gerektirmezse aynı şekilde bu ihmalkarlıklar, siyasî birliği görmezden gelmemiz için de bir gerekçe olamaz.
Esasında geçmişte Müslümanların, bir şekilde inandıkları bu yükümlülüğü yeterince yerine getirip getirmediklerini anlamak kolay değildir, zira bu, günümüzün tarih anlayışını geçmişe yansıtma eğilimimizi (presentist bias) sorgulamayı ve genel Müslüman bilincinde mevcut olan sınırlı tarih bilgisini dikkate almayı gerektirir. Tarih bilgimiz ne kadar ilerlese ve kesinlikle genel Müslüman söylemine katkıları inkar edilemese de kaçınılmaz olarak eksik bilgiler ve tartışmalı yorumlarla sınırlıdır. Aşağıda bu önyargılardan bazılarını düzeltmek için birkaç nokta sunacağım.
Birincisi, bugün “Müslüman dünyası” olarak adlandırdığımız kavram yahut da İslamî tabirle Dârü’l-İslâm, sürekli olarak genişlemekte ve karmaşık ve dinamik sınırlarla şekillenmekteydi. Hicri 4. (Miladi 10.) yüzyılda Abbasî Devleti’nin parçalanmasından sonra, İslam toprakları, Avrupa’dan Çin’e kadar (tarihçiler, tarihsel gelişmelerin benzerliği nedeniyle bu bölgeyi ‘Avrasya’ olarak adlandırmaktadır) diğer medeniyetlerin de karşılaştığı gibi, son derece yıkıcı göçebe istilalarıyla yüzleşti. Siyasi parçalanma ve İslam’ın ilk doğduğu topraklardan çıkıp Nil’den Amu Derya’ya (Ceyhun) kadar yayılması, basit bir siyasî birlik anlayışının uygulanamayacağı anlamına gelmekteydi.
En önemli topraklar kuzeyden gelen yeni Müslüman olmuş göçebe Türklere ev sahipliği yaparken İslam’ın yayılışı diğer bölgelerde dağınık ve karmaşıktı. Bazı yerlerde, Müslümanlar yalnızca ana ticaret yolları boyunca (Batı Afrika gibi) varlıklarını sürdürürken bazı bölgelerde yüzyıllarca süren varlık mücadelesi sonunda buraları fethetmişlerdi (Anadolu gibi), ya da gayrimüslim hükümdarların altında idarî görevliler olarak bulunuyorlardı (Moğol Çin’inde olduğu gibi). Diğer yerlerde, yönetici aileler Müslümandı, ancak halkın çoğunluğu değildi (Hindistan gibi), ve daha pek çok farklı düzen mevcuttu. Öyle ki, bir zamanlar güneydoğu Asya bir yana Hindistan bile bugünün Batısı kadar yabancı bir yer olarak görülüyordu.
Ayrıca İslam toprakları sadece İç savaş öncesi Amerika’dan daha geniş bir alana yayılmakla kalmamış aynı zamanda çok daha heterojen bir yapıya da sahipti. Çünkü beyaz Avrupalıların tektipleştirici, etnosentrik ve şiddet içeren yerleşimci-kolonyalizminden farklı olarak, İslam toprakları çok farklı yollarla genişlemiş, çoğunlukla geniş nüfusları kültürel ve politik özgüllükleriyle birlikte bünyesine katmıştır.
İkinci olarak, günümüzde tek bir siyasî birim olarak kabul edilen modern yönetim biçimi, eski dünyadaki büyük siyasî sistemler için düşünülemezdi. 19. yüzyıldan önceki bin yıl boyunca, İslam topraklarının büyük bölümü, İç savaş öncesi Amerika Birleşik Devletleri’ne benzer şekilde bir araya gelmişti. Bu topraklar, ortak bir şer’î hukuk düzeni, ilmî, manevî yollar ve ticaret ağları, ortak inançlar ve içiçe geçmiş kültürlerle ve her ne kadar isyan dönemleri olsa da, halifeye resmî bağlılıkla bir arada duruyordu. Abbasiler sonrası siyasî parçalanma elbette olumsuz bir etki yapmıştı. Ancak bu etkiler sınırlıydı çünkü Müslüman toplumlar hâlâ güçlü bir medeniyetin parçasıydı ve birlikleri büyük bir rakip tarafından tehdit edilmemişti.
Bu durum, bölünmenin ve siyasî parçalanmanın bazı dönemlerdeki yıkıcı etkilerini inkâr etmek anlamına gelmez; örneğin, bir grup sefil haçlı ordusunun koskoca Müslüman dünyasını ezip geçerek Kudüs’ü işgal etmesi gibi durumlar bu etkilerin açık örnekleridir. Bunun çözümü, Zengîler ve ardından Eyyübîler altında siyasî birliğin sağlanması idi, ama bu da kısa ömürlü oldu.
Üçüncü olarak, idare mekanizması aynı değildi. İyi ya da kötü modern siyasî yönetim birliği olarak algıladığımız şey, o zamanlar mümkün değildi. Bu, sadece Abbasîlerin dördüncü/onuncu yüzyıldaki parçalanmasından sonraki bin yıl boyunca değil, ondan önce de, özellikle hulefa-i raşidin döneminde de geçerliydi. Müslüman yönetim şekli üzerindeki sınırlar, dünya tarihiyle ilgiliydi, yani geçmişteki diğer büyük güçler için de benzer sınırlar vardı.
Dördüncüsü, Müslüman devletler, dünya tarihindeki belli faktörlerle sürekli müzakere etmek zorunda kalmıştır. . İslam’ın ilk öğretileri eşitlikçilik ve liyakat sistemini desteklese de, İslam, antik medeniyetin topraklarını fethettikten kısa bir süre sonra, maddî ve kurumsal düzenlemeler bakımından diğerlerinden köklü bir şekilde ayrışamadı. Bunun sebebi, siyasî ve ekonomik faktörlerin yanı sıra hayatta kalma ve rekabet etme ihtiyacı idi. Selçuklular gibi atlı savaşçıların ardından Moğolların istilaları ile kesintiye uğrayan Abbasî ve Osmanlı halifelikleri arasındaki parçalanmış yüzyıllar, Avrasya’nın tamamını benzer şekillerde etkilemişti.
Aynı şekilde, Batı modernitesinin arefesinde, Osmanlı ve Mısır hükümetleri, İslam’ı terk etmek niyetiyle değil, aksine onu koruyabilmek için hızla modernleşmeye çalıştı. Bu, sadece gerçeğe boyun eğmek değil, bilakis “düşmanınıza karşı elinizden geldiği kadar güç ve savaş atları hazırlayın” (8:60) şeklindeki ilahî emre tarihsel bir İslamî yanıt idi. Bu görevi ve hedefi yeniden üstlenmek, hatta bunu daha iyi yollarla yapmaya çalışmak, İslam medeniyetinin en doğal içgüdüsüdür. Kısacası, bugün dünya tarihinde durduğumuz nokta, hem bölgesel hem de medeniyetler ölçeğinde bir birleşmeyi mümkün ve hatta zorunlu kılmaktadır.
Sonuç
Buraya kadar, Müslümanların güçlü bir birliğin dinî ve pratik gerekliliğine inandıklarını ve bunu sağlamak için çaba sarf ettiklerini savunduk. Uğrunda çaba göstermeye değer her tür ahlakî ve dinî hedefte olduğu gibi bu yoldaki başarı da kısmî idi ve zamana ve mekana göre farklılık gösteriyordu. Daha da önemlisi, birliğin yolları gibi siyasî ayrılıkların zararlı etkilerinin de sınırlı olduğuna işaret ettik. Günümüzde iletişim araçları ve idarî birlik yöntemleri her yere yayılmış olup ayrılığın zararları her zamankinden daha büyük hale gelmiştir.
Modernizm öncesi dönemdeki İslam topraklarının muazzam genişliği ve çeşitliliği tek elden yönetimi son derece zorlaştırmışsa da bu birlik fikri her zaman için İslam itikadı ve fıkhı ile ilgili eserlere işlemiş tek geçerli ideal olarak kalmıştır. Hindistan, Çin, Rusya ve ABD örneklerinde açıkça görüldüğü üzere, bu tür geniş ve çeşitli toplulukları yönetmenin zorlukları artık aşılmış durumdadır. Üstelik merkezî büyük devlet modelinin yerine, ulus-ötesi siyasî oluşumlara yönelik yaygın eğilim göze çarpmaktadır. Avrupa Birliği, Afrika Birliği ve ASEAN gibi üst devletler arası birliklerin artışı bu eğilimin açık göstergesidir. Müslümanlar olarak bugün büyük bir güç olarak birleşsek bile bu kervana en son biz katılmış oluruz.
Diğer bir ifadeyle, birlik sadece Kur’ânî bir zorunluluk değil, aynı zamanda tarihî bir gerekliliktir. Eğer gayrimüslimler bunu başarabiliyorsa, Allah’ın yardımı ile Müslümanlar daha iyisini yapabilmelidir. Günümüz tecrübesi, hayatta kalma ve izzetin, farklılıklar içinde birliği sağlayabilen ve kolektif hareket etme sorununu çözebilenlere ait olduğunu göstermektedir. Bunu başaramayanlar için ise zillet, hatta yok oluş kaçınılmazdır.
Şüphesiz asıl mesele, zayıf ve geri kalmış olmamız değil, anlamlı bir medeniyet misyonundan yoksun oluşumuzun bizi dar görüşlü ve parçalanmaya meyilli hale getirmesidir. Siyasi bölünmüşlük, mezhepsel, etnik ve diğer iç ayrılıkları körükler ve fırsatçıların iktidara gelmesine zemin hazırlar. Bir zamanlar insanlığa önderlik etmemizi sağlayan, tevhid inancına dayalı ilahi birlik emri bugün yeniden ulaşılabilir durumdayken, bundan kaçınmak için hiçbir bahanemiz yoktur.
Bu temel İslamî yükümlülüğü yerine getirmemenin sonuçları, son iki yüzyıldır açıkça görüldüğü gibi modern dönemde tahayyül edilemeyecek kadar çoktur. Bu durum, bazı Müslüman toplulukların, kadınların eğitimini yok saymaları veya etnik ayrımcılık ya da ırk ve renk ayrımcılığına hoşgörüyle yaklaşmalarından farklı değildir. Geçmişte bu tür ihmallerin yol açtığı zararlar yerel ve sınırlı olabilirken, bugün küresel ölçekte devasa ve katlanılmaz boyutlara ulaşmış, hatta İslam’ın temellerini tehdit eder hale gelmiştir. Siyasî birliğin sorumluluğunu ihmal etmek de aynı şekilde zararlı ve günah sayılmalıdır.
Müslüman birliğinin gerçekleşemeyeceğine inanan eleştirmenler, çoğunlukla realizm maskesini takarlar, ancak kendileri İslam tarihini yorumlama noktasında yetersizdirler. Katı tarih okuması, İslami birliğin, Ortaçağ İslam dünyasında tam anlamıyla gerçekleşmediğini gösterdiği için bugün de imkansız olduğu sonucuna varıyorsa, benzer bir tarih okuması hukuk, eğitim ya da okur yazarlığın yaygınlaşması için de aynı sonuca varacaktır. Nasıl ki etkin ve büyük ölçekli siyasi kurumlar modern bir olguysa, kitlesel okur yazarlık, etkin yönetim biçimleri ve hayatımızı şekillendiren bilimsel ve teknolojik devrimler de modern gelişmelerdir. Belki de mağlup romantiklerimiz geçmişi olduğu gibi kabul etmemizi istiyor ve Müslümanların bugünkü halini destekleyerek bir şeyler hedefliyorlar. Şu anki otokratlar, Müslümanların dünyada en eğitimsiz, özgürlükten ve güçten en yoksun halk olarak kalması için uğraşırlarken, Ortaçağdakiyle aynı okur yazarlık ve salgın hastalık seviyelerine geri dönmemiz pek de şaşırtıcı bir sonuç değildir.
Bizler aksine Müslümanların, tarihin sınırlarını aşmaları gerektiğini ifade ederken ecdadımızın erdemlerine sahip çıkarak İslam’ın bütününe göre yaşama cesareti göstermelerini öneriyoruz. Bu, aynı zamanda bilgi ve örgütlenme alanlarında ilerlemeyi ve bize sunulan fırsatları en iyi şekilde değerlendirmeyi gerektirir.
Özetle, İslami birlik sağlama emri nostaljik bir kalıntı değil, modern bağlamda yeniden dirilmeyi gerektiren zamansız bir ilkedir. Geçmiş, zaferleri ve sınırlamalarıyla bir engel değil, bir kılavuz işlevi görür.. Parçalanmışlık ve beraberindeki zaaflarla şekillenen bugünkü gerçekliğimiz, bu hedefin aciliyetini vurgulamaktadır. Farklı geleneklerimizin zenginliğini kucaklayarak ve çağımızın araçlarını kullanarak, ümmetin birlik içinde, dirayetli ve güçlü olduğu bir gelecek inşa edebiliriz. Bu geleceğe giden yol, cesaret, vizyon ve ilahî vaade tam bir bağlılık gerektirir. Bu yolu, sadece kendimiz için değil, gelecek nesiller için de kat etmek zorundayız.

Ovamir Anjum
Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsü'nde Baş Araştırma Görevlisidir. 2019'da Yaqeen Enstitüsü'nde yayınlanan ve bu projenin mihenk taşı olan "Halifeliği Kim İstiyor?" adlı makalenin yazarıdır. Toledo Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümünde İslam çalışmaları profesörü ve bağışlı kürsü başkanıdır. American Journal of Islam and Society'nin (önceki adıyla American Journal of Islamic Social Sciences) yardımcı editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsü inceleme kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları arasında İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve genel olarak tarih yer almaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012) ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020) bulunmaktadır, dört cildin ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına aşağıdaki adresinden ulaşabilirsiniz.
https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum
Notes
- İcma, usul-i fıkh’daki en güçlü delil türüdür. Usul’de icmanın, Kur’an ve Sünnet’ten sonra üçüncü kaynak olduğu düşünüldüğünde bunun nasıl olabileceği sorgulanabilir. Kur’an ve Sünnet başta gelse de icmanın, bu ikisini yorumlarken ortaya çıkan tartışmaları sonlandırma gibi bir fonksiyonu vardır. Örneğin günde beş namaz vakti olduğu Sünnet sayesinde bilinir ama bu konunun tartışmaya kapalı olması, icma sayesindedir. Bu konu hakkında daha fazla bilgi için Cüveyni’nin Gıyasu’l-Umem eserinde, imam meselesinde kesin icma olduğunu savunmasıyla ilgili makaleme bakabilirsiniz: “Political Metaphors and Concepts in the Writings of an Eleventh-Century Sunni Scholar, Abū al-Ma‛ālī al-Juwaynī (419 – 478/1028 – 1085),” Journal of the Royal Asiatic Society 26, no. 1–2 (2016): 7–18.
- Uthman Badar, ed., Classical Texts Series, Ummatics, https://ummatics.org/classical-texts-series/. Seri, şu an beş makaleden oluşmaktadır ve yakında yenileri yayımlanacaktır.
- On beşinci ve on altıncı yüzyılda Osmanlılar ile Hindistan’daki Müslüman hükümdarları ve Çin’deki topluluklar arasındaki bağlantılar için bkz. Giancarlo Casale, The Ottoman Age of Exploration (New York: Oxford University Press, 2010).
- Halife bu talebi yerine getirdi, ancak Osmanlı donanması 1539’da, yani tam 28 yıl sonra geldi: “Ayrıca askeri malzemeleri Anadolu’dan Sumatra’ya taşımak çok zor olduğu için, dünyanın ilk askeri yardım eğitim programlarından birini kurararak Açe’lere kendi toplarını nasıl dökebileceklerini öğrettiler.” William Polk, Crusade and Jihad: The Thousand-Year War between the Muslim World and the Global North (New Haven: Yale University Press, 2018), 147.
- Shashi S. Sharma, Caliphs and Sultans – Religious Ideology and Political Praxis (New Delhi: Rupa & Co., 2004), 247.
Seküler Entegrasyon Modelleri ve Küresel Yönetim Şemaları: Ümmet Entegrasyonu İçin Dersler
Giriş
Ümmetin daha fazla birlik içinde olabilmesinin birden fazla yolu bulunmaktadır: Liderlik, eski veya yeni bir devletten, devletler topluluğundan, özel sektörden, bir sivil toplum kuruluşundan ya da hiç beklenmedik bir kaynaktan gelebilir. Bu makale, bu yolların yalnızca birine, yani çok taraflı örgüt modeline odaklanarak, yirminci yüzyılın sonları ve yirmi birinci yüzyılın başlarındaki seküler örneklerin ümmet birliği için ne gibi dersler sunabileceğini ele almaktadır. Aynı zamanda, sağlam bir çok taraflı İslami örgüt inşa etmenin ve bu örgütün güçlü üye devletlere karşı gerçekten özerk olmasının, mevcut koşullar altında son derece zor göründüğünü savunmaktadır. Bu zorluk, hem siyasi uygulamalarda hem de zihinlerde seküler ulus-devletin siyasi anlamda baskın konumunu korumasından kaynaklanmaktadır. Dahası, mevcut “liberal uluslararası düzen” hem içerden hem de dışardan ciddi baskı altında olsa da206ne bu düzenin çöküşüne de Çin ve Rusya gibi otoriter alternatiflerin yükselişi, güçlü ve özerk, aynı zamanda çok boyutlu İslami organizasyonun ortaya çıkması için gerekli alanı henüz sunmamıştır. Ancak ümmet odaklı düşünce, hayal gücü ve aktivizm daha da geliştiğinde, böyle bir çok boyutlu ortaya çıkması için daha fazla alan açılabilir. Makale ayrıca, ulus-ötesi entegrasyon için en umut verici modellerin, belirli bir vizyon etrafında birleşmiş, bölgesel odaklı ve coğrafi olarak komşu örgütler olduğunu savunmaktadır. Güçlü bir bölgesel ümmet organizasyonu dahi, küresel ölçekte ümmetin birliğine giden yolda önemli bir basamak olabilir.
Ümmet düşünürlerinin ayrıca, ümmetin daha güçlü kurumlar inşa edebilmesi için nasıl bir siyasi düzenin gerekli olduğu sorusunu daha geniş bir çerçevede ele almaları gerekmektedir. Uluslararası ilişkiler uzmanı John Mearsheimer’ın kavramlarıyla ifade edecek olursak, ümmetin çıkarlarına en uygun düzenin şu üç özelliğe sahip olması muhtemeldir: “Sınırlı” yani temel olarak çoğunluğu Müslüman olan ülkeleri kapsayacak şekilde belirlenmiş sınırlarla tanımli olması; “ideolojik” yani sadece ortak çıkarlar değil, aynı zamanda ortak bir normatif vizyon doğrultusunda ülkeleri birbirine bağlaması ve “yoğun” yani ekonomik ve askeri alanlarda devlet davranışlarını önemli ölçüde etkileyebilen kurumlar geliştirmesi 209ve bu kapsamın sosyal, siyasi haklar, özgürlükler ve Müslümanlar arası çeşitliliği de içerecek şekilde genişletilmesi.
Böyle bir düzenin doğal olarak hem kapsayıcı hem de dışlayıcı özellikler taşıması kaçınılmazdır. Nitekim siyaset bilimci Kyle Lascurettes’in de belirttiği gibi212, tüm siyasi düzenler bu iki yönlü özelliğe sahiptir.
Ümmetin çıkarlarına uygun, “yoğun” bir düzenin oluşturulması toplumsal, entelektüel ve siyasi entegrasyonu sağlayacak sivil toplum kuruluşları inşa etmek ve sınır ötesi bağlar kurmak için Müslüman aktivistlerin önemli ve sürekli çabalarını gerektirecektir. Bu tür çabalar, nihayetinde devletlerin kendi aralarında daha derin entegrasyon yollarını düşünmelerini teşvik edebilir.
Bu makale, çok taraflı (multilateral) organizasyon modelinin sınırlarını ve imkanlarını anlamak ve bu modelden dersler çıkarmak amacıyla, 1945’ten bu yana dünyada ortaya çıkan en güçlü çok taraflı organizasyonlardan bazılarını ele almaktadır. Burada ele alınan girişimler ve organizasyonlar, iki veya daha fazla ulus-devletin siyasi ya da ekonomik olarak entegrasyonunu sağlama ve/veya küresel ya da bölgesel düzeyde ortak yönetim normlarını uygulama ve hayata geçirme yönündeki farklı çabalarını yansıtmaktadır. Makale, Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Avrupa Birliği (AB), Afrika Birliği (AU), Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ve Güneydoğu Asya ÜlkeleriBirliği (ASEAN) gibi örnekleri ele almaktadır.213
Bu örnekler, her birinin II. Dünya Savaşı sonrası liberal ulus-devletlerin düzenin parametreleri içinde seküler entegrasyon girişimlerini temsil ettiği gerçeği göz önünde bulundurularak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla, ümmetin entegrasyonunun, birçok tedrici yaklaşımda olduğu gibi, Müslüman ulus-devletlerin bir araya gelerek ulus-üstü (supranational) organizasyonlar kurması şeklinde tasavvur edilmesi halinde, bu örnekler özellikle dikkat çekicidir. Bu bağlamda, makalenin bulguları nispeten karamsar bir tablo çizmektedir. Güçlü ve çok taraflı bir ümmet organizasyonunun yakın zamanda ortaya çıkma ihtimaline dair kötümser olmak için haklı nedenler vardır. Hatta, ulus-devletin Müslümanların birliğini bozan en önemli unsurlardan biri olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ilk etapta böyle bir entegrasyonun peşinden gitmenin ne kadar faydalı olduğu sorgulanabilir. 214Aşağıda tartışıldığı üzere, seküler çok taraflı modellerden ve bu modellerin ulus ve vatandaşlık kavramlarını tanımlamaya yönelik varsayımlarından hareketle ümmet temelli modellere geçiş yapmak ciddi zorluklar barındırmaktadır. Ümmetçi düşünürler ve aktivistler, ümmet entegrasyonunu ulus-devlet çerçevesini aşan bir düzlemde tasarlamak zorundadır. Yine de, ümmet entegrasyonunun bu biçimi için bile seküler çerçevelerin önemli bir yeri vardır, nitekim bazı seküler çok taraflı organizasyonların kayda değer gücü, ümmet için çıkarılabilecek değerli dersler barındırmaktadır.
Bu makale, dünyadaki çok taraflı organizasyonlar ve diğer entegrasyon çabalarından bazı genel eğilimleri çıkarsamaktadır. Ortaya konan on temel bulgu, teorik çerçevelerden ziyade mevcut çok taraflı organizasyonlarda gözlemlenen eğilimlere dayanmaktadır. Bununla birlikte, uluslararası ilişkiler alanındaki akademisyenlerin, ulus-ötesi entegrasyonu açıklamak ve analiz etmek için özellikle Avrupa Birliği çalışmaları çerçevesinde geliştirdikleri çeşitli teorik yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu teorik perspektifler arasında işlevselcilik (functionalism), neo-işlevselcilik (neofunctionalism), hükümetlerarasıcılık (intergovernmentalism), federalizm (federalism) ve post-işlevselcilik (postfunctionalism) yer almaktadır. Makalenin yaklaşımı bu perspektifler arasinda en çok hükümetlerarasıcılık ve post-işlevselcilik kuramlarına yakındır. Hükümetlerarasıcılık açısından, entegrasyonun devletler arasındaki güç dinamiklerinden nasıl etkilendiğine vurgu yapılırken; post-işlevselcilik yaklaşımında ise iç siyasi çekişmelerin entegrasyonu nasıl baltalayabileceğine dikkat çekilmektedir.215
On temel bulgu şunlardır: (1) Entegrasyon ve küresel veya bölgesel yönetim çabaları sıklıkla ulusal egemenlik iddialarını tetikler; (2) Birkaç istisna hariç, iki veya daha fazla ulustan tam entegre birimler ya da uyumlu federasyonlar oluşturma çabaları genelde çok kısa bir süre içinde hüsrana uğramıştır; (3) çok taraflı ve kapsayıcı olması gereken organizasyonlarda çoğunlukla birkaç bölgesel veya küresel güç baskın olmuştur; (4) Bir bölgesel blok oluşturulması, karşıt bir blok oluşumunu tetikleyebilir ve bu da daha geniş entegrasyon olasılıklarını zayıflatabilir; (5) Ticaret ve sınır kontrollerinin gevşetilmesi ve belirli bölgesel alanlarda hareket ve iş gücü özgürlüğünün artması, 1945 sonrası dünyada entegrasyonun en başarılı ve istikrarlı şekli olmuştur; (6) en başarılı entegrasyon projeleri bile tersine dönme riskine sahiptir, bu durum Brexit ile en çarpıcı şekilde göserilmiştir;(7) Çok taraflılığın aşırı dozları, tersine sonuçlar doğurabilir; (8) 1991 sonrası hayatta kalan entegrasyon modellerinin çoğu, kapitalizmle uyumlu ve ona bağlı, ancak aynı zamanda uyarlanabilir olmuştur; (9) Vatandaşlıkla ilgili seküler anlayışlara dayandığı için seküler entegrasyon modellerinin, özellikle bölgesel düzeyde, mevcut koşullar altında İslami bir şekilde yeniden hayal edilmesi zor olacaktır; (10) Ümmetci düşünürler, insanların daha serbest hareket etmesini sağlamak gibi ümmete yönelik faydaları nedeniyle bazı “seküler” entegrasyon biçimlerini desteklemeli ve savunmalıdır.
Seküler Çok Taraflı Organizasyonlar ve Küresel Yönetim Şemalarının Kısa Tarihi
“Seküler” kelimesi tanımlanması zor bir terimdir,216ancak burada ele alınan kurumlar, temel amaçları açıkça dini olarak tanımlanmadığı için bu anlamda “seküler”dir. Bu nedenle, 1962’de kurulan Müslüman Dünya Ligi, 1969’da kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı ve 1975’te kurulan Dünya Müslüman Gençlik Meclisi gibi yapılar bu makalenin kapsamı dışındadır.217Seküler ve dini organizasyonlar arasında uzun süredir etkileşim olmuştur. Örneğin, uluslararası bağış ve insani yardım sistemini oluşturan bazı büyük sivil toplum kuruluşlarının (STK) tamamen ya da kısmen dini kökenleri vardır; bunlara örnek olarak 1863’te kurulan Uluslararası Kızılhaç Komitesi, 1897’de kurulan Caritas ve 1945’te kurulan CARE International verilebilir. Ancak, en güçlü hükümetler arası organizasyonlar, doğası gereği dini aidiyeti olmayan yapılardır.
Çok taraflı organizasyonlar, çok taraflı anlaşmalar kadar eskidir, ancak bunların amacı genellikle bir savaşı ya da bir çatışma döngüsünü sona erdirmenin ötesine geçer. Kalıcı ya da en azından uzun vadeli bir varlık olarak, sürekli bir personel ve bağımsız bir bütçe tarafından desteklenen çok taraflı organizasyon, basit bir mutabakat sözleşmesinden farklıdır. Bu tür kurumların tarihi genellikle Napolyon Savaşları’nın sonuna, özellikle de savaş sonrası bir barış kurma çabası olan Viyana Konferansı’na (1814-1815) dayandırılır.218Avrupa dışındaki gelişmeler de önemli olmuştur. Bunlara örnek olarak, yeni bağımsız Latin Amerika cumhuriyetleri arasında ortak bir dış politika oluşturmayı amaçlayan Panama Kongresi (1826) verilebilir. On dokuzuncu yüzyılın geri kalanında çeşitli siyasi ve ekonomik organizasyonlar ortaya çıkmıştır. Son zamanlarda, “uluslararası düzenin” temelde Batı kökenli olduğu fikrine karşı çıkan bir akademik dalga dikkat çekmiştir.219Bu çalışmalar, uluslararası ilişkileri, Avrupa merkezli olmayan bir biçimde yeniden tasavvur etme konusunda verimli ve yerinde bir yaklaşım sergilemektedir, ancak analizlerinin temel unsuru imparatorluklar olup, BM, AB vb. anlamında çok taraflı organizasyonlar değildir.
Yirminci yüzyıl, küresel ekonomi ve jeopolitikayı düzenlemeye yönelik süreçleri hızlandırdı. 1918-1939 arası dönem özellikle kritik bir dönemdi. Milletler Cemiyeti nihayetinde başarısız oldu, bunun nedeni kısmen Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilgili anlaşmayı onaylamayı reddetmesiydi. Ancak, savaşlar arasındaki yıllarda, potansiyel ekonomik yönetim girişimlerinin bir patlaması yaşandı.2201944-1949 arası dönem ise, bugün dünyadaki en etkili çok taraflı organizasyonların oluşturulmasında tanıklık etti. Yeni girişimler ilk olarak, 1944’te, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ın egemenliğindeki kırk dört ülkenin, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’nın kuruluşuna yol açan anlaşmayı müzakere ettiği ve Bretton Woods kasabasından adını alan Bretton Woods kurumları ile başladı.221Aynı zamanda, 1947’deki Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO, kuruluşu 1995) öncüsü olup genellikle Bretton Woods kurumlarının bir parçası olarak kabul edilmektedir. 1945’te Müttefik güçler, Birleşmiş Milletler’i kurdu ve 1949’da, Soğuk Savaş’ın hızlanmasıyla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) kurmak için bir araya geldi. 1815-1949 arası dönemde ve sonrasında, çok taraflı organizasyonlar kurma adına iki temel zorunluluk vardı: Savaşı engellemeye yönelik çaba ve ekonomileri entegre ederek küresel finans sistemini istikrara kavuşturma çabası.
1945 sonrası dönem, kendi kaderini tayin etme mücadelesinin bir dalgasını beraberinde getirdi ve Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dalgadan farklı olarak, bu mücadelelerin birçoğu başarılı oldu. Eski sömürge toprakları, Asya ve Afrika’da bağımsız uluslara dönüştü, çünkü yorulmuş Avrupa güçleri, imparatorluklarının çökmesine izin verdi veya buna zorlandı (Çoğu Orta ve Güney Amerika bölgesi, on dokuzuncu yüzyılda bağımsız olmuştu). Uluslar kulübüne yeni katılanların getirdiği dalga, Birleşmiş Milletler, IMF ve diğer önemli kuruluşların üyeliğini artırmakla kalmadı, aynı zamanda Arap Ligi (1945’te kuruldu), Güneydoğu Asya Derneği (1961’de kuruldu ve 1967’de Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ya da ASEAN olarak değiştirildi) ve Afrika Birliği (1963’te kuruldu, 2002’de Afrika Birliği’ne dönüştü) gibi bölgesel çok taraflı kuruluşlar için de yeni itici güçler oluşturdu. Bu organizasyonlardan bazıları, ulusculuk, ulusal çıkarlar ve devletler arası çatışmalarla uzlaştırılması zor olan geniş çaplı entegrasyon biçimlerini hedefledi. Bu sorunlar aşağıda daha ayrıntılı olarak tartışılacaktır. 1945 sonrası dönemde, kendi kaderini tayin etme arayışı ile bazen bizzat aynı lider tarafından dile getirilen daha fazla entegrasyon ve iş birliği talebi arasında sürekli bir gerilim olmuştur.
Bağımsızlık, Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki yeni uluslara, bir dereceye kadar yerel bir egemenlik ve Birleşmiş Milletler (özellikle Genel Kurul) ve diğer önemli kurumlar üzerinde etki sağlama fırsatları sundu. Ancak Batılı güçlerin eski sömürgeleri üzerinde halen devam eden siyasi ve ekonomik etkisi göz önüne alındığında, bağımsızlık çoğu zaman tam anlamıyla geçerli değildi. Hatta bazı durumlarda bu etki, neo-sömürgecilik olarak nitelendirilebilecek bir biçimdeydi.222Bağımsızlık, sömürge dönemine ait sınırları sertleştirdi; bu sınırlar bazen daha önce birleşik olan halkları böldü, yeni yönetici elitlerin kendi çıkarlarını takip etmeleri için teşvikler yarattı ya da bunları pekiştirdi. Ayrıca, Soğuk Savaş ortamında süper güçlerle ilişkileri yönetme ya da Bağlantısızlar Hareketi’ni sürdürme gibi bir zorlukla karşı karşıya kalınmasını da beraberinde getirdi.223İslamî dayanışmalar, diğer etnik, kültürel ve milliyetçi dayanışmalarla da rekabet etti. Dini kimlikler, müslüman çoğunluklu topraklarda bile, çok uluslu organizasyonların kuruluşunda genellikle ikincil ya da marjinal bir rol oynadı.
Genel olarak, çok taraflı örgütler küresel siyasetin manzarasını yeniden şekillendirmiştir. Hatta Kuzey Kore gibi, diplomatik olarak en izole devletler bile Birleşmiş Milletler üyesidir. BM aynı zamanda Filistin gibi, küresel diplomaside tanınması tartışmalı olan bazı ülkelere gözlemci statüsü de tanımaktadır. Çok taraflı örgütler, barış ve güvenlik, ticaret ve iklim değişikliği gibi genel ve özel konuların müzakere edildiği temel platformlar haline gelmiştir. Bu örgütlerin etkisi ayrıca, bireysel bileşenlerinin toplamından daha büyük hale geldiginde ve tam bir sistem oluşturmaya başladıgında daha da büyür. Örneğin, IMF’nin resmi bir tarihçisi, IMF’nin rolünün yalnızca borç vermekle sınırlı kalmadığını, giderek borçlu ülkelere kredi sağlamayı “teşvik etmeye” dönüştüğünü ve IMF’nin “uluslararası kriz yöneticisi” olarak işlev görmek suretiyle diğer kurumlarla ve hatta özel sektörle koordinasyon rolü üstlendiğini yazmaktadır.224Birleşmiş Milletler’in kendisi, Dünya Gıda Programı gibi, çok taraflı birçok organı barındıran geniş bir sistemdir ve bu organlar kendi başlarına son derece önemli olup BM şemsiyesi altında faaliyet göstermektedir. Bu sistemlerin etkisi, dünyadaki yüz milyonlarca insanın günlük yaşamının pek çok alanına, insanların nasıl beslendiği ve denetlendiğinden, fiziksel manzaraların, doğal alanların ve tarihi hazinelerin nasıl düzenlendiği ve kavramsallaştırıldığına kadar uzanır.
Aynı zamanda, çok taraflı kuruluşların yaptırım uygulama kapasiteleri de her yerde aynı değildir. Bu kuruluşların uygulayabileceği baskının en canlı örneği, özellikle 1980’ler ve 1990’larda IMF ve Dünya Bankası tarafından kalkınmakta olan dünyadaki pek çok borçlu ve umutsuz ülkeye uygulanan “yapısal uyum” programlarıdır. Şartlı Krediler aracılığıyla, bu bağışçılar, eski Komünist ülkeler ve kalkınmakta olan ekonomilere hızla özelleştirme, hizmetlerde ve kamu sektörü istihdamında derin kesintiler, ve piyasa odaklı ekonomilere hızlı geçişler gibi geniş çaplı değişiklikleri zorla kabul ettirmiştir. Ancak, çok taraflı kuruluşların sonuçları dikte etme konusundaki yetersizliğinin en belirgin örneği, Birleşmiş Milletler’in barış gücü kuvvetlerinin, konuşlandırıldıkları pek çok ülkede süregelen çatışmalara karşı kronik zayıflığı ve barışı koruma çabaları ile desteklenmesi gereken siyasi ilerleme ve istikrar eksikliğidir.225Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) de, marjinalleşmiş ülkelerde zaten yenilmiş ve yakalanmış figürleri yargılamak dışında, genellikle görevini uygulamada başarısız olan bir başka kuruluştur. Aynı zamanda, “Haydut devlet” olarak kabul edilen devletlere askeri müdahale için harekete geçirilen geniş tabanlı koalisyonlar da sıklıkla ya Afganistan’daki gibi yenilgiyle geri çekilmiş, ya da Libya’daki gibi daha istikrarlı ve açık bir sisteme geçişi sağlama konusunda güvenilir bir başarı elde edememiştir. Öte yandan, çok taraflı kuruluşların başarısızlıkları yeni imkânlar doğurabilir. Bir akademisyen, BM barış operasyonlarıyla ilgili olarak, BM barışı koruma misyonu başarısız olsa bile, “BM’nin bir yerde yaptıkları, diğer yerlerde çatışan tarafların sahip oldugu stratejileri, sonuçları ve seçenekleri değiştirebilir” demektedir.226Çok taraflı organizasyonlar, özellikle kendi iç demokrasi ve temsiliyet gibi kurucu ilkeleriyle açıkça çelişmekle suçlanmış ve dünyanın en güçlü ülkeleri tarafından domine edilen, dengesiz oyun alanları olarak işlev gördükleri iddialarıyla karşı karşıya kalmıştır. En güçlü organizasyonlar söz konusu olduğunda, güç dinamikleri genellikle açıkça görünür: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri hala II. Dünya Savaşı’nın en büyük kazananlarından oluşmakta, Dünya Bankası’nın başkanı her zaman Amerika Birleşik Devletleri hükümeti tarafından seçilmektedir. Bu tür güç dengesizlikleri genellikle bölgesel düzeyde de kendini gösterir; örneğin, Batı Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve en büyük ekonomisi olan Nijerya, Batı Afrika Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) içinde genel merkez, başlıca finansör ve baskın oyuncu konumundadır.
Bölgesel çok taraflı organizasyonların durumu karışıktır. Bazı bölgelerde ECOWAS gibi zamanla güçlenen ve daha aktif hale gelen organizasyonlar bulunurken, göreceli olarak daha düşük performans gösteren veya hatta pasif kalan organizasyonlar da vardır. Bir siyaset bilimci, ASEAN hakkında şunları yazmıştır: “Doğu Asya çok taraflılığı, içinde barındırdığı çözümsüz tarihi gerilimler ve bölgesel liderlik meselelerine dair süregelen hassasiyetlerle geçmişin mirasına hapsolmustur.”227Başka bir deyişle, Çin ve Japonya arasındaki gerilimler, ASEAN’ın güç kullanma yeteneğini zayıflatmıştır. Hareketsiz bir projeye örnek olarak, 1989’da kurulan Arap Mağrib Birliği verilebilir; bu birlik, Cezayir, Fas ve Libya arasındaki mevcut rekabetlerden dolayı sıkıntıya girmiştir.
Kısacası, seküler çok taraflı organizasyonların tarihi ve mevcut işleyişi ve bunların doğurduğu STK endüstrisi, ümmetci düşünürler için karmaşık dersler sunmaktadır. Küreselleşen bir dünya ve dönemsel savaşlar ile krizler, devasa çok taraflı organizasyonların kurulmasına yol açmıştır, ancak bu tür organizasyonlar bölücü, en güçlü üyeleri tarafından ele geçirilmeye yatkın ve bazen temel görevlerinde etkisizdir.
1. Bulgu: Entegrasyon ve küresel veya bölgesel yönetim çabaları genellikle ulusal egemenlik iddialarını tetikler.
Küresel entegrasyonun önündeki en büyük engel, ulusal egemenlik endişeleridir. Genel olarak, ülkeler, küresel sistemdeki göreceli güçleriyle orantılı olarak egemenliklerinden feragat etmişlerdir. Bu nedenle, mesela Amerika Birleşik Devletleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni tasarlamaya açıkça yardımcı olduğu halde 1998’de onu kuran Roma Statüsü’nü imzalamamıştır ve kendisinin Mahkeme’nin yargı yetkisine tabi olduğunu kabul etmemektedir. İç politikaların belirsizlikleri de ülkelerin çok taraflı girişimlere nasıl yaklaşacaklarını etkileyebilir. Örneğin, ABD Başkanı Donald Trump, 2018’de, bir önceki başkan Barack Obama döneminde müzakere edilen Trans-Pasifik Ortaklık ticaret anlaşmasından ABD’yi çekmiştir. Öte yandan, küresel güçler spektrumunun diğer ucunda bulunan, Batı Afrika’daki Sahel bölgesinin en fakir ülkeleri, egemenliklerinin her yönden ihlale uğramasına karşı savunmasızlardır. Sadece yukarıda bahsedilen 1980’lerin “yapısal uyum” programları değil, uluslararası STK’lar da 1970’lerdeki kuraklıklar sırasında “ithal girişimler, kontrollu gelir dağılımı ve sınırlı egemenlik” için yeni bir siyasi alan açmışlardı.”228Güçlüler kuralları yapar, bozar, zayıflar ise genellikle bunları kabul etmeye zorlanır.
Buna karşın, nispeten zayıf ülkeler bile güçlü çok taraflı kurumlar üzerinde güçlerini ve egemenliklerini kullanmanın yollarını bulabilirler. Örneğin, 2000’lerin başında Çad’ın Dünya Bankası tarafından kendi petrol gelirlerini nasıl harcayacağına dair dayatmalarına karşı duruşu bunun bir örneğidir.229Bir akademisyen, UCM’de bile zayıf devletlerin bazen “UCM’yi iç çatışmalarında kaldıraç olarak kullandıklarını ve siyasi ve güvenlik çıkarlarını takip etme noktasında kendilerini güçlendirdiklerini”230belirtmektedir. Kısacası, güçlü ülkeler entegrasyon çabalarını genellikle kendi çıkarları doğrultusunda, hatta açıkça ikiyüzlü bir şekilde şekillendirirken, zayıf ülkeler çoğu zaman çok taraflı kurumlar tarafından daha fazla baskıya maruz kalmaktadır. Ancak, zayıf ülkelerdeki yaratıcı liderler bazen bu baskı çabalarını alt edebilir ve bozabilir. Tüm bu dinamikler, gerçek entegrasyonun sağlanmasını daha da zorlaştırmaktadır.
Sıklıkla görülen diğer bir dinamik ise, çok taraflı organizasyonların kendi belirledikleri normları tam olarak uygulamakta isteksiz olmalarıdır; bu durum, kendi güvenilirliklerini zedeleyebilir ve yaptırım yetkilerini daha da zayıflatabilir. Örneğin, 2020’den itibaren Batı Afrika bölgesel organizasyonu ECOWAS, üç üye devlet olan Mali, Gine ve Burkina Faso’daki ciddi siyasi ve güvenlik krizlerine karşı yetersiz tepki vermekle eleştirilen bir döngüye girmiştir. ECOWAS, Batı Afrika’da demokratik normları teşvik etmek gibi bir hedefe sahip olmasına rağmen, 2020’de Mali’deki hatalı seçimlere ve aynı yıl Gine Cumhurbaşkanı’nın anayasal olmayan üçüncü dönem girişimine ciddi itirazlar göstermemiştir. Bu olaylar, Mali (2020) ve Gine (2021) darbelerine yol açmıştır. ECOWAS, ardından Mali ve Gine’deki cuntaları ve Burkina Faso’da iki darbeyle (Ocak 2022 ve Eylül 2022) iktidara gelen cuntaları etkileyebilmek için çabalarını artırmıştır. ECOWAS, Mali liderlerini, sivil yönetime dönüş için tanınması gereken süreye dair emirlerine uymaları için yaptırımlar kullanmaya çalıştığında, Malili cunta, yaptırımların tamamı boyunca (Ocak-Temmuz 2022) ECOWAS’a karşı durmuştur. Nihayetinde ECOWAS, büyük ölçüde hala cuntaya faydalı olan bir “uzlaşma”yı kabul etmiş ve bu uzlaşma, askeri otoriteler için 2024 yılına kadar iktidarı devretme süresi tanımıştır. Genel olarak, eleştirmenlere göre yalnızca devlet başkanları için bir kulüp olarak işlevi gören ECOWAS,, üye devletlerdeki krizlerle başa çıkma konusunda karışık bir sicile sahiptir. ECOWAS’ın en zayıf üyelerinden bazıları -2017’de seçimleri kaybettigi halde liderleri iktidarı bırakmayan Gambiya’da olduğu gibi- askeri müdahalelere maruz kalmıştır. Ancak bazen de, Batı Afrikalı otoriter liderlerle yüzleşmekte isteksiz davranmış ve ciddi güvenlik sorunu ve kargaşa yaşayan ülkelerdeki sorunlarla başa çıkamayan bir görünüm sergilemiştir.
Ümmet için bu tecrübeler, herhangi bir çok taraflı ümmet organizasyonunun daha güçlü üye devletler tarafından domine edilebileceği gibi ürkütücü bir ihtimali gündeme getirmektedir. Bu güçlü üyeler daha zayıf üyelerin egemenliğine müdahale etmeye istekli ama kendi egemenliklerinden taviz vermekte isteksiz davranabilirler. Dahası, daha zayıf üye devletlerin halkları, dışarıdan gelen ve hesap verebilir olmayan bir organizasyonun kendileri üzerinde baskı kurduğunu hissederse, bu durum milliyetçi duyguları körükleyebilir ve halkın hoşnutsuzluğuna yol açabilir. IMF ve Dünya Bankası’nın birçok ülkede popüler olmaması bu sürecin bir göstergesidir. Benzer şekilde, ECOWAS’ın Mali’ye yaptırım uyguladığında ortaya çıkan “bayrak etrafında toplanma” etkisi de bu duruma örnektir. Bu tür milliyetçilik, liderler tarafından çok taraflılık karşıtı bir söylemi güçlendirmek için de kullanılabilir.
2. Bulgu: İki veya daha fazla ulusu tam entegre bir birim veya federasyon haline getirme çabaları çoğu zaman kısa süre içinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bağımsızlık sonrası dönemde, mevcut ulusları bir arada tutmanın yeni uluslar yaratmaktan daha zor olduğu genellikle kanıtlanmıştır. Pakistan ve Bangladeş’in (1971), Yugoslavya’nın (1992) ve Sudan ile Güney Sudan’ın (2011) bölünmeleri, merkezkaç kuvvetlerinin örneklerini sunar. Etnik gerilimler, komşu olmayan geniş topraklarda yönetim zorlukları, iç ayrımcılık, sömürge dönemi politikalarının uzun süren etkisi ve diğer faktörler, çeşitli ulusların dağılmasına katkıda bulunmuştur. İspanya’dan Somali’ye kadar birçok ülkede ayrılıkçı eğilimler ortaya çıkmıştır. Somaliland ve diğer bölgelerdeki bağımsızlık yanlısı liderlerin üzülerek öğrendiği üzere, de jure (hukuken) bağımsızlık elde etmek oldukça zor olsa da, de facto (fiilen) parçalanma bir o kadar yaygındır.
İki veya daha fazla bölgeyi tek bir yapı altında birleştirmek genellikle zahmetli olmuştur. Dünyada birçok federal sistem bulunsa da, bu federasyonların çoğu, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan ve Nijerya örneklerinde olduğu gibi, sınırları bir sömürgeci güç tarafından en azından kabaca çizilmiş olan topraklarda yer almaktadır. Sömürge sonrası dönemde yeni birlikler veya federasyonlar oluşturma çabaları büyük ölçüde başarısız olmuştur. Bu zorluğa iki örnek, Mısır ve Suriye’yi birleştirmeyi amaçlayan Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC), ki Suriye’nin ayrılmasıyla yalnızca üç yıl dayanabilmiştir (1958-1961); ve günümüz Senegal ve Mali’sini kapsayan ve bağımsız bir birim olarak yalnızca iki ay varlığını sürdüren Mali Federasyonu’dur (Haziran-Ağustos 1960). BAC ve Arap dünyasındaki diğer gönüllü birlik önerileri konusunda Malik Mufti, “yönetici elitlerin iktidarlarını pekiştirme konusunda yaşadıkları başarısızlık, onları meşruiyet ve destek arayışında pan-Arap yönelime itmiştir” der. İç siyaset istikrar kazandığında ise “liderlerin birlik projelerini sürdürme arzusu… azalmıştır.”231Mali Federasyonu örneğinde ise, girişim başarısız olmuş çünkü “güç dağılımının yapısı gereği, güçlü bir merkez yoktu ve tüm dengeyi bozmadıkça, böyle bir merkezin ortaya çıkıp canlı bir yönetim birimi haline gelme şansı söz konusu değildi.”232Bu gözlemler, bölgeleri birleştirme veya federasyon kurma zorluklarına da uyarlanabilir. Vizyondan gerçeğe geçmek zordur, liderlerin çıkarları çatışabilir ve çok uluslu birimler, vatandaşlar arasında üst kimlik bilinci oluşmadan çökme riski taşır.
Vizyon seviyesinde bakıldığında, bazı entegrasyon hayalleri belirli karizmatik bireylerle güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir. Genellikle kendi sınırları içinde ve dışında popülerlik kazanan bu bireyler, özellikle de önemli kaynaklar ve fonlarla desteklendiklerinde vizyonlarını gerçekleştirme noktasında bir miktar ilerleme kaydedebilir. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın (görev süresi 1954-1970) kişisel karizması, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Benzer şekilde, Libya lideri Muammer Kaddafi (görev süresi 1969-2011), “Afrika Birleşik Devletleri” fikrinin güçlü bir savunucusu olarak Afrika Birliği’nin oluşumunda etkili bir destekçi olmuştur. Afrika Birliği’nin kurucu belgesinin, Kaddafi’nin memleketi olan Sirte’nin adını taşıyan Sirte Bildirgesi olarak anılması tesadüf değildir.233Fakat entegrasyon projelerinin karizmatik bir liderin desteğinden faydalanmasının avantajları, bu projelerin halk nezdinde o bireyin siyasi kaderiyle özdeşleşmesinin doğurduğu dezavantajlarla paralellik göstermektedir.
Ancak, başarısız entegrasyon girişimlerinin bazı istisnaları da mevcuttur. Bunun en büyük örneği, Almanya’nın 1990 yılında yeniden birleşmesidir. Batı ve Doğu Almanya’nın yalnızca kırk beş yıl boyunca ayrı birimler olarak var olduğu ve birleşmelerinin hem önemli ölçüde yerel ve uluslararası destek gördüğü hem de bu ülkelerin Senegal/Mali ve Mısır/Suriye gibi ülkelerin sahip olmadığı bir refah seviyesine sahip olduğu göz önüne alındığında, bunun özel bir durum olduğu ileri sürülebilir. Öte yandan, Almanya örneğinin, derin tarihsel, kültürel ve dini birliğe sahip diğer birimlerin de yeniden birleşebileceğine dair umut verdiği de savunulabilir. Ancak, bu tür tarihsel bağlar güçlü olsa dahi, devletlerin egemenliklerini koruma konusunda hassas davrandıkları da görülmektedir. Örneğin, bir Faslının “Büyük Fas” fikrine atıfta bulunması durumunda Moritanya’da ortaya çıkan rahatsızlık buna bir örnektir.234
Ümmet açısından, bu örnekler ve işaret ettikleri yapısal zorluklar, ümmetçi entegrasyon yolunun ulusları, tek tek daha büyük resmi bir birime dahil edilmesi projesi üzerinden ilerlemeyeceğini göstermektedir. En azından yakın gelecekte, bu yolun böyle bir projeden geçmesi pek olası değildir. Ulusların ve liderlerin bu tür projelere gönülsüzce ya da dar siyasi çıkarlar için yaklaşma eğilimleri, kısa süreliğine bile olsa kurulan üst-ulusal birimlerin sürdürülebilirliğindeki zorluklar ve karizmatik liderlerin yükseliş ve düşüşlerindeki belirsizlikler, bu tür üst-ulusal yapıların günümüzde hâlâ hantal yapılar olduğunu göstermektedir. Öte yandan, Almanya örneği, ortak bir tarih ve kültür ile bu süreci başarıyla yürütme konusunda siyasi irade olduğunda entegrasyonun mümkün olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Afrika Birliği örneği de, tam anlamıyla bir birlik veya federasyon kurma hedefi gerçekleşmese bile, birlik çağrısının normalde gerçekleşmeyecek olan bir entegrasyon sağlanmasına vesile olabileceğini ortaya koymaktadır.
3. Bulgu: Çok taraflı ve kapsayıcı olması amaçlanan organizasyonlara genellikle birkaç bölgesel veya küresel güç egemenlik kurar.
Çok taraflı organizasyonlar ve entegrasyon projeleri genellikle demokrasi ve eşitlik söylemini benimserken, iç işleyişlerinde derin eşitsizlikler barındıran bir mücadele alanı olarak faaliyet göstermektedir. Organizasyon içindeki güç dinamiklerini etkileyen faktörler arasında genel merkezlerin nerede konumlandırılacağı, finansman yapılarının nasıl kurulacağı ve kurum içindeki güç ve karar alma süreçlerinin nasıl dağıtılacağı gibi unsurlar yer alır. Küresel düzeyde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı bu duruma örnek teşkil eder; beş daimi üye olan Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya ve Çin, çoğu zaman Genel Kurul’un ezici çoğunluğunun tercihlerine açıkça karşı çıkarak veto hakkını kullanabilmektedir. Bölgesel düzeyde de benzer bir eğilim görülür. Örneğin Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD’nin hakimiyetinde olan bir kurumdur, ancak ABD bazen diğer üye devletlerle uzlaşmaya varmak zorunda kalabilir ve özellikle diğer üye devletler birleştiğinde zaman zaman tartışmaları kaybedebilir.235Bazı büyük güçler, çok taraflı kurumlara hem hakim olmakta hem de tatmin olmadıklarında bu kurumların dışında tek taraflı eylemlerde bulunarak aynı kurumların altını oymaktadır.
Herhangi bir çok taraflı ümmet organizasyonu, aynı problemlerle karşı karşıya olacaktır. Bu problemlerin aşılmaz olduğu anlamına gelmez, ancak ciddi bir şekilde dikkate alınmaları gerektiğini gösterir. Ümmetin entegrasyon projelerinde karşılaşacağı ikilemlerden biri, güçlü aktörlerin siyasi ve mali desteğinin entegrasyonun başarısı için kritik olması ancak bunların baskın rolünün daha zayıf üye devletleri veya diğer önemli paydaşları düşmanlaştırma ihtimalidir. Ümmetçi düşünürler, çok taraflı bir projenin temeli olarak belli bir devlete güven duyarsa, o zaman tek bir güçlü devletin desteği bile ümmetin entegrasyonunu hızlandırabilir.
4. Bulgu: Bölgesel bir bloğun oluşturulması, rakip bir bloğun kurulması gibi karşıt tepkileri tetikleyebilir ve bu da daha geniş entegrasyon beklentilerini zayıflatabilir.
Dünya sistemindeki entegrasyon doğrusal bir şekilde ilerlemez; bunun sebeplerinden biri de bir bloğa tepki veya rekabet sonucu başka bir bloğun ortaya çıkabilmesi ve böylece daha geniş çaplı entegrasyon ihtimallerini zedeleyen gerilimlerin oluşmasıdır. Bu dinamiğin en bilinen örneği, NATO’nun ve rakibi Varşova Paktı’nın kurulmasıdır. NATO ve Varşova Paktı’nın, Soğuk Savaş’ın başındaki mevcut jeopolitik rekabeti yalnızca somutlaştırdığı iddia edilebilir. Ancak resmi bir örgütün kurulması, başlı başına düşmanca veya tehdit edici bir eylem olarak da okunabilir. NATO’nun Soğuk Savaş sonrası seyri de çalkantılı olmuştur; örgüt içinde, hâlâ varoluşsal bir gerekçesinin olup olmadığına dair ciddi tartışmalar yaşanmış ve NATO’nun genişleme çabalarına karşı Rusya’dan ciddi tepkiler gelmiştir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgalinin nedenleri yoğun şekilde tartışılmıştır; özellikle NATO’nun genişlemesinin bu süreçteki rolü konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak, NATO’nun genişlemesine yönelik endişelerin, bu savaşın tetikleyici unsurlarından biri olduğu mantıklı bir değerlendirme olarak kabul edilebilir.
Ümmet açısından bundan çıkarılacak ders, herhangi bir ciddi ümmetçi entegrasyon çabasının ümmet içinde karşıt tepkilere yol açabileceğidir. Bu karşıt tepkiler mutlaka savaş kadar dramatik olmayabilir; ancak gereksiz yapıların oluşması, rekabet ve gerginlik gibi sonuçlar doğurabilir. Bu sorunun ilk örneklerinden biri, Fas ve Cezayir’in Afrika’daki ulemaya ulaşmak için kurdukları paralel ve rakip yapılardır. Bu rekabet sonucunda bir taraf kazanıp diğeri kaybetmiş degildir; çünkü birçok Afrika ülkesi her iki yapıya da hevesle katılmıştır. Ümmet içindeki bazı rekabet unsurlarının üretken ve faydalı olduğu da savunulabilir. Ancak bu örnekte rekabet, aslında ulemayı bir araya getirmesi amaçlanan yapıları bölgesel güç politikalarının bir parçası hâline getirmiş; bu da bu organizasyonlar etrafında gerginlik yaratmış ve Sahra ile Sahra-altı Afrika ülkelerini bölgesel güçlerin müşteri devletleri olarak konumlandırmıştır. Ümmeti birleştirmeye yönelik daha iddialı çabalar, kolaylıkla daha güçlü karşı tepkiler doğurabilir.
5. Bulgu: 1945 sonrası dünyada en başarılı ve istikrarlı entegrasyon modeli, belirli bölgesel alanlarda sınır kontrollerinin hafifletilmesi ve buna bağlı olarak dolaşım, işgücü ve sermaye hareketliliğinin artması şeklinde gerçekleşmiştir.
Bu bulgu, entegrasyonun toplumsal düzeyde önemini vurgulayan“neofonksiyonalist” perspektife daha yakındır. Fransız siyasetçi Jean Monnet’nin (ö. 1979) entegrasyonun daha fazla reaksiyonu tetikleyen bir “zincirleme reaksiyon” üretebileceği yönündeki argümanını hatırlamak mümkündür.236Başarılı entegrasyon, en büyük etkiyi sıradan insanların yaşamlarında yaratan ve en uzun süre devam eden entegresyon olarak tanımlanırsa (ortaya çıkan etkinin olumlu ya da olumsuz olup olmadığı farklı bir başarı tanımını gerektirir, buna dikkat edilmelidir), 1945’ten bu yana en başarılı entegrasyon projeleri listesinin başında muhtemelen AB ve onun öncül organizasyonları yer alır. AB, II. Dünya Savaşı sırasında ivme kazanan köklü Avrupa entegrasyonu idealinden doğmuştur. Savaş sonrası dönemde Avrupa Konseyi (1949), Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (1951), Avrupa Ekonomik Topluluğu (1957), Avrupa Toplulukları (1967), Schengen Kuralları (1985) ve Avrupa Birliği (1993) gibi bir dizi girişim ortaya çıktı. Bu kısa isim ve tarih listesinin dahi gösterdiği üzere, Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışı büyük ölçüde ticaret ve ekonomik anlaşmalar dizisi üzerine inşa edilmiş olup, bu anlaşmalar bugün hâlâ AB’nin işleyişinin temelini oluşturur. Bu sistemin cazibesi ve pek çok devlet ile bireye sağladığı açık ekonomik faydalar, bir sonraki bölümde ele alınacak olan, bazı ciddi ancak kesinlikle ölümcül olmayan gerilemelere rağmen dayanıklılığını açıklamaktadır.
AB, ekonomik bir blok olmanın yanı sıra siyasi bir blok olarak da işlev görmektedir; hem ekonomik hem de siyasi ve askeri endişeler ve insan hakları meselelerinden doğmuştur. Ancak bununla birlikte AB, Brexit taraftarlarının, “Brüksel’deki bürokratlar”ın Birleşik Krallık’taki yaşamı detaylı şekilde yönetmeleriyle ilgili argümanların aksine temel üyelerinin egemenliğini köklü bir şekilde sarsmamıştır. . Gerçekten de, AB içindeki değerlerin önceliklendirilmesi, Yunan borç krizine verilen tepkiyle, Macaristan’daki demokrasi ve insan hakları ihlallerine verilen tepkinin karşılaştırılmasında görülebilir. Çok basitleştirerek söylersek, AB, Yunanistan’a ekonomik konularda çok daha zorlayıcı bir şekilde müdahale etmiştir, oysa Macaristan’a siyasi konularda benzer bir müdahale olmamıştır.237En azından kıta Avrupası, Birlik aracılığıyla elde edilen ekonomik faydalardan vazgeçmeye isteksiz olmuştur.
AB’nin Avrupa deneyiminin kendine has özelliklerini ve bilhassa I. ve II. Dünya Savaşları’nın korkularına geri dönüşü engelleme arzusunu yansıttığı ileri sürülebilir. Şüphesiz, bu travmalar AB’nin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Ancak dünyanın başka yerlerinde de, örneğin ECOWAS bölgesinde, 1979’da üye devletlerinSerbest Dolaşım, İkamet ve Yerleşim Protokolü’nü imzalamalarının ardından sınır ötesi hareketlilik önemli ölçüde artmıştır. Protokolün uygulanması, bazı üye ülkelerdeki ekonomik durgunluklar ve savaşlar nedeniyle planlandığı gibi ilerlememiş ve yalnızca 3. aşama (90 güne kadar vizesiz giriş) gerçekleştirilmiş olup, tam hareketlilik özgürlüğüne henüz ulaşmamıştır. Ancak “ECOWAS bölgesinde hareket özgürlüğü, Afrika’daki diğer bölgesel gruplardan kuşkusuz daha ileri düzeydedir” ve genel eğilim daha fazla özgürlüğe doğru bir yönelim göstermektedir.238
Aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alındığı üzere ümmet açısından bakıldığında, serbest insan hareketliliğinin açık faydaları vardır. Ancak burada üzerinde durulması gereken başka bir nokta da şudur: Bir kez sınırların ve kontrollerin gevşetilmesi sağlandığında, bunu geri almak nispeten zordur. Eğer çıkarlar birbirine uyar ve bir süreç başlatılabilirse, ekonomik ve hareketlilik temelli entegrasyon kendi ivmesini yaratabilir. Ekonomik entegrasyon, ECOWAS gibi organizasyonların (ve belki de Körfez İşbirliği Konseyi’nin) gelişim sürecinde olduğu gibi, siyasi ve askeri entegrasyon için de zemin hazırlayabilir. Bu tür organizasyonlar, ekonomik bloklar olarak başlayıp, çok yönlü diplomatik portföyleri olan çok yönlü organizasyonlara dönüşmüştür.
6. Bulgu: En başarılı entegrasyon projeleri bile geriye dönüşlere karşı savunmasızdır.
Son bölümde ifade edilen olası faydalara rağmen, Brexit, entegrasyon projelerinde yaşanabilecek geri dönüşlerin son dönemdeki en belirgin örneği olarak durmaktadır. Birleşik Krallık’ın 2016 yılında Avrupa Birliği’nden ayrılma referandumu, %48’e karşı %52’lik bir oy oranıyla kabul edilmiş ve bu durum, Birleşik Krallık’ın 2020’de AB’den resmen ayrılmasına yol açan uzun müzakerelere zemin hazırladı. Brexit oylaması, göçmenlik ile ilgili gerilimler, küreselleşmenin ekonomi üzerindeki uzun vadeli etkileri ve nesiller arası ayrışmalar gibi, Birleşik Krallık’ın iç siyasetiyle ilgili bölünmeleri yansıtıyordu. Sonuç, referandumu öneren dönemin Başbakanı David Cameron’ı bile şaşırtmıştı. Cameron, referandumun başarısız olacağını umuyordu ve sonrasında bu olay ve yaratmış olduğu büyük sonuçlar nedeniyle pişmanlık duyduğunu ifade etti.
Kıta Avrupa’sında, Brexit şu ana kadar AB’nin bütünlüğünü tehdit etmiş gibi görünmemiştir ancak Avrupa’daki çeşitli ülkelerde ‘Avrupa Birliği Karşıtlığı’(Avroskeptisizm) artmasına yol açmış ve AB’den çıkma konusunda hangi ülkelerin Birleşik Krallık’ı takip edeceği konusunda spekülasyonlara neden olmuştur. 2019 tarihli bir makaleden ikna edici bir açıklamaya göre, Birleşik Krallık vatandaşlarının AB’den memnuniyetsizliği, AB projesine tam entegrasyonun eksikliği (özellikle Euro’nun para birimi olarak kabul edilmemesi) ve hükümet yapısının, çıkışı engelleyecek çok az kurumsal oyuncuya sahip olması gibi faktörler nedeniyle Birleşik Krallık AB’den çıkma konusunda özel bir eğilim göstermiştir. Aynı makale, diğer AB üyeleri arasında çıkması en olası ülkenin İtalya olduğu sonucuna varmıştır.239Üç yıl sonra, İtalya’nın sağcı koalisyonunun Giorgia Meloni’nin başkanlığında seçilmesi, İtalya’nın AB’den çıkış yapma ihtimali konusunda endişeleri yeniden alevlendirmiştir.240Ancak, sağcı partilerin nasıl yönetim sağlayacaklarına dair sızdırılan bir taslak program, Avroskeptisizmin sadece bir pazarlık aracı olduğunu göstermistir.241Öte yandan, Brexit’in en azından yeni bir üyeyi (bağımsızlık referandumu geçerse İskoçya’yı)AB’ye kazandırabileceği de tartışılıyor. Kısacası, Brexit, entegrasyon projelerinin geri dönüşlere karşı savunmasızlığını gösterirken, bir üye devletin ayrılışının mutlaka bir domino etkisi yaratmayacağını da göstermektedir. Uzun vadede, aslında memnuniyetsiz üye devletler bazen terk ettikleri organizasyonlara geri dönerler, tıpkı Fas’ın 1984’te Afrika Birliği Örgütü’nden (OAU) ayrılmasından sonra 2017’de birliğeyeniden dönmesi gibi. Bununla birlikte, AB’deki son gelişmeler, Birlik için gelecekteki modellerle ilgili tartışmaları derinleştirmiştir, “İhtiyaca Göre Avrupa” (Europe à la Carte), “Çok Hızlı Avrupa” (Multi-Speed Europe) ve “Çekirdek Avrupa” (Core Europe) gibi çeşitli öneriler de bu tartışmalar arasında yer almaktadır.
Bu dersleri ümmete uyarladığımızda, hiçbir çok uluslu ümmet organizasyonunun düzgün ve doğrusal bir yola sahip olamayacağını söylemek mümkündür. Önceki bölümde ümmet entegrasyon projelerinin tepkiler, rekabet ve düşmanlık ortaya çıkarma potansiyelinden bahsedilmişti; bu bölümde ise geri çekilme, katılmama ve devam eden iç gerilimler gibi sorunlar vurgulanmıştır. Ancak daha umut verici bir şekilde, önemli bir üyenin ayrılması bile, bir organizasyon veya çaba için kesin bir felaket anlamına gelmez. Bu, Fas-Afrika Birliği örneğinde veya 2017’de ABD’nin ticaret anlaşmasından çekilmesinin ardından bile, Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması’nın, Kapsamlı ve İleriye Dönük Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması olarak kısmen hayatta kalmasıyla kanıtlanmıştır.
7. Bulgu: Aşırı çok taraflılık, tersine sonuçlar doğurabilir.
Daha fazla entegrasyon çabası, her zaman daha fazla entegrasyon üretmez. Bir çaba başarısız olduğunda, özellikle dış güçler de üst üste müdahelelere kalkarlarsa, başarısızlıktan ders almak yerine başka başarısızlıklar yaşanabilir. Son yıllarda Sahel bölgesi, bu dinamiğin en önemli merkezlerinden biri olmuştur; Fransızların liderliğindeki askeri ve sivil girişim, peşinden gelen düzensiz ve ilave girişimlerle nihayetinde başarısız bir süreç ortaya çıkmıştır. Bir gözlemci, bunu bölgeye gönderilen “asker yeşilinin on iki tonu” olarak alaycı şekilde ifade etmiştir.242Buna bağlı olarak, bir bölgedeki çok taraflı çabaların dış güçlerin çıkarları doğrultusunda yönlendirildiği hissi, öfke ve direnişe sebep olabilir. Mesela Fransa destekli G5 Sahel Ortak Gücü, karargahını Mali’nin başkenti Bamako’ya taşıdığında büyük protestolar yapılmıştır.243Bölgesel çabalar daha yerli olduğunda bile, artan sayıda organizasyon sorun olabilir. Doğu Asya konusunda bir uzman, “Bölgede idare edilemeyecek kadar çok içiçe geçmiş çok taraflı kurum, yani bir kurumlar fazlalığı” olduğunu yazmaktadır.244Niteliğin niceliğe üstünlüğü ilkesi, her şeyde olduğu gibi bölgesel ve küresel entegrasyonda da geçerlidir.
Ümmetçi çabalar açısından bakıldığında bunun anlamı, başarılı entegrasyonun önündeki birçok engeli aşmak için üzerinde düşünülmüş bir tasarım, dikkatli planlama ve hedefe yönelik eylemlerin gerekli olduğudur. Bu engeller arasında devletler arası rekabetler ve çok taraflı örgütlerin bir avuç bölgesel veya küresel güç tarafından ele geçirilme riski yer almaktadır. Başarı, herhangi bir örgütün yürürlükteki girişim sayısından ziyade kendi hedeflerine ulaşma yeteneğiyle ölçülebilir. Dahası, bir başarısızlık yaşandığında, ilk girişimin üzerine yeni ve muhtemelen gereksiz bir girişim eklemek yerine mevcut girişimi içeriden reforme etmeye çalışmak daha iyi bir yaklaşım olabilir.
8. Bulgu: Özellikle 1991’den bu yana en güçlü entegrasyon modelleri, kapitalizmle uyumlu ve ona saygılı ancak aynı zamanda uyarlanabilir.
Bu makale boyunca ele alınan neredeyse tüm entegrasyon modelleri, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önce kurulmuş olup, Varşova Paktı ve SSCB’nin gücüne dayalı benzeri örgütler hariç, çoğu bu dönüm noktasından sağ çıkmıştır. Birçok entegrasyon projesinin hayatta kalmasındaki kilit unsurlardan biri, kapitalizmin egemen olduğu dünya sistemiyle uyumlu olmalarıdır. En belirgin örnek olarak, 1944’te kurulan Bretton Woods kurumları, küresel, Batı merkezli kapitalizmin işleyişi açısından hayati öneme sahip olmuştur.245IMF’nin resmi tarihçisi, Sovyet bloğunun IMF’ye katılmamasıyla ilgili olarak açıkça, “IMF büyük ölçüde piyasa odaklı ekonomileri istikrara kavuşturan kapitalist bir kulüp haline geldi” diye yazmaktadır.246IMF ve Dünya Bankası, koşullu kurtarma paketleri ve kredilerinin büyük Batılı hükümetlerin ve bankaların çıkarlarıyla örtüşmesi nedeniyle böylesine geniş küresel güçlere sahip olmuştur. Dünya Bankası, erken dönemlerinden itibaren, “kredi koşulları ve borçlu hükümetler adına sunduğu teknik destek çabaları aracılığıyla politika ortamını iyileştirme girişimlerinin, uluslararası özel yatırımlar için daha elverişli bir ortam oluşturduğunu” savunmuştur.247Dünya Bankası ve IMF, 1990’larda piyasa liberalizasyonu ve devlet yeniden yapılandırması konularında düşünceleri ve politikayı şekillendiren “Washington Mutabakatı”nın kritik bileşenleri haline gelmiştir. Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla yönlendirilen entegrasyon, bu nedenle kapitalist bir entegrasyon biçimidir ve güçlerini önemli ekonomik kapasitelerinden almışlardır. Bununla birlikte, bu iki kurum değişen koşullara ve değerlere uyum sağlamış; iklim değişikliği gibi yeni öncelikleri benimseyerek zamanla daha çok yönlü yapılar haline gelmiştir.
Çin’in dünya sistemine giderek artan şekilde entegre olması, kapitalizm ve “serbest ticaret” ile ilişkisi konusunda hem Çin’in içinde hem de Çin ile dünyanın geri kalanı arasında önemli müzakereleri beraberinde getirmiştir. Hâlâ resmi olarak komünist olmasına rağmen, Çin’in, devlet mülkiyetindeki işletmelerin yerel ve küresel pazarlarda rekabet ettiği bir tür “devlet kapitalizmi” uyguladığı yönünde ikna edici tanımlar yapılmıştır. Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılımı, ekonomi politikalarında önemli tavizler vermesini gerektirmiştir. Ancak bu süreç, Çin’in para birimlerini manipüle ettiği ve “Çin pazarına erişim koşulu olarak yabancı şirketlere zorunlu teknoloji transfer anlaşmaları dayattığı” iddialarıyla ilgili uzun süredir devam eden tartışmaları da beraberinde getirmiştir.248Ümmet açısından buradaki önemli nokta, Çin gibi yükselen küresel bir gücün bile büyük bir çok taraflı kuruluşa katılmak için köklü değişiklikler yapmak zorunda kalması ve küresel kapitalist plan ve beklentilerden sapmanın büyük gerilimlere yol açabileceğidir.
Birkaç istisna dışında, Birleşmiş Milletler sistemi de küresel kapitalizmi tamamlayıcı bir yapı olarak görülebilir. BM’nin en dramatik askeri, siyasi ve insan hakları müdahaleleri, kapitalist dünya sisteminin çeperlerinde gerçekleşmiştir ve bu durum, BM’nin rolünün önemli bir kısmının siyasi alanda, Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC), Dünya Bankası ve IMF’nin ekonomik alandaki işlevine -yani “çevresel” ülkeleri istikrara kavuşturmaya çalışmak- genel hatlarıyla eşdeğer olmasına yol açmıştır. Ayrıca BM, özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki kritik dönemde kendisini bilinçli bir şekilde “kapsayıcı kapitalizmin” aracı olarak konumlandırmıştır. Bir yazarın, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın (1997-2006) görev dönemine ilişkin sözleri bunu doğrular niteliktedir: “On yıl önce gerçekleşmesi imkansız görünen bir ortaklığın ifadesi olarak, BM ve daha ‘sosyal odaklı iş dünyası’ savunucuları artık güçlerini birleştirmişti ve bu birliktelik, kapsayıcı kapitalizm ve kapsayıcı küreselleşme gibi temel kavramların hem yönetim metinlerinde hem de önemli BM yayınlarında yer almasıyla sembolleşmiştir.”249Bununla birlikte, BM’nin çalışmaları, özellikle de iklim eylemi konusunda bir koordinasyon organı olarak oynadığı rolü ile küresel kapitalizmin gereklilikleri arasında giderek daha açık gerilimler ortaya çıkmaktadır. Mevcut BM Genel Sekreteri António Guterres, küresel eşitsizlik konularında nispeten açık sözlü davranmış ve bu eşitsizliği BM Güvenlik Konseyi ile Bretton Woods kurumları gibi yapılar içindeki güç dengelerine ve ayrıca “serbest piyasaların herkes için sağlık hizmeti sunabileceği yalanına; ücretsiz bakım işinin iş sayılmadığı yanılsamasına; ırkçılığın sona erdiği yanılgısına; hepimizin aynı gemide olduğumuz efsanesine” bağlamıştır.250
Ümmet açısından, çağdaş küreselleşme ve kapitalizmin iç içe geçmiş yapısı önemli soruları gündeme getirmektedir. Ümmet, isteyerek ya da istemeyerek bu sürecin bir parçası olmuştur. Örneğin küresel İslami finans sektörü, küresel kapitalizme yönelik bir tür yanıt niteliğindedir. Bu sektör, kapitalizmle uyumlu (ve belki de fazlasıyla itaatkar) olmakla birlikte kendine özgü unsurlar da taşır. Bununla birlikte, dünya pazarına entegrasyon, ümmetin birçok bölgesinde derin sarsıntılar yaratmıştır ve çoğunluğu Müslüman olan birçok ülke “yapısal uyum” ve “şok terapisi” gibi uygulamaların olumsuz etkilerine maruz kalmıştır. Bugün ümmet içinde İslam ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dair çeşitli bakış açıları mevcuttur. Bu görüşler, kapitalizmin tam anlamıyla benimsenmesinden, belirli sosyal refah düzenlemeleriyle birlikte kısmen kabul edilmesine, İslam’ın kendi benzersiz ekonomik sistemi ve ideolojisini temsil ettiği iddiasından, Marksist düşünceyle ilişkilendirilen tarihsel ve ontolojik materyalizmi saymazsak İslam’ın en çok sosyalizmle uyumlu olduğu görüşüne kadar uzanmaktadır. İslam ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi ele almak, uzun vadede ümmet odaklı organizasyonların neyi başarmayı hedeflediğini, nasıl finanse edilip sürdürüleceğini ve seküler kuruluşlarla nasıl ilişkiler kuracağını belirlemek açısından hayati rol oynayacaktır. 1945 sonrası dönemde küresel ekonomik entegrasyon, küresel siyasi entegrasyondan çok daha hızlı ilerlemiş olsa da, ümmetçi düşünce büyük ölçüde siyasi meseleler üzerinde yoğunlaşmıştır.
9. Bulgu: Mevcut koşullar altında, seküler entegrasyon modellerini açıkça İslami terimlerle yeniden tasavvur etmek zor olacaktır; zira bazı entegrasyon modelleri, özellikle bölgesel düzeyde olanlar, seküler vatandaşlık anlayışına dayanmaktadır.
Çağımızla ilgili temel bir gözleme göre, her tür egemen seküler ideoloji, devletlerin ulusal vatandaşlığa dayalı ayrımcılık yapmasını meşru, ancak dini kimliğe dayalı ayrımcılık yapmasını kınanacak bir durum olarak görmektedir. Bu makalede ele alınan BM, AB, Afrika Birliği (AU) ve diğer kuruluşların tümü, üyelik için temel kriter olarak coğrafya ve resmi devlet statüsüyle tanımlanan ulus-devlet statüsünü esas alır. Ezici çoğunluğu Müslüman olan bölgeleri kapsayan Arap Ligi, Arap Mağrip Birliği ve G5 Sahel gibi organizasyonlar bile üyeliği ulus-devlet temelli terimlerle düşünmektedir; bu durum İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) için de geçerlidir (ki bu da OIC’ye katılmanın Nijerya örneğinde olduğu gibi iç siyasette neden bazen tartışmalı bir konu haline geldiğini açıklar).251
Küreselleşmenin ulus-devletin önemini azaltıp azaltmadığı bu makalenin kapsamını aşan bir sorudur ancak kısa vadede, büyük göç hareketleri ve uzak diyarlarda kurulan diasporaların yükselişleri bile ulus-devlet vatandaşlığının önemini azaltmaktan çok pekiştirmiş gibi görünmektedir.
Üyelik meselesi ve bunun hangi temele dayandırılacağı sorusu, seküler entegrasyon modellerinin doğrudan ümmet bağlamına aktarılmasını zorlaştırmaktadır.. Ulus-devlet modeline dayanan herhangi bir çok taraflı örgüt ya sekülerleşme riskiyle karşı karşıya kalır ya da aşırı derece tartışmalı bir hâle gelebilir. Öte yandan, dini temellere (Müslüman/gayrimüslim) dayanan veya bu yönde ayrımcılık yapan bir çok taraflı örgüt de tartışma ve tepkiyle karşılaşabilir. İslami yardım sektörü, gayrimüslim güçlerin hakim olduğu bir dünyada bile dini temelli dayanışmaların ulusötesi bir şekilde hayata geçirilebileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, İslami hayır kurumlarının maruz kaldığı yoğun denetimve zaman zaman maruz kaldıkları düşmanca tutum, gerçekten siyasi ağırlığı olan bir ümmetçi örgütün karşılaşabileceği tepkilere dair bir ön fikir vermektedir.
10. Bulgu: Ümmetçi düşünürler, ümmete sağlayacağı faydalar nedeniyle belirli “seküler” entegrasyon biçimlerini, özellikle de insanların daha özgür hareket etmelerine olanak tanıyan entegrasyon türlerini, desteklemeli ve savunmalıdır.
Kanaatime göre, ümmetçi bir projeyi temellendirecek bir ana toprak parçası olmadan, daha fazla ümmetçi entegrasyonun gerçekleşmesi, fikir alışverişi ile mümkündür. Bu tür bir fikir alışverişi internet sayesinde büyük ölçüde kolaylaşmış olup, COVID-19 pandemisi de küresel sanal bağlantı biçimlerini artırmıştır. Yine de fiziksel toplantılar işbirliği açısından hayati önem taşımakta ve bu da insanların serbest dolaşımının genel olarak ümmet ve özellikle ümmetçi düşünürler ve aktivistler için olumlu olduğu anlamına gelmektedir. Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Avrupa Birliği hiçbir şekilde ümmetçi bir proje değildir, ancak belirli ümmetçi faydalar sağlamaktadır. Aynı şekilde, Brexit ümmet için bir darbedir. Bu nedenle ümmetçi aktivistler, 2016 Afrika Birliği zirvesinde başlatılan ancak sonrasında atıl kalan “Afrika Pasaportu” gibi serbest dolaşıma ilişkin girişimleri teşvik edebilir ve etmelidir.252Daha soyut bir düzeyde ise, ulusal kimliklerin bölgesel veya küresel kimliklere dönüşmesi de ümmet açısından net bir kazançtır. Bölgesel kimlikler çeşitli türde şovenizmi körükleyebilir ancak şimdiye kadar ulusçuluk kadar siyasi açıdan yıkıcı etkiler yaratmamıştır.
Ümmetci düşünürler, barış ve istikrarı teşvik etmeye yönelik çabaların birçoğunu da destekleyebilirler. Çok taraflı organizasyonlar, en azından, dünya genelindeki, Filistin, Batı Sahra, Darfur ve Keşmir gibi ümmeti etkileyen durumların da dahil olduğu şiddetli çatışmaları çözmeye çalışan öncelikli aktörlerden bazıları olmuştur. Öte yandan, çok taraflı organizasyonlar aynı çatışmaların engellenmemesinde de rol oynamışlardır; Amerika Birleşik Devletleri’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin’deki yasa dışı yerleşim faaliyetlerini kınayan kararları veto etmesi buna örnektir. Ayrıca, BM barış gücü askerlerinin zaman zaman, sivil halka yönelik sistematik gibi görünen istismar ve saldırıları ile ilgili son derece endişe verici raporlar da bulunmaktadır. Ümmetçi düşünürlerin, çok taraflı organizasyonların güç kullanmasını destekleyip desteklememeleri gerektiği, her durumda tek tek değerlendirilmeli ve bu değerlendirmelerde, sorumluluk üstlenme ya da beklenmeyen sonuçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Gambiya’da, 2017’de ECOWAS yedek kuvvetlerinin, Başkan Yahya Jammeh’in seçim sonuçlarını kabul etmemesinin ardından iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamaları, o ülkedeki birçok vatandaş için yaşam koşullarını daha iyi hale getiren bir müdahale örneğidir. Buna karşın, Arap Ligi’nin 2011 yılında NATO’nun Libya’ya müdahalesine onay vermesi, Müslüman çoğunluklu topraklarda faaliyet gösteren bir çok taraflı örgütün tarihin yanlış tarafında yer aldığı ve bir üye devleti kaosa sürüklemesine yardımcı olduğu bir örnek olarak değerlendirilebilir.Son olarak, bu yazarın görüşüne göre, ümmetçi düşünürler “serbest ticaret” ve “yapısal uyum”un ümmet için sözde faydalarına son derece şüpheyle yaklaşmalıdır. En hafif tabirle, tüm entegrasyonlar iyi entegrasyon değildir ve “özgürlük”ün tüm biçimleri ümmetçi düşünce ve pratikle uyumlu değildir. Ümmetçi düşünce, ulus-devlet modelinin sınırlarını aşmayı amaçlasa da, bu, devletlerin ekonomik politika belirleme yetkilerini Batılı kurumlara devretmenin ümmetçi entegrasyon için bir yol olduğu anlamına gelmez. Ümmetin kabul edeceği ekonomik model ne olursa olsun—bu soru bu makalenin kapsamı dışında kalmaktadır—bu model içeriden, ümmetin kendi ihtiyaçlarına ve ilkelerine göre belirlenmelidir.
Sonuç
Bu makale, ümmetçi entegrasyon projelerine yönelik çıkarımları dikkate alarak, yakın tarihli ve güncel seküler entegrasyon girişimlerini ve küresel yönetişim modellerini, özellikle de çok taraflı kuruluşları incelemiştir. Bu entegrasyon modelleri, genelde Batı merkezli ve kapitalizm odaklı olup kendi içinde büyük adaletsizlikler, çelişkiler ve hatalardan muzdariptir. Bununla birlikte, bu modellerin başarıları ve başarısızlıkları, gelecekteki ümmetçi entegrasyon projeleri için önemli dersler sunmaktadır. Bu dersler arasında, böyle projelerin nasıl yapılandırılabileceği, üye devletler arasındaki rekabetlerin doğuracağı büyük zorluklar ve mevcut koşullarda vatandaşlık ve siyasi kimlik anlayışlarını ulus-devlet kurgusunun ötesine taşımanın güçlükleri gibi meseleler yer almaktadır..
Bu makale ve daha geniş açıdan Ümmetiks çalışmaları ışığında, geleceğe yönelik önemli araştırma konuları şunları içermektedir: (a) mevcut İslami çok taraflı kuruluşların başarıları ve sınırlamaları, özellikle İİT ve Müslüman Dünya Ligi; (b) mevcut çok taraflı kuruluşların yalnızca birer model olma değil, aynı zamanda ümmetçi entegrasyon için araç olma imkânı veya yetersizliği; ve (c) gelecekteki ümmetçi kuruluşların potansiyel finansman ve organizasyon yapıları. Bu tür sorulara cevap vermek, ümmetçi teoriden pratiğe geçiş için kritik öneme sahip olacaktır.
Geleceğe bakıldığında, ümmetçi düşünürlerin, güçlü ve yetkin bir ümmetçi çok taraflı kuruluşun ortaya çıkmasına zemin hazırlamak için —şayet bu entegrasyon yolu uygun görülürse— daha yapacak çok işleri olduğu açıktır. Bu makalenin başında dile getirilen bazı düşünceleri tekrar edecek olursak, kısa ve orta vadede “aşağıdan yukarıya” entegrasyonun “yukarıdan aşağıya” entegrasyona göre daha ümit verici bir yol olduğu görülmektedir; dahası, aşağıdan yukarıya entegrasyon, zamanla yukarıdan aşağıya entegrasyon için gerekli şartların oluşmasına da katkı sağlayabilir. Yukarıdan aşağıya doğru entegrasyon gerçekleştiğinde ise, muhtemelen küresel düzeyde değil, bölgesel düzeyde başlamak daha uygulanabilir olacaktır. O aşamada en iyi model, coğrafi olarak komşu ve güçlü devletlerden oluşan bölgesel bir model olacaktır, böylece örgüt tek bir devletin aracı haline gelmeyecektir.
Önerilen Alıntı:
Alexander Thurston, “Secular Integration Models and Global Governance Schemes: Lessons for Ummatic Integration,” Ummatics, 3 Mayis 2023, https://ummatics.org/papers/secular-integration-models-and-global-governance-schemes-lessons-for-ummatic-integration.

Alexander Thurston
Alexander Thurston, Cincinnati Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Yardımcı Doçentidir. Araştırmaları Batı Afrika'daki İslam düşüncesi ve aktivizmi üzerine yoğunlaşmaktadır. Nijerya'da Selefilik: İslam, Vaaz ve Politika (Cambridge University Press, 2016), Boko Haram: Bir Afrika Cihatçı Hareketinin Tarihi (Princeton University Press, 2018) ve Kuzey Afrika ve Sahel Cihatçıları: Yerel Politikalar ve İsyancı Gruplar (Cambridge University Press, 2020) kitaplarının yazarıdır. Sahel Blog'da blog yazmaktadır.
Notes
- Örnegin bkz., John Ikenberry, “The End of Liberal International Order?” International Affairs 94, no. 1 (2018): 7-23.
- John Mearsheimer, “Bound to Fail: The Rise and Fall of the Liberal International Order,” International Security 43, no. 4 (2019): 7-50, 16.
- Kyle Lascurettes, Orders of Exclusion: Great Powers and the Strategic Sources of Foundational Rules in International Relations (Oxford: Oxford University Press, 2020).
- Bu örneklerin tamamı, üye devletlerin nispeten gönüllü bir şekilde katılabileceği veya ayrılabileceği örgütlerden oluşmaktadır ancak bazen Dünya Bankası veya IMF ile olan bir ilişki, fiilen zorlayıcı bir dizi mali yükümlülükler ağıyla birlikte gelir; bu makale, bir devletin diğerine fetih, ilhak gibi veya diğer zorlayıcı entegrasyon biçimlerini ele almamaktadır.
- Joseph Kaminski, “Irredeemable Failure: The Modern Nation-State as a Nullifier of Ummatic Unity,” Ummatics Institute, Aralik 14 2022, https://ummatics.org/2022/12/14/irredeemable-failure-the-modern-nation-state-as-a-nullifier-of-ummatic-unity/.
- Bu perspektiflere genel bir bakış ve Euro Bölgesi’ndeki son gelişmelere ilişkin farklı yorumlar için bkz. Liesbet Hooghe ve Gary Marks, “Grand Theories of European Integration in the Twenty-First Century,” Journal of European Public Policy 26, no. 8 (2019): 1113-1133.
- Sekülerizm hakkında bkz. Talal Asad, Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity (Stanford, CA: Stanford University Press, 2003); ve Hussein Agrama, Questioning Secularism: Islam, Sovereignty, and the Rule of Law in Modern Egypt (Chicago: University of Chicago Press, 2012).
- Bu organizasyonlar hakkında bkz. Reinhard Schulze, “Transnational Wahhabism: The Muslim World League and the World Assembly of Muslim Youth,” Wahhabism and the World: Understanding Saudi Arabia’s Global Influence on Islam, ed. Peter Mandaville (Oxford: Oxford University Press, 2022), 93-113.
- Bob Reinalda, Routledge History of International Organizations: From 1815 to the Present Day (London: Routledge, 2009).
- Shogo Suzuki, Yongjin Zhang, Joel Quirk, eds., International Orders in the Early Modern World: Before the Rise of the West (London: Routledge, 2016); ve Ayse Zarakol, Before the West: The Rise and Fall of Eastern World Orders (Cambridge: Cambridge University Press, 2022).
- Jamie Martin, The Meddlers: Sovereignty, Empire, and the Birth of Global Economic Governance (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2022).
- Bretton Woods konferansı ve bu çerçevedeki daha geniş meseleler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Benn Steil, The Battle of Bretton Woods: John Maynard Keynes, Harry Dexter White, and the Making of a New World Order (Princeton: Princeton University Press, 2013); ve Eric Rauchway, The Money Makers: How Roosevelt and Keynes Ended the Depression, Defeated Fascism, and Secured a Prosperous Peace (New York: Basic Books, 2015), 11 ve 12. bölüm.
- Post-kolonyal dönemde Fransız etkisinin nasıl devam ettiğine dair Afrika’da iki örnek için bkz. Nathaniel Powell, France’s Wars in Chad: Military Intervention and Decolonization in Africa (Cambridge: Cambridge University Press, 2021); ve Fanny Pigeaud ve Ndongo Samba Sylla, Africa’s Last Colonial Currency: The CFA Franc Story (London: Pluto Press, 2021).
- Müslüman toprakların bağımsızlık sürecinde karşı karşıya kaldıkları ikilemler ve zorluklara dair klasik bir çalışma için bkz. Marshall Hodgson, The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization, Volume 3 (Chicago: The University of Chicago Press, 1974), Altıncı Kitap, VII. bölüm.
- James Boughton, The IMF and the Force of History: Events That Have Shaped the Global Institution (Washington, DC: International Monetary Fund, 2014), 26-27.
- Bazı araştırmacılar, barışı koruma görevlerinin genellikle anlatıldığından daha başarılı olduğunu ve bu başarının, karar alma yetkisinin BM genel merkezinden görev yerine devredilmesiyle ilişkili olduğunu savunmuştur. Örneğin bkz. Lise Howard, UN Peacekeeping in Civil Wars (Cambridge: Cambridge University Press, 2007).
- Anjali Dayal, Incredible Commitments: How UN Peacekeeping Failures Shape Peace Processes (Cambridge: Cambridge University Press, 2021), 1.
- Mark Beeson, “Multilateralism in East Asia: Less than the Sum of Its Parts?” Global Summitry 2, no.1 (2016): 54-70, 55’te.
- Gregory Mann, From Empires to NGOs in the West African Sahel: The Road to Nongovernmentality (Cambridge: Cambridge University Press, 2015), 11.
- Celeste Hicks, Africa’s New Oil: Power, Pipelines and Future Fortunes (London: Zed Books, 2015), özellikle Birinci Bölüm. Ayrıca bkz. Tom Long, A Small State’s Guide to Influence in World Politics (Oxford: Oxford University Press, 2022).
- Oumar Ba, States of Justice: The Politics of the International Criminal Court (Cambridge: Cambridge University Press, 2020), 2.
- Malik Mufti, Sovereign Creations: Pan-Arabism and Political Order in Syria and Iraq (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1996), 2.
- Donn Kurtz, “Political Integration in Africa: The Mali Federation,” The Journal of Modern African Studies 8, no.3 (1970): 405-424, 417’de.
- “Sirte Declaration,” 9 Eylül 1999, https://archives.au.int/bitstream/handle/123456789/10157/1999_Sirte%20_Decl_%20E.pdf.
- Jeanne Le Bihan, “Maroc-Mauritanie : quand un prédicateur réveille le contentieux territorial,” Jeune Afrique, 18 Agustos 2022, https://www.jeuneafrique.com/1369844/politique/maroc-mauritanie-quand-un-predicateur-reveille-le-contentieux-territorial/.
- Carolyn M. Shaw, “Limits to Hegemonic Influence in the Organization of American States,” Latin American Politics and Society 45:3 (2003): 59-92.
- Bkz. Enrico Spolaore, “Monnet’s Chain Reaction and the Future of Europe,” VoxEU, 25 Temmuz 2015, https://cepr.org/voxeu/columns/monnets-chain-reaction-and-future-europe.
- Avrupa Birliği’nin, Başbakan Viktor Orbán’ın iktidarı kötüye kullanmasına karşı nispeten cılız tepkisi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Philippe Dam, “European Parliament Ups Pressure for Action on Hungary,” Human Rights Watch, 15 Eylül 2022, https://www.hrw.org/news/2022/09/15/european-parliament-ups-pressure-action-hungary.
- Aderanti Adepoju, Alistair Boulton ve Mariah Levin, “Promoting Integration through Mobility: Free Movement under ECOWAS,” UNHCR, 2007, https://www.unhcr.org/in/media/28647.
- Markus Gastinger, “Brexit! Grexit? Frexit? Considerations on How to Explain and Measure the Propensities of Member States to Leave the European Union,” EUI Working Papers, Robert Schuman Centre for Advanced Studies, No. 85, 2019, https://cadmus.eui.eu/bitstream/handle/1814/64565/RSCAS_2019_85.pdf.
- “A ‘Seismic’ Shift: Will Meloni’s Italy Turn Its Back on Europe?” France 24, 28 Eylül 2022, https://www.france24.com/en/europe/20220928-will-the-new-far-right-government-of-italy-s-meloni-turn-its-back-on-europe.
- Hannah Roberts, “Leaked Manifesto: Italian Right-Wingers Will Dump Euroskepticism in Bid for Power,” Politico Europe, 11 August 2022, https://www.politico.eu/article/italian-right-wingers-dump-euroskepticism-in-bid-to-win-power/.
- Fabien Offner, “A Dozen Shades of Khaki: Counter-Insurgency Operations in the Sahel,” The New Humanitarian, 11 January 2018, https://www.thenewhumanitarian.org/analysis/2018/01/11/dozen-shades-khaki-counter-insurgency-operations-sahel.
- “Bamako: Des échauffourées à Badalabougou suite à la reprise des manifestations contre l’installation du QG du G5 Sahel,” Malijet, 5 July 2019, https://malijet.com/actualite-politique-au-mali/flash-info/229814-bamako-des-%C3%A9chauffour%C3%A9es-%C3%A0-badalabougou-suite-%C3%A0-la-reprise-des-m.html.
- Jaehyon Lee, “Reviving Multilateralism in East Asia: Small and Medium Powers, Connectivity and Covid-19” in Responding to the Geopolitics of Connectivity: Asian and European Perspectives, eds. Christian Echle. Bart Gaens, Megha Sarmah, and Patrick Rueppel (Singapore: Konrad Adenaur Stiftung, 2020), 59-72, at 59, https://www.kas.de/documents/288143/10822438/Panorama_2019_02_4c_v5d_JaehyonLee.pdf/c32b6d83-6d65-5d1a-ad09-932b35de7ab9?t=1606102326182.
- The Bretton woods institutions survived even the collapse of the “Bretton Woods system” of monetary exchange rates, which was initially based on a U.S. dollar pegged to the gold standard, and an “adjustable peg” for other major currencies convertible to dollars; the United States’ abandoned the gold standard in 1971, but by then the Fund and the Bank were well established.
- Boughton, The IMF and the Force of History, 18.
- Michael Gavin and Dani Rodrik, “The World Bank in Historical Perspective,” The American Economic Review 85, no.2 (1995): 329-334, at 331.
- Petros Mavroidis and Andre Sapir, China and the WTO: Why Multilateralism Still Matters (Princeton: Princeton University Press, 2021), 3.
- Christian Olaf Christiansen, “Partnerships Against Global Poverty: When ‘Inclusive Capitalism’ Entered the United Nations” in Histories of Global Inequality: New Perspectives, ed. Christian Olaf Christiansen and Steven L.B. Jensen (Cham, Switzerland: Springer/Palgrave Macmillan, 2019), 277-300, at 278.
- “UN Chief: World ‘At the Breaking Point’ with Vast Inequality,” Al Jazeera, 18 July 2020, https://www.aljazeera.com/news/2020/7/18/un-chief-world-at-the-breaking-point-with-vast-inequality.
- See Toyin Falola, Violence in Nigeria: The Crisis of Religious Politics and Secular Ideologies (Rochester, NY: University of Rochester Press, 1998), Chapter 3.
- Emmanuel Igunza, “Should Africa Have a Single Passport?” BBC News, 19 July 2016, https://www.bbc.com/news/world-africa-36823644.
Birinci Sav: Ümmetin Seçilmişliği ve Çifte Aşağılanma Tehlikesi
Bu yazı, Müslüman birliğinin gerekliliğini savunan bir dizi tartışmanın ilkidir. Serinin giriş yazısını buradan okuyabilirsiniz.
لا يصلُحُ آخرَ هذه الأمّة إلا بما صَلُحَ به أولُها
“Bu ümmetin sonraki nesilleri, ancak ilk öncülerin başarıya ulaşmasını sağlayan şeyle başarı kazanacaktır.”253
Özet: Allah ile olan ümmet sözleşmemiz hem bir şeref hem de bir sorumluluktur. Bu, ümmetin bu dünyada ve daha da önemlisi ahirette, ancak İslami birlik yoluyla, yani “Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak” suretiyle zafer kazanabileceği anlamına gelir. Kişisel takva kesinlikle ilk ve vazgeçilmez bir adımdır; ancak bu, kolektif sorumluluğumuzu göz ardı etmek, küçümsemek veya belirsizleştirmek için bir bahane olmamalıdır. Aksi takdirde, Allah’ın “Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr ettikleri” için kınadığı İsrailoğulları gibi olmaktan korkarız.”
Son Elçi’nin ﷺ topluluğu olarak ümmet, insanlığa karşı şahitlik etme görevini üstlenmiş ilahi bir emanete sahiptir. Bu emanet hem bir şeref hem de bir sorumluluktur. Ümmet, Son Peygamber’in ﷺ misyonunu devam ettirmek üzere seçilmiş bir topluluktur ancak bu seçim bir soy, etnik köken veya kimlik nişanesi üzerine değil, Allah’ın mesajını ulaştırma, onu yaşama ve insanlığa karşı hem bir şahit hem de bir uyarıcı olma ahdi üzerine temellenmektedir:
وَكَذَٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا
“İşte böylece, sizleri vasat (dengeyi gözeten, adil) bir ümmet kıldık ki insanlara karşı şahitler olasınız ve Peygamber de size karşı bir şahit olsun.”254
Bu görev, güç, liderlik ve örgütlenme gerektirir; bunların tümü ise siyasi birliği zorunlu kılar. Müslümanlar, geçmişte asırlar boyunca insanlığa karşı bir şahitlik makamında bulundular; ancak yaşanan çöküş, onları bu konumdan uzaklaştırdı. Peki, Müslüman medeniyetin çöküşüne ne sebep oldu? Bu soru, yaklaşık iki yüzyıldır hem samimi ıslahatçılar hem de dış gözlemciler tarafından tekrar tekrar sorulmaktadır.
Dışarıdan gelen fikirler ve belki de cesaret eksikliği, birçok kişinin bakış açısını öyle daralttı ki, en kolay cevap, Batı’nın başarı kaynağı olarak öne sürdüğü bir erdemin eksikliğinde aranır oldu. Liberaller, “(bireysel) özgürlük!” önerirken, sosyalistler “(ekonomik) eşitlik!” iddiasında bulunuyor ve feministler ise “toplumsal cinsiyet eşitliği!” diye haykırıyor. Kimileri tüm umutlarını demokrasiye, anayasal yönetime, güçlü kurumlara veya Çin’in Xi’si ya da Rusya’nın Putin’i gibi kararlı ve acımasız bir güçlü lidere bağlıyor. Cevaplar ve çözümler çoğalmaya devam ediyor; bunların hepsinin bir şekilde araçsal bir değeri olabilir.
Doğru cevap ise, gerçek müminlerin içgüdüsel olarak bildiği üzere, her zaman aynıdır: İman. Nitekim Peygamber ﷺ, bu ümmetin en büyük zayıflığını (vehn) tarif etmesi istendiğinde şöyle buyurmuştur: “Dünyaya aşırı sevgi beslemek ve ölümü hoş görmemek.”255Bu, vaaz kürsülerinden işiteceğiniz cevaptır. Ancak Peygamberin ﷺ buyurduğu gibi, iman yetmiş küsür şubeye sahiptir; dolayısıyla asıl mesele, bunlardan hangilerini kaybettiğimizi ve onları nasıl yeniden kazanabileceğimizi belirlemektir. Bunu yalnızca teorik olarak değil, kalplerimizin derinliklerinde de bilmek ve idrak etmektir.
Cevap, bilmece gibi gizlenmiş olmaktan çok uzaktır; Kur’an okuyucusu için apaçık ortadadır, sanki kulağımıza haykırılmaktadır. Allah sadece bunu bize doğrudan bildirmekle kalmamış, aynı zamanda bizden önce Kitap ve dolayısıyla ilahi emanet verilenlerin halleri üzerinden de göstermiştir. Nitekim meşhur bir hadiste Peygamber Efendimiz ﷺ şöyle uyarır: “Sizden öncekilerin yollarını adım adım, karış karış takip edeceksiniz; öyle ki, onlar bir kertenkele deliğine girse, siz de peşlerinden gireceksiniz.” Ashap, “Ey Allah’ın Resulü, Yahudiler ve Hristiyanları mı kastediyorsunuz?” diye sorduğunda, “Başka kim olabilir?” diye cevap verdi. Kur’an, geçmişteki benzerlerimizi anlatarak geleceğin tehlikelerini gözler önüne serer; imtihanları, ayartıcı tuzakları ve yenilenme ile güç bulmanın yollarını gösterir. Geçmişteki tüm ihya hareketlerinde olduğu gibi, biz de yeniden Allah’ın kelamına dönmekle işe başlamalıyız.
Geçmiş Milletlerden Ders Almak: Siyasi Birlik ve Dayanışma Zorunluluğu
Aşağıda, Allah’ın bir toplumu, daha önce kendilerine hidayet ve peygamberler lütfetmiş olmasına rağmen, en büyük günahları sebebiyle nasıl cezalandırdığını açıkça bildiren bir Kur’ânî anlatım yer almaktadır:
وَإِذْ أَخَذْنَا مِيثَاقَكُمْ لَا تَسْفِكُونَ دِمَاءَكُمْ وَلَا تُخْرِجُونَ أَنفُسَكُم مِّن دِيَارِكُمْ ثُمَّ أَقْرَرْتُمْ وَأَنتُمْ تَشْهَدُونَ ❃ ثُمَّ أَنتُمْ هَٰؤُلَاءِ تَقْتُلُونَ أَنفُسَكُمْ وَتُخْرِجُونَ فَرِيقًا مِّنكُم مِّن دِيَارِهِمْ تَظَاهَرُونَ عَلَيْهِم بِالْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَإِن يَأْتُوكُمْ أُسَارَىٰ تُفَادُوهُمْ وَهُوَ مُحَرَّمٌ عَلَيْكُمْ إِخْرَاجُهُمْ ۚ أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ ۚ فَمَا جَزَاءُ مَن يَفْعَلُ ذَٰلِكَ مِنكُمْ إِلَّا خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا ۖ وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَىٰ أَشَدِّ الْعَذَابِ ۗ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ ❃
Ve hatırlayın ki, sizden, ‘Birbirinizin kanını dökmeyecek ve birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye kesin söz almıştık; siz de bunu kabul etmiş, buna şahitlik etmiştiniz. Fakat işte siz, birbirinizi öldürüyor, kendi halkınızdan bir kısmını yurtlarından sürüyor, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birbirinize yardım ediyorsunuz. Oysa onlar size esir olarak geldiklerinde, onları fidye vererek kurtarıyorsunuz—hâlbuki onları sürgün etmek size haram kılınmıştı. Kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Bunu yapanların cezası, dünya hayatında rezil rüsva olmak ve Kıyamet Günü en şiddetli azaba uğramaktan başka ne olabilir? Allah, yaptıklarınızdan asla habersiz değildir.256
Müfessirlerin ittifak ettiği üzere, bu ayetlerde işaret edilen olay, Medineli Yahudi kabilelerinin, Peygamber’in ﷺ gelişi öncesinde, savaş hâlindeki putperest Arap kabileleriyle siyasi ittifak kurarak kendi dindaşlarına karşı savaşmaları ve onları sürgün etmeleridir. Bizzat bu Yahudiler, esir düşse ya da köle olarak alınsa Tevrat’a göre fidye karşılığında onları kurtarırlardı. Ancak Pagan Arap kabile düzenine mali ve siyasi çıkarları uğruna dâhil olmalarıyla, Allah ile yaptıkları asli ahdi ihlal etmişlerdi. Böylece, kendi içlerinde savaşan gruplara bölünmüş ve menfaatlerine uygun olan kabilelerle ittifak kurmuşlardı. Bununla birlikte, işlerine gelen emirleri titizlikle uyguluyor; savaş esirlerini fidye ile kurtarma yükümlülüğüne bağlı kalıyorlardı. Halbuki bu esaretin kaynağı bizzat kendileriydi. Kaynaklar, onların hukuklarına sıkı sıkıya bağlı olduklarını ve hatta bunu yerine getirmek uğruna ciddi şahsi kayıpları göze aldıklarını belirtmektedir.257
Bu ayetlerde açıkça belirtilen günah, siyasi birliği terk etmektir. İlahi ceza olan çifte aşağılanma –bu dünyada “rezillik” ve ahirette “şiddetli azap”- ilahi hukuktan seçici bir şekilde bazı hükümleri alıp diğerlerini terk etmelerinden dolayı verilmiştir. Onlar, siyasi birliği sağlama ve kendi içlerindeki her kabilenin ve her müminin canına ve malına saygı gösterme emrini görmezden geldiler. Dikkat çekici olan ise, kişisel hayırseverlikleri, ibadetlerindeki titizlikleri ve sosyal dindarlıkları ne kadar güçlü olursa olsun, Kitaplarının bir kısmını uygulamayı terk ettikleri için küfre girdiklerinin (tekfurūn) açıkça beyan edilmesidir. Zira dindaşlarının canlarını ve mallarını koruma yükümlülüğüne riayet etmemek, onları ilahi ahdin dışına itmiştir.
Onlar, tıpkı bugün Müslümanların ulus-devletler hâlinde bölündüğü gibi, kabilelere ayrıldılar ve tıpkı günümüzde Müslümanların yaptığı gibi birbirlerine karşı birleşerek müşriklerle ittifak kurdular. İki Müslüman ulus-devlet arasındaki sınırların neredeyse hiçbiri düşmanlık ve husumetten azade değildir. Suudi Arabistan-Yemen, İran-Irak, Pakistan-Afganistan, Mısır-Sudan veya Cezayir-Fas… Hangi sınır, rekabet ve kan dökülmesinden uzak kalmıştır ki? Üstelik çoğu zaman bu düşmanlıklar, İslam’ın açık düşmanlarıyla yapılan ittifaklar üzerinden sürdürülmüştür. Suudi-İran rekabeti, uzun yıllardır tüm bölgeyi kasıp kavurmuş, sadece son on yılda Suriye ve Yemen’de vicdanları sarsan katliamlara yol açmıştır. Günümüzde Gazze’nin neredeyse tüm Müslüman ulus-devletler tarafından ihanete uğraması ise, ayette haber verilen çifte aşağılanmanın en güncel hatırlatıcısıdır.
Müslümanlara seküler ulus-devletle uzlaşmalarını öğütleyenler, Allah’ın bir zamanlar seçilmiş olan bir kavmi çeşitli milletlere ayırıp dağıtmasını şiddetli bir ceza olarak nitelendirdiğine dikkat etmelidir: “Onları yeryüzünde çeşitli milletlere ayırdık.”258Bundan çıkarılacak ders şudur: İlahi vahyin emanet edildiği bir ümmet, onu göz ardı ederek veya Kitap’tan dilediğini alıp dilediğini terk ederek asla yükselip ilerleyemez. Aksi halde, çifte aşağılanma ilahi gazap olarak ona musallat olur. Kişisel inanç ve ibadetlerde titiz olmak, eğer ümmet dayanışması emrini bile bile ihmal ediyorsak, hiçbir fayda sağlamaz.
Kur’an ve Sünnet, Müslümanları sürekli olarak “sizden öncekilerin” hatalarına düşmemeleri konusunda uyarır. Bu hatalar içinde en ağır ve en sık tekrar edilen günah, müminler arasındaki bölünme ve ihtilaftır. Allah, kendilerine vahiy verilmiş toplulukları uyarırken özellikle iç çatışma, parçalanma ve haddi aşma günahını öne çıkarır. Daha spesifik olarak, bu hatayı tanımlayan temel kavramlar birçok ayette şu şekilde geçmektedir: Tefrika (bölünme), ihtilâf (anlaşmazlık), tenâzu‘ (çekişme ve çatışma) ve bağy259(haddi aşma ve zulüm). Buna karşılık, Allah, birliği, yani kalplerin ve güçlerin bir araya gelmesini (taʾlīf) ve Allah’ın ipine hep birlikte sarılmayı (iʿtisām), en büyük nimetlerden ve ilahi lütfun en açık işaretlerinden biri olarak ilan etmektedir.
Bir dinî topluluk siyasi özerkliğini kaybedip farklı siyasi ve kültürel dünyalara dağıldığında, onun dini bütünlüğü de kaçınılmaz olarak zedelenir. Yahudi tarihindeki bu bağlantıyı gözlemleyen, Yahudi kökenli önde gelen Amerikalı siyaset teorisyeni Michael Walzer, siyasi bağımsızlığın yitirilmesinin din üzerinde nasıl köklü değişimlere yol açtığını şöyle ifade eder: “Yahudi diasporasındaki yazarlar, o metinde [İbranî Kitab-ı Mukaddes’te] temsil edilen deneyimi yeniden yaşayamadıkları için, onun anlamına dair köklü bir yeniden yorumlamaya veya daha doğrusu bir dizi yeniden yoruma zorlandılar.”260Bunu, İmam Mâverdî’nin (ö. 1058) daha ilham verici sözleriyle ifade edecek olursak:
فَلَيْسَ دِينٌ زَالَ سُلْطَانُهُ إلَّا بُدِّلَتْ أَحْكَامُهُ، وَطُمِسَتْ أَعْلَامُهُ. وَكَانَ لِكُلِّ زَعِيمٍ فِيهِ بِدْعَةٌ، وَلِكُلِّ عَصْرٍ فِيهِ وِهَايَةُ أَثَرٍ. كَمَا أَنَّ السُّلْطَانَ إنْ لَمْ يَكُنْ عَلَى دِينٍ تَجْتَمِعُ بِهِ الْقُلُوبُ حَتَّى يَرَى أَهْلُهُ الطَّاعَةَ فِيهِ فَرْضًا، وَالتَّنَاصُرَ عَلَيْهِ حَتْمًا، لَمْ يَكُنْ لِلسُّلْطَانِ لُبْثٌ وَلَا لِأَيَّامِهِ صَفْوٌ، وَكَانَ سُلْطَانَ قَهْرٍ، وَمَفْسَدَةَ دَهْرٍ
Hiçbir din, siyasi otoritesini kaybettiğinde hükümleri değiştirilmeden ve sembolleri silinmeden kalamaz; öyle ki, her lider ona yeni bir bid’at ekler ve her çağ ona yeni bir zayıflık getirir. Aynı şekilde, kalpleri birleştiren ve insanları yükümlülüklerine gönüllü olarak boyun eğmeye, onun uğrunda tereddütsüz yardımlaşmaya sevk eden bir dinden mahrum olan hiçbir siyasi yapı istikrar ve büyüklüğe ulaşamaz. Böyle bir yönetim, eninde sonunda zorbalığa ve yozlaşmaya sürüklenir.
İslam’ı sekülerleştirip özel bir alana hapsetmenin, modern çağın küçük krallıklarının siyasetini benimsemenin -ki bunlar, artık tarihten silinmiş Endülüs’ün ṭāʾifa krallıklarını andırmaktadır- kendilerini yaklaşan rekonkistadan261koruyacağını sananlar, ya da Müslümanların çektiği acılara ihanet etmelerine rağmen dini kurtuluşlarının zarar görmeyeceğini düşünenler, bir kez daha düşünmelidir. Endülüs’ün küçük krallıkları, nihayetinde Müslümanların toptan yok edilmesi, aşağılanması ve İslam’ın İber Yarımadası’ndan silinmesiyle sonuçlanmıştır. Bu tarihi örnek, günümüzde dünya çapında birçok Müslüman topluluğun karşı karşıya olduğu tehditler karşısında ibret verici bir uyarı olmalıdır.262
Özetle, ilahi emanetin taşıyıcısı olarak seçilmiş olan ümmete, yani bizlere olduğu gibi İsrailoğulları’na da verilen en temel emir şudur: “Allah’ın ipine hep birlikte sarılın ve ayrılığa düşmeyin.”263Buna karşılık, Kur’an aynı zamanda Allah’ın mesajını tam anlamıyla benimsemenin dünyevi refaha, uyuma ve dayanışmaya götürdüğünü, ihtilaf ve bölünmenin ise ilahi mesajın bir kısmının unutulmasının bir sonucu olduğunu bildirir: “Onlara hatırlatılan şeylerin bir kısmını unuttular, biz de aralarına düşmanlık ve kin saldık.”264Başka bir ifadeyle, “Allah’ın ipine sarılmak” emrinde birleşen iki temel ilke -Allah’ın dinini bütünüyle benimsemek ve bunu, müminler olarak dayanışma içinde gerçekleştirmek- bir madalyonun iki yüzü gibidir; biri olmadan diğeri tamamlanmaz.
Ümmet ahdi özel ve eşsiz bir bağdır.
Ümmet, diğer tüm milletlere karşı şahitlik etmek üzere seçilmiş ve bu görevle çağrılmış bir topluluk olduğu için istisnai bir konuma sahiptir. Bu ümmetin seçilmişliği, yani ümmet olarak ayrıcalıklı olması, yukarıda bahsedilen Allah ile yapılan ahitle sağlanırve bu ahit hem bu dünyadaki hem de ahiretteki başarımızı belirler.
Müslüman ümmetinin istisnai olduğuna, yani Allah’a özel bir ahitle bağlandığına inanmak aslında yeni ya da sıra dışı bir düşünce değildir. İnanç esasları açısından bakıldığında, Müslümanlar her zaman Hz. Muhammed’in ﷺ son peygamber olduğuna ve bu yüzden ümmetin Allah’ın son vahyinin taşıyıcısı ve tebliğcisi olmakla yükümlü olduğuna inanmışlardır. Bu inancın doğal bir sonucu ise, bu ümmetin Allah’a isyan ederek asla gelişip yükselemeyeceğidir. Ancak bu inancın siyasi ve sosyal sonuçları çoğu zaman yeterince anlaşılmamıştır. Çünkü ümmet, seçilmiş ve istisnai bir topluluk olduğu için, Allah’ın rehberliğini terk ederek ya da kitabın bir kısmını kabul edip bir kısmını reddederek asla gerçek bir ilerleme kaydedemez.
Bu durum, Müslüman ulus-devletlerin dünyevî refaha ulaşamamasının nedenini de açıklayabilir. Sekülerizmi, kapitalizmi, milliyetçiliği ve diğer ideolojileri benimseyerek güç kazanan inançsız milletleri taklit eden Müslüman devletler, aynı yöntemleri uygulamalarına rağmen benzer bir başarı elde edememiştir. Bu, ümmetin seçilmişliği olarak adlandırdığımız ilkenin doğal bir sonucudur. Müslümanların izzet ve gücü (ʿizza) inançsızları taklit ederek aramaya çalışması her zaman başarısızlıkla sonuçlanacaktır. Nitekim İmam Mâlik’in (r.a.) şu sözü de tam olarak bu gerçeğe işaret eder: “Bu ümmetin sonraki nesilleri, ancak önceki seleflerini başarıya ulaştıran şeyle başarıya ulaşabilir.”
Bu seçilmişliğin bizim için en önemli yönü, ümmet birliği ile ilahi rehberlik nimeti arasındaki bağlantıdır. Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: “Allah, benim ümmetimi dalâlet üzerinde birleştirmez.265Bu düşünce, klasik müfessirlerin yorumuna göre, peygamberlik vazifesinin tüm ümmete miras bırakıldığını bildiren Kur’an ayetlerinde de örtük olarak yer almaktadır.266
Seküler tarihçiler bile İslam’ın seçilmişliğinin bazı yönlerini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Örneğin, İslam hilafetinin Batı Asya’daki binlerce yıllık imparatorluk tarihindeki benzersizliği, doğrudan bir dinî mesaj tarafından yönlendirilmiş olmasından kaynaklanır. Oysa dünya tarihindeki büyük imparatorlukların genişlemelerinde genel norm, dinin çoğu zaman yalnızca bir imparatorluk ideolojisinin aracı olmasıdır:
“Dünya tarihindeki diğer büyük olaylardan daha açık bir şekilde, İslam’ın yükselişi ve erken dönem hilafetin kurulması, fikirlerin de insanlık meselelerinde belirleyici bir rol oynayabileceğini ve bazen güç dengelerine doğrudan etki ederek uzun vadeli ve temel toplumsal yapıların şekillenmesini sağlayabileceğini kanıtlamaktadır.”267
Ayrıca sıkça gözlemlenmiştir ki, Müslümanlar, dünyevi alanlarda en başarılı, en açık fikirli ve en basiretli oldukları dönemleri, -dinlerini terk ederek bu erdemleri bulduğu varsayılan diğer medeniyetlerin tersine- İslam ile yönetildikleri zamanlarda yaşamışlardır.
Din tarihçileri, İslam’ın diğer dinler arasında benzersiz bir konuma sahip olduğunu belirlemişlerdir. Bu benzersizlik, onun kurucu metninde kendisini ayrı bir din olarak açıkça tanımlaması, kutsal kitabının ve mesajının korunmuş olması ve Müslümanların dinlerinin hakikatini ve güncelliğini ısrarla vurgulamaya devam etmeleriyle ilgilidir.268Ayrıca birçok araştırmacı, İslam’ın sosyal ve siyasi kavramlarının modern özgürlük, hesap verebilir yönetim, siyasi bilinç ve dayanışma anlayışlarına karşı alternatif olarak hem son derece cazip hem de sağlam olduğunu gözlemlemiştir:
“Müslüman siyasi kimliği… Modernitenin eşiğinde belirgin bir fark yaratmıştır. Modern koşullar altında, milliyetçi paradigmanın getirdiği engellere rağmen, Müslüman kimliği yeterince dirençli olduğunu kanıtlamış ve iletişim teknolojilerinin hızla gelişmesinden büyük ölçüde faydalanmıştır. Bu, İslam’ın eski dönemlerde sağladığı bağları yeniden güçlendirmiş ve önemli ulus ötesi seferberlik örneklerini mümkün kılmıştır. Ancak milliyetçiliğin bu modern görünümünde bile etnik kimlikler, ahlaki üstünlüğü koruyamamıştır. Müslümanların çoğunluğunun öncelikle kendilerini ülkelerinin vatandaşları olarak değil, Müslüman olarak tanımlaması bunun bir kanıtıdır.”269
Bu ve benzeri tarihî ve doktrinel yönleri göz önüne alındığında, İslam hem en modern din hem de Batı modernitesine en büyük meydan okuma olarak görülmüştür.270
Özetle, Müslümanlar olarak kalkınma ve gelişim yolumuzMüslüman toplumlarda insani ve kurumsal gelişime olan acil ihtiyaç ümmet eksenli olmalıdır. Bu yaklaşım, ümmetin birliğine ve dayanışması temeline dayanmalı ve ümmetin ilahi emrı yerine getirmesine yönelik olmalıdır. Bunun zıddı ise, ilahi bir ceza olan çifte zillete daha da derinlemesine sürüklenmektir.

Ovamir Anjum
Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsü'nde Baş Araştırma Görevlisidir. 2019'da Yaqeen Enstitüsü'nde yayınlanan ve bu projenin mihenk taşı olan "Halifeliği Kim İstiyor?" adlı makalenin yazarıdır. Toledo Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümünde İslam çalışmaları profesörü ve bağışlı kürsü başkanıdır. American Journal of Islam and Society'nin (önceki adıyla American Journal of Islamic Social Sciences) yardımcı editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsü inceleme kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları arasında İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve genel olarak tarih yer almaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012) ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020) bulunmaktadır, dört cildin ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına aşağıdaki adresinden ulaşabilirsiniz.
https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum
Notes
- İmam Mâlik b. Enes’e (r.a.) atfedilir.
- Kur’ân, Bakara, 2:143. Bkz. ayrıca Âl-i İmrân, 3:110; Hac, 22:78.
- Ebû Dâvûd, #4297.
- Ebu Said ve Ebu Hureyre’den aktarılmıştır. Buhari #3456 ve Müslim #2669’de geçer. Metindeki esas ölçüler şibr (karış) ve zira (arşın)dır.Kur’ân, Bakara, 2:84-85
- İbn Kesîr, Tefsîr, https://tafsir.app/ibn-katheer/2/85; İbn Âşûr, at-Taḥrīr wa’t-Tanwīr, https://tafsir.app/ibn-aashoor/2/85.
- Kur’ân, A’râf, 7:168.
- Örneğin: 2:103, 42:14; 3:19, 45:17, 2:213, 98:4.
- Michael Walzer, “Introduction: The Jewish Political Tradition,” in Jewish Political Tradition, cilt 1, Authority, ed. Michael Walzer vd. (New Haven: Yale University Press, 2000), s. xxii. Dinî topluluklar güçlerini kaybettiklerinde, hayatta kalabilmek için kendi “hakikatlerini” uyarlama eğilimine girerler. Belki de Kur’ân’da, onların “yeryüzünde çeşitli gruplara bölünüp dağılmaları” (A‘râf, 7:167-168), ilahi bir ceza olarak bu diasporaya işaret etmektedir.
- Çevirmen notu: Endülüs döneminde İber yarımadasındaki Hristiyanların Müslümanların yarımadadaki varlıklarını ortadan kaldırma çabalarıdır.
- Giriş niteliğinde bir tarih için bkz., Hugh Kennedey, Muslim Spain and Portugal: A Political History of al-Andalus (Routledge, 1996), özellikle. Bölüm 6, 8. Kısaca şu sonuca varır: “Müslümanların ayrılığı, zayıflığın ana nedeniydi,” çünkü Müslüman yöneticiler sürekli olarak dindaşlarına karşı Hristiyan müttefik aradılar.(306).
- Kur’an, Āl-iʿImrān, 3:103.
- Kur’an, Māʾide, 5:14
- Tirmizî, #2167, el-Elbânî ve el-Arnaût tarafından sahih olarak değerlendirilmiştir (ṣaḥīḥ). Orijinal metin şöyledir:إنَّ اللَّهَ لا يَجمعُ أمَّتي— أو قالَ: أمَّةَ محمَّدٍ صلَّى اللَّهُ علَيهِ وسلَّمَ — علَى ضلالةٍ، ويدُ اللَّهِ معَ الجماعةِ، ومَن شذَّ شذَّ إلى النَّار.
- Bkz. Kurtubî, Tefsîr, s.v. 2:143; burada şöyle der: “Âlimlerimiz, Rabbimizin burada bizi yaratılmışlar üzerine büyük bir şahitlik yapmakla görevlendirdiğini ve bu şahitliğe layık kıldığını haber verdiğini söylemişlerdir,” ve “bu, icmânın sıhhatine (siḥḥat al-ijmāʿ) ve otoritesine dair bir delildir.”
- William H. McNeill, Pursuit of Power: Technology, Armed Force, and Society since A.D. 1000, 2. ed. (University of Chicago Press, 1984), s. 21.
- Günümüzde var olan diğer tüm dini metinlerden farklı olarak Kur’an, bir kutsal kitap olduğunun farkındadır; doktrin ve uygulamalarla tamamlanmış ayrı bir din öğretir, inanmayanların argümanlarını tanımlar ve bunlara yanıt verir, Yahudilik ve Hristiyanlık gibi diğer dini gelenekler karşısında kendi konumunu belirler. En önemlisi, dostları ve hatta en büyük düşmanları tarafından, korunduğuna inanılan tek kutsal metindir.
- Michael Cook, Ancient Religion, Modern Politics (Princeton University Press, 2014), s. 52. Cook, siyasi kimliğin yanı sıra, İslam’ın istisnacılığına dair benzer gözlemlerde bulunur; özellikle en popüler Batı dışı dinler olan Katolik Hristiyanlık ve Hinduizm ile karşılaştırıldığında, sosyal (İslami eşitlikçilik ve dayanışma (213-4)), siyasi (359) ve askeri (247) değerler ve normlar alanlarında, ayrıca modern dünyadaki güç ve popülerlikleri açısından İslam’ın farklılığını vurgular. Ayrıca, birçok Müslüman’ın ‘köktendincilik’ konusunda öne çıktığını, yani kutsal metinlerinin ‘hatasızlığına’ olan sarsılmaz inançlarını ve dinin özüne dönme eğilimlerini (373) öne sürer.
- Bu, Shadi Hamid’in Islamic Exceptionalism: How the Struggle Over Islam is Reshaping the World (New York: St. Martin’s Press, 2017) adlı kitabındaki tezinin bir yorumudur. Hamid’in çalışması, yukarıda bahsedilen Michael Cook’un tezini temel alarak onu geliştirir ve genişletir.
Neden Ümmetiks: Bir Dizi Sav
Bu makale, günümüzde ümmetiksin acil bir öncelik olduğunu ortaya koyan bir serinin başlangıç yazısıdır. Tek bir uzun makale olarak yazılmış olmasına rağmen, okunmasını, yorumlanmasını ve eleştirilmesini kolaylaştırmak için inşallah önümüzdeki birkaç ay içinde kısa bölümler halinde yayımlanacaktır. Bu seri, Yasmeen Daifallah, Iyad Hilal, Mairaj Syed, Joseph Kaminski, Hanaa Hasan, Alex Thurston, İsmail Yaylacı ve Uthman Badar gibi birçok akademisyen, öğretmen ve öğrencinin değerli geri bildirimlerinden büyük ölçüde faydalanmıştır. Paylaşılan tüm bu kıymetli katkılar doğrultusunda, metni “biz” diliyle kaleme aldım. Ancak, kalan hata ve eksikliklerin tamamen bana ait olduğunu belirtmek isterim.
Giriş
Yoğun geçen bir Temmuz öğleden sonrasında, büyüleyici İstanbul’da geçirdiğimiz iki ayın ardından, 14 yaşındaki oğlum Ahmed ile birlikte havaalanına doğru yola çıktık. Son derece konuşkan şoförümüz, tek kelime İngilizce bilmiyordu; biz de maalesef hiç Türkçe bilmiyorduk. Ancak Ahmed ve ben, Google Translate üzerinden sohbet etme konusunda artık ustalaşmıştık. Sohbet, eğitimli ve yetenekli gençlerin kira ödemekte veya evlenmekte zorlanmasına neden olan ağır ekonomik koşullarla başladı. Ardından şoför, tüm bu sıkıntıların kaynağına ilişkin görüşünü paylaştı: Müslümanların bölünmüşlüğü. Trafikte ilerlerken, telefonumun mikrofonuna neredeyse bir düzine ülkenin adını sıraladı. Türkiye’nin yanı sıra listede Suudi Arabistan, İran, Mısır, Tunus, Pakistan ve muhtemelen birkaç ülke daha vardı.
Bu kadar zorluk içindeki taksi şoförünün, Müslüman lider ve entelektüellerin artık alenen dile getiremediği cesur bir vizyonu bu kadar rahat ifade edebilmesi beni hem şaşırttı hem de sevindirdi. Dünyanın farklı yerlerine yaptığım yolculuklarda, sade bir Müslümandan bu vizyonu duyuşum ilk kez değildi. Dünyanın dört bir yanındaki ümmetin sesi olduğuna inandığımız Ümmetiks tam da bu duyguyu yansıtma çabasıdır.271
Burada ümmetiksten ne kastettiğimizi açıklamıştık ve burada ise Müslümanların birliğinin hem mümkün hem de acil bir ilahî zorunluluk olduğuna dair savımızı ortaya koyduk. Şimdi bu vizyona yönelik dile getirilen bazı şüphe ve itirazlara değinmek istiyoruz. Önceki yazılarda, Müslümanlar olarak gelişimimizin, hatta varlığımızın devam edebilmesinin, ilahî bir zorunluluk olan İslam birliğini sağlamamıza bağlı olduğunu savunduk. Tüm Müslüman ekollerin tarih boyunca ortak görüşü (icmâ) olan bu ideal, ümmeti temsil eden ve siyasî yetkiye sahip bir imamın varlığını — yani halife veya emirü’l-müminîn’i — gerektirir. Bu doğrultuda, Allah’a olan bağlılığımızı yenilemekle birlikte karşılaştığımız zorlukları tespit etmeli, söylemimizi güçlendirmeli, ümmetin alimleri ve entelektüelleri arasında yapıcı bir diyalog başlatmalı, stratejiler geliştirmeli ve değerlendirmeli, kaynakları temin etmeli ve modern dünyada işleyebilecek gerekli kurumları inşa etmeliyiz.
Ümmetiks Enstitüsü olarak, bu çalışmanın araştırma boyutuna katkı sağlamak için üç temel soruya odaklanmayı teşvik ediyoruz: Neden (Müslümanların birliğinin gerekliliklerinin açıklanması), nasıl (farklı seviyelerde dönüşüm ve entegrasyon stratejilerinin geliştirilmesi ve değerlendirilmesi) ve ne (modern bir hilafetin kurumsal yapısı ile hukukî, sosyal, siyasî ve ekonomik boyutlarının tasarlanması).
Bu makale serisinde ‘neden’ sorusuna odaklanarak, dünyadaki yaklaşık elli farklı ülkede yaşayan ve iki milyar Müslümanı kapsayan siyasî birliğe yönelik yaygın itirazların ve şüphelerin kaynaklarını değerlendireceğiz. Bu Müslümanların yaklaşık yüzde 22 ila 30’u, çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerde azınlık olarak yaşamaktadır.272‘Neden’ sorusunu detaylı bir şekilde ele alacağımız sonraki makalelere geçmeden önce, bu giriş yazısında temel kavramları (birlik, dayanışma, hilafet) açıklayacak ve ‘ne’ ile ‘nasıl’ sorularına dair önemli noktaları kısaca özetleyeceğiz.
Allah’ın İpine Sımsıkı Sarılın: Birlik ve Dayanışma Üzerine
Birlik ve dayanışma gibi kavramlardan ne anladığımızı açıklayarak başlıyoruz, çünkü bu kavramların net olmaması genellikle anlaşmazlıklara ve kafa karışıklığına yol açar. Allah, birliği hem başlı başına bir emir olarak (“Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı tutunun ve ayrılığa düşmeyin”)273hem de ümmetin refahı, dünyanın iyiliği ve ilahî düzenin tesisi için bir şart olarak emretmektedir.274Bazen ‘birlik’, aynılık ve benzerlik anlamında kullanılır; buna karşılık ‘dayanışma’, bireysel farklılıkların kabul edildiği ortak bağlar ve çıkarlar anlamına gelir. Günümüzde bireyselliğe verilen önem nedeniyle dayanışma olumlu, birlik ise olumsuz bir kavram gibi değerlendirilmektedir.
Böyle bir kavramsal karışıklığı, her birliğin bazı farklılıklara hoşgörü göstermeyi gerektirdiğini, ancak vazgeçilemez konularda homojenliği koruduğunu kabul ederek aşabiliriz. Buradaki asıl soru, hangi konularda aynılığın (homojenliğin) gerektiği ve hangi konularda farklılıklara hoşgörü gösterildiği, hatta teşvik edildiğidir. Aslında, bir din, ideoloji yahut topluluktaki birlik ile hoşgörü arasındaki sınır, o topluluğun temel yapısını belirler. Benzerliği aşırı bir şekilde dayatmak, onu tamamen göz ardı etmek kadar zararlı olabilir. Gerekli birliğin düzeyi ve şekli, topluluğun yapısı ve hedeflerine bağlıdır: Eğer topluluğun amacı sadece hayatta kalmak veya hoşça vakit geçirmekse, tıpkı piknik yapan bir grup gibi, minimum düzeyde bir birlik yeterlidir. Ancak ordu ya da şirket gibi kolektif eylem gerektiren durumlarda daha güçlü bir bağ gerekir.
Sözün özü, İslamî birliğin anlamı, şekli ve kapsamı ile nerede ‘Allah’ın ipine hep birlikte tutunmanın’ zorunlu, nerede farklılıkların kabul edilebilir olduğu konusu tamamen bizim kararımıza bırakılmış değildir; bunlar ilahî olarak bildirilmiş normların bir parçasıdır. Allah, bizden temel inanç ve ibadetlerde tavizsiz bir birlik, insanların farklılıkları hususunda ise geniş bir hoşgörü ister.275Nitekim, Peygamber Efendimiz ﷺ’in öğrettiği gibi, güçlü bir birlik sağlamak için bazen farklılıklara hoşgörü göstermek teşvik edilmiştir.276
İslam’daki her ibadet rüknü ve şeriattaki her emir, yalnızca Allah’ın birliğine olan itikadî bağlılığımızı ifade edip derinleştirmeyi değil, aynı zamanda Müslümanlar arasındaki dayanışmanın farklı yönlerini de güçlendirmeyi amaçlar. Bu dayanışma, Allah’a, Peygamber Efendimiz ﷺ’e ve onun işaretlerine (şeʿāʾir, yani dinî simgelere) duyduğumuz sevgiden kaynaklanan duygusal bağlılığı da kapsar. İmanın samimiyeti, müminlere duyduğumuz sevgi ve dinimize karşı olanlara gösterdiğimiz tavırla doğrudan bağlantılıdır.277İslam hukuku, müminler arasında sosyal dayanışmayı güçlendirmeyi hedefler. Cemaat namazlarında, bayramlarda, hac gibi ibadetlerde buluşmalarını, evlilik ve ticaret gibi bağlarla ilişkiler kurmalarını, selamlaşmalarını ve hediyeleşmelerini teşvik eder.
Buna ekonomik dayanışma da dahildir. İslam bizden, hayırseverliğe ve ümmetin refahına dayalı, aynı zamanda faiz, tartıda hile, suistimal ve benzeri adaletsiz uygulamalardan uzak bir ekonomik düzen kurmamızı ister. İslamî birliğin en önemli boyutu, fiilî yahut siyasî birlik olarak adlandırabileceğimiz yapıdır. Bu birlik, tüm insanlığa şahitlik etme sorumluluğumuzu üstlenmeyi, şeriatı uygulamayı, müminler topluluğunu ve ilahî düzeni korumayı ve bu uğurda cihad etmeyi gerektirir. Bu birliğin her bir boyutu, diğer boyutları korur ve tamamlar.
Bu alanların (ekonomi, politika vd.) değişen anlamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlamak çok önemlidir. Geçmişte ekonomik alan, toplumsal yapının bir parçasıydı, ancak kapitalizmin yükselişiyle birlikte aşırı önem kazanarak diğer yaşam alanlarından ayrıştı ve siyasî alanla birlikte hayatın diğer boyutları üzerinde baskın hale geldi. Benzer şekilde, ‘siyasî’ olanın kapsamı da tarih boyunca değişmiştir; özellikle modern dönemde, siyasî alan diğer tüm alanları baskı altına alacak şekilde öne çıkmıştır.
Modern öncesi dünyada, hükümdarların ya da yönetici sınıfın yetki alanı oldukça sınırlıydı. Örneğin, Orta Çağ İslam dünyasında hükümdar (genellikle sultan veya melik olarak anılır), yasa koymaz veya yorumlamaz, sadece mevcut yasaları uygular ve halkın inançları, ahlakı ve dünya görüşü üzerinde sınırlı bir etkisi olurdu. Orta Çağ Müslümanları, alimler, manevî önderler ve yerel gelenekler tarafından şekillendirilmiş şeriat kurallarına göre yaşarlardı. Bu dönemde, Orta Çağ Avrupa’sının aksine, etnik köken, Müslüman kimliğini tanımlamada neredeyse hiç rol oynamazdı.278Bir diğer ifadeyle, siyasi alanın etkisi sınırlıydı ve hükümdar genellikle sınırları korumak ve İslam hukukunu uygulayarak asayişi sağlamak için gerekliydi. Müslüman toplumlar, inanç, hukuk, duygusal bağlar ve ekonomik ilişkiler bakımından derin bir şekilde birbirine bağlıydı. Siyasî birliğin eksikliği ise genellikle Bizans saldırıları, Moğol istilaları ve Haçlı Seferleri gibi kırılgan dönemlerde güçlü bir şekilde hissedilirdi. Bu durumlarda siyasî parçalanmanın sonuçları yıkıcı olsa da İslam dinine güven ve İslam medeniyetinin gücü, toparlanmayı mümkün kılmıştır.
Kısacası, İslam dünyasının geniş bir coğrafyaya yayılmış olması ve hızlı iletişim ve ulaşım teknolojilerinin yokluğu sebebiyle, siyasî parçalanmanın maliyeti düşüktü ve zararları günümüzdeki kadar yıkıcı değildi. Bu zorluklara rağmen, İslam alimleri halife seçme gerekliliğinden asla vazgeçmemiş ve sahabenin bu konudaki ittifakını (icmâ) sorgulamamıştır. Çünkü onlar bunu sadece tarihî bir tesadüf veya bir lüks değil, dinin ayrılmaz bir parçası olarak görmüşlerdir.
Neden Hilafet? Çünkü Kavramlar Önemlidir.
Ümmetiks’in amacı ümmeti yeniden canlandırmaksa eğer, sıklıkla sorulduğu üzere o halde neden ‘hilafet’ teriminde ısrar edilip terör gruplarıyla ilişkilendirilme ya da birçok kişiyi rahatsız etme riski göze alınıyor? Neden sadece Müslüman birliği ya da İslamî yönetimden bahsetmiyoruz? Biz, dinimizi neokolonyalistlerden, onların yerli işbirlikçilerinden ve aşırı gruplardan geri almayı savunuyoruz. Temel İslamî terim ve sembollerimizden taviz vermek, vahiy ile bağımızı koparma ve vizyonumuzu bulanıklaştırma riski taşır. Böyle bir taviz, temel inançlarımızdan ödün vermek olarak görülebilir.
Daha da önemlisi, hilafet/imamet kurumu, biri Allah’ın Peygamberi ﷺ’ne, diğeri ise dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlara uzanan iki temel bağlantıyı temsil eder. Bu nedenle, hilafet yalnızca modern anlamda siyasî bir kurum değil, bu iki bağlantıyı somutlaştırmanın ve tek bir vücut olarak kolektif kimliğimizi teyit etmenin anahtarıdır. Başka hiçbir kavram, Kur’an’ın emrini, Sünnet’in güvenilirliğini ve ümmetin anlam ve bağını bu kadar güçlü bir şekilde ifade etme kapasitesine sahip değildir. Bu nedenle hilafet, hem küresel emperyalist güçler ve yerli işbirlikçileri tarafından bir orta çağ despotizmi olarak karalanmasına, hem de aşırı gruplar tarafından kötüye kullanılmasına rağmen, ümmetin geniş kesimleri tarafından yeniden sahiplenilmelidir.
O halde hilafet nedir ve halife kimdir? Kur’an’da halife kelimesinin (kelime anlamıyla ‘halef’, ‘vekil’ veya ’emanetçi’) iki temel anlamı vardır. Bu iki anlam, iki önemli fakat tamamen farklı söyleme karşılık gelir ve modern dönemde bazen birbirine karıştırılmaktadır. Sâd Suresi’nde (38:26), halife ifadesi, Hz. Davud’a (a.s.) verilen güç ve otoriteyi ifade eder. Kur’an, onun kime halef yapıldığını açıkça belirtmemiştir, fakat müfessirler bu konuda iki görüş ileri sürmüşlerdir. İlk görüşe göre, halife, Hz. Musa’ya (a.s.) ve diğer peygamberlere verilen peygamberlik ve siyasî otoritenin devamıdır; bu durumda doğru çeviri ‘halef’ olacaktır. İkinci olarak, halife Allah’ın halifesi anlamında kullanılır ki bu ifade birçok alim tarafından hoş karşılanmamıştır, çünkü Allah’ın yerine geçmek gibi bir anlam taşıyabilir ki bu imkansızdır. Ancak bazı alimler bu ifadeyi, Allah’ın vekili, emanetçisi veya yeryüzündeki temsilcisi anlamında kabul etmişlerdir. Bu bağlamda, halife, Allah’ın emirlerini yerine getirme sorumluluğunu üstlenmiş kişiyi ifade eder.279Hasılı, bu ayette halife kelimesi, siyasi otorite anlamına gelir ve dosdoğru bir şekilde peygamberlerin izinden giden ve ilahi rehberlikle sınırlı olan bir otoriteyi ifade eder. Bu anlamda, Hz. Ebubekir (r.a.), Allah Resulü’nün (s.a.v.) halifesi olarak anılmış ve ümmetin tüm meşru Müslüman yöneticilerine bu unvan verilmiştir.
Kur’an’da halife kelimesinin bir diğer anlamı, Bakara Suresi’nde Hz. Adem (a.s.)’in yaratılışına dair temel anlatıda (2:30-39) yer alır. Burada, Allah’ı bilme, konuşma ve O’na ibadet etmeyi tercih etme yeteneğimiz nedeniyle Hz. Adem’in (a.s.) tüm soyuna ya da belki de sadece inananlara verilen otorite ve sorumluluğa işaret eder.280Son yüzyılda, bu terimin bu şekilde kullanımı, insanın iradesini ve sorumluluğunu vurgulamak amacıyla Müslüman diriliş söylemlerinde baskın hale gelmiştir. Bu kullanım, belki de Allah’a gönüllü kulluk, itaat ve tazim ilişkisini ifade eden abd (kul) kelimesini tamamlamak için tercih edilmiştir.281Abd/ibadet/ubûdiyyet (kulluk, ibadet, kulluk şuuru) kavramının, Kur’an, Sünnet ve İslamî gelenekte insan ile Allah arasındaki ilişkiyi yönlendiren temel kavram olduğu inkâr edilemez.282
Eğer dikkatli bir şekilde kullanılırsa, insanın halife olarak görülmesi fikri olumlu bir tashih olabilir. Ancak, bu yeni yaklaşım, eğer hilafetin siyasî bir kurum olarak merkezî önemini reddetmek ya da insanın Allah ile olan ilişkisinde temel kavram olan abd yerine halifeliği geçirmek için kullanılırsa yanıltıcı olabilir. Hilafeti siyasî otorite olarak tanımlayan, çok daha güçlü ve yaygın kabul gören anlamı inkâr etmek veya onun yerine geçirmek adına tüm insanları ya da tüm Müslümanları halife olarak tanımlayan bu aşırı metafizik veya spiritüel anlamı Kur’an’a atfetmek sakıncalı, hatta samimiyetsizdir .283
Nebevî Hilafet, Ümmet Odaklı Olmalıdır.
Geleceğin halifeliği, ümmete karşı sorumlu bir kurum olmalıdır; gücünü her bir Müslümanın, cemaatin ve bölgenin inancından, yeteneklerinden ve refahından almalıdır. Malik Binnebi’nin bir zamanlar belirttiğigibi, ümmet sömürgeleştirilmeden önce sömürgeleştirilebilir hale geldiyse, Ümmetiks’in amacı, ümmetin kendi kendini yönetebilir bir duruma gelmesi ve bu şekilde kendi kendini yönetmeyi başarmasıdır.284Dinimiz, muhalefeti susturma ve baskı ile yöneten tiranlar yerine gerçek bir İslamî liyakat düzeni (meritokrasiyi) kurulmasını emreder ve ümmetin de buna şiddetle ihtiyacı vardır. Küresel olarak Müslüman toplumunun çeşitliliği ve gücü en büyük zenginliklerimizdendir.
Peki, neden doğrudan hilafet yerine ümmetten başlıyoruz? Neden yukarıdan aşağı bir yaklaşım izleyerek, her şeyi düzeltecek bir siyasî güç kurumu olarak hilafete odaklanmıyoruz? Cevap basit: İslamî inanç ve kutsal metinlerde, Allah’ın Peygamberi ﷺ’ne gönderdiği vahyin birincil muhatabı ümmet, yani müminler topluluğudur. Kur’an’ın en temel çağrısı, tüm müminlere hitaben yapılan ‘Ey iman edenler!’ ifadesidir ve son Peygamber’in ﷺ misyonu, belirli bir kişi ya da aileye değil, ümmete emanet edilmiştir. Hem mantıksal hem de kronolojik olarak, ilk önce ümmet oluşur ve ardından bu ümmet, haklarını koruyacak ve misyonunu yürütecek kişileri seçer. Başka bir deyişle, İslam ümmet merkezlidir.285
Ümmetiks, hem nebevî bir hilafet (khilāfa ʿalā minhāj al-nubuwwa) için temel bir adım hem de ümmetin bilinçli kalmasını ve yöneticileri sorumlu tutabilecek güçte olmasını sağlayan bir mekanizmadır. Başka bir deyişle, gerçekten nebevî bir hilafet, ümmetin mutlak efendisi değil, hizmetkarı olduğu için, tepeden inmeci bir yaklaşım savunulamaz. Ümmetin her köşesinden erkekler ve kadınlar, bu hilafeti kurmak ve ardından onu hesap verebilir kılmak için hazırlıklı ve yetkilendirilmiş olmalıdır.
Nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini tahmin edemeyiz, ancak Ümmetiks, bunu mümkün kılmak için gereken çabaya verdiğimiz isimdir. Hilafeti, öfkeyle hareket eden ve şiddet yanlısı bir grup militanın adı olarak görenlerin aksine, biz hilafeti geniş kapsamlı, kapsayıcı ve derinlemesine İslamî bir medeniyet olarak görüyoruz. Bu, hem Müslümanların iç çeşitliliğini ve tecrübelerini kucaklayan hem de genel insanlık deneyiminden faydalanmaya açık, Allah merkezli ama aynı zamanda insanî bir medeniyettir. Dolayısıyla bu, tüm insanlığın bilgisine ve tecrübesine anlam ve amaç kazandıran vahyin merkezde olduğu bir bilgi medeniyetidir.
Tüm bu hedefler, erdemler ve nitelikler sadece siyasî bir birlik kurmak için bir araç değildir; aksine, siyasî birlik bu hedeflere ulaşmak için bir araçtır. Bunlar, İslam’ın gelişimi ve ilerlemesi için birbirini destekleyen vazgeçilmez unsurlardır. Bu nedenle, ümmet odaklı bir söylem ve pratiğin önemini, her Müslüman müfredatında Ümmetiyata ayrılmış bir alan bulunmasını ve yenilenmiş İslam hukukuna dair her el kitabında ümmetin meselelerine yönelik bir bölüm yer alması gerektiğini vurguluyoruz. Başka bir deyişle, eğer yarın meşru bir hilafet kurulsa bile, onu sürdürebilmek, yönlendirebilmek ve hesap verebilirliğini sağlamak için yine ümmet bilgisine ve uygulamalarına aynı derecede ihtiyaç duyacağız.
Ümmetin Birliği İçin Söylemsel Birliğin Şart Oluşu
Ümmetin birliği, ümmetin büyük bir kesimi arasında meşru, hesap verilebilir ve ortak İslamî kurumlar inşa etmeye bağlıdır. Bunun için de bu kurumların gelişimine yönelik yeterli düzeyde hazırlık ve adayış oluşturmak gerekir. Bu doğrultuda, ümmetin dayanışmasının sürdürülebilirliği, her bölgeden ve perspektiften doğru düşünceye sahip entelektüelleri ve dinî liderleri bir araya getirmekle başlar. Bu liderler, küresel çapta Müslümanların düşünce ve eylemlerine katılımı temsil ve garanti edecektir. Ben bunu, Ümmetin Söylemsel Birliği olarak adlandırıyorum. Yani bu, dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların fikirlerini, endişelerini, hassasiyetlerini ve arzularını zamanında, düzenli bir şekilde ve kendi şartlarına uygun paylaşabilmelerini ifade etmenin şık bir yoludur.
Söylemsel birliğin, nadir bir örneğini Tunus’ta görebiliriz. Orada ortaya çıkan bir kıvılcımın yirmi Arap ülkesinde kitlelerin özlem ve umutlarını ateşlediği Arap Bahar’ını hepimiz hatırlarız. Bu olay, medya kuruluşlarının Umman’dan Fas’a kadar uzanan ortak bir Arap-İslam toplumsal anlayışı oluşturması sayesinde olmuştur. Her ne kadar Arap Baharı yeterince ümmetçi olmayıp tutarlı bir düşünce yapısında ilerlemese de bu açıdan içinde birçok ders barındırmaktadır.
Ümmetin hayatta ve güçlü olduğunun en bariz örneklerinden biri, Gazze’de devam eden mücadeledir. Bu mücadele, aynı zamanda ümmete karşı oluşan büyük bir tehdidi sarih bir şekilde gözler önüne serer. -Allah, ilk kıblemiz olan Aksa’yı ve onun halkını özgürleştirsin. Ümmete de bu görevi yerine getirecek güç versin.- Gazze, ümmetin umudunu ve hislerini eşi benzeri görülmemiş şekilde uyandırdı. Tabiri caizse, ümmetin %99’luk ümmetçi kesimiyle, ümmet karşıtı olan %1’lik yönetici sınıf arasında bir furkan (ayırt edici bir ölçüt) oluşturdu. Bu yönetici sınıf, ‘yerleşimci/işgalcilerle’ normalleşmeyi seçerek soykırıma ortak olmuşlardır. Üstelik Kur’an’ın ifadesiyle, az bir bedel karşılığında.
Söylemsel birlik, dünya genelinde halihazırda devam eden çok sayıda ümmetçi arayışı, mücadeleyi ve girişimi tanımak demektir. Birbirinden kopuk girişimleri keşfetmek, onları birbirine bağlamak ve anlaşmazlıkların nedenlerini tespit ederek karşıt görüşler arasında köprüler kurmak ve anlaşmazlıkları aşmak için platformlar oluşturmak gerekir. Aynı zamanda, yakın geçmişteki büyük ulemanın ve liderlerin mirasını canlandırmak ve onların ümmete katkılarını ve İslamî hareketlerini eleştirel bir şekilde incelemek gerekir. En önemlisi de bugün, ümmetin geleceğini inşa edecek liderlerini, yenilikçi düşünürlerini ve takdir edilmeyen dehalarını ve peygamberin izinde yeni ufuklar açan şahsiyetlerini tespit etmeyi ve onların enerjilerini ümmetin ortak davasına yönlendirmelerini sağlayacak bir platform sağlamalıyız. İnşallah, sonraki makalelerde söylemsel birliğin farklı alanlarda ümmetin birliği için nasıl pratik çözümler sağlayabileceğini veya nasıl bir zemin teşkil edebileceğini derinlemesine ele alacağız.
Ne Beklemeliyiz: Ümmetin Birliği Üzerine Savlar
Yukarıdaki “ne” ve “nasıl” açıklamalarının ardından şimdi “neden” sorusuna dönebiliriz: Müslümanların ve dünyanın neden Ümmetiyata ihtiyacı var? Cevap son derece açık: Çünkü tüm Müslüman otoritelerin ittifakıyla, ümmetin meşru ve doğru bir liderlik altında birleşmesi ve misyonunu yerine getirmesi İslamî bir zorunluluktur. Birlik ve adil liderlik hem dinen emredilmiştir hem de İslam’ın bütünlüğünü ve Müslümanların can ve mallarını korumak için gereklidir. İslamî teolojik terminolojiyle ifade edecek olursak, bunlar öncelikle vahiy, ardından akıl tarafından zorunlu kılınmıştır.
İnsanları Allah’a çağırmak, ilahî yasaları korumak ve insanlığa şahitlik etme görevini yerine getirmek için böyle bir liderlik ve iradeye sahip güçlü bir ümmet şarttır. Aynı zamanda, modern dünyadaki sahte ilahlara, kendine tapınmaya ve sayısız zulme karşı bir alternatif sunarak insanları ebedî kurtuluşa yönlendirebilmek için de böyle bir ümmete ihtiyaç vardır. Dolayısıyla, insanlığın maddî-manevî refahı için gereken tek yol budur.
Ümmet içinde bu temel fikre karşı çıkan çok az kişi vardır. Ancak, benliğimizin, dilimizin, söylemlerimizin ve hatta hayallerimizin bile istila edildiği bir dönemde, pek çok insan farklı şüpheler taşımaktadır. Bazıları, zayıf ve geri kaldığımızı, plan yapıp harekete geçemediğimizi düşünürken; bazıları da tamamen bölünmüş olduğumuzu ve düşmanlarımız tarafından birer birer yok edilmeye mahkûm olduğumuzu düşünüyor. Dahası, eşi görülmemiş biçimde, aşırılık ve otoriterlik tarafından istila edilmişiz ve tek bir doğru İslam anlayışına bağlı kalınmadıkça umut görünmemektedir. Durumumuzun değişeceğine dair umudun boş bir hayal olmasından dolayı kendimizi yalnızca bireysel dindarlıkla sınırlamalıyız. Çünkü Müslümanların birleşmesi bir hayalden ibarettir [diye düşünüyor]. Müslümanların tarihine dair modern bakış açımız, seküler Batı anlatısının etkisiyle şekillendiği için bu durum, umutsuzluk ateşini daha da körüklüyor: Sömürgecilikten önceki bin yıl boyunca tüm Müslümanların adil bir yönetim altında birleşmesi hiç vukû bulmadı, şimdi nasıl mümkün olabilir? Son olarak, diğerleri de seküler ulus-devlet düzeninin mevcut saltanatının aşılamaz ve geri döndürülemez olduğunu ileri sürmektedir.
Şüpheler, yanıltıcı argümanlar ve bazen de gerçek endişeler çok fazla, ancak bunların hepsinin sağlam yanıtları var. Bu yazı dizisi, bu cevapları birkaç kısa makalede açıklamayı hedeflemektedir.
Dizinin diğer bölümlerine ulaşabilirsiniz:
Birinci Tez: Ümmetin Seçilmişliği ve Çifte Aşağılanma Tehlikesi
İkinci Tez: Geçmiş Bir Engel Değil, Bizim İlham Kaynağımızdır

Ovamir Anjum
Ovamir Anjum, Ümmetiks Enstitüsü'nde Baş Araştırma Görevlisidir. 2019'da Yaqeen Enstitüsü'nde yayınlanan ve bu projenin mihenk taşı olan "Halifeliği Kim İstiyor?" adlı makalenin yazarıdır. Toledo Üniversitesi Felsefe ve Din Çalışmaları bölümünde İslam çalışmaları profesörü ve bağışlı kürsü başkanıdır. American Journal of Islam and Society'nin (önceki adıyla American Journal of Islamic Social Sciences) yardımcı editörüdür ve yakın zamanda Yaqeen Enstitüsü inceleme kurulunun baş editörü olarak atanmıştır. Araştırma alanları arasında İslam tarihi, teoloji, siyasi düşünce ve genel olarak tarih yer almaktadır. Yayınları arasında Politics, Law, and Community in Islamic Thought: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012) ve Ranks of Divine Seekers: Translation of Ibn al-Qayyim’s Madarij al-Salikin (Brill, 2020) bulunmaktadır, dört cildin ilk ikisi. Seçilmiş yayınlarına aşağıdaki adresinden ulaşabilirsiniz.
https://utoledo.academia.edu/OvamirAnjum
Notes
- Çalışmalar da bu yönde bulgular ortaya koymaktadır. Örneğin, bkz. Mujtaba Ali Isani, Muslim Public Opinion Toward the International Order: Support for International and Regional Actors (Cham: Palgrave-MacMillan, 2019), 25; ve Mujtaba Ali Isani, Daniel Silverman ve Joseph J. Kaminski, “The Other Legitimate Game in Town? Understanding Public Support for the Caliphate in the Muslim World,” American Journal of Islam and Society 41, no. 2 (2024)
- Müslüman azınlıkların durumu hakkında mükemmel bir çalışma için bkz. Yahya Birt, “Ummah at the Margins: The Past, Present and Future of Muslim Minorities,” Ayaan Institute, 10 Ekim 2022, https://ayaaninstitute.com/research/publications/ummah-at-the-margins-the-past-present-and-future-of-muslim-minorities/.”
- Kur’an, Âl-i İmrân Suresi: 103
- Kur’an Enfal suresi: 46, 73; Âl-i İmran suresi: 152.
- Örneğin, Hucurât Suresi 13. ayet: ‘Ey insanlar! Gerçekten Biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi halklar ve kabileler yaptık. Şüphesiz Allah katında en değerli olanınız, takvaca en üstün olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.’
- Bu konuda pek çok hadis rivayeti bulunmaktadır. Bir hadis, haklı olsa bile sert tartışmalardan (mirā’) kaçınan Müslümanlara mükafat vaat eder (Sünen-i Ebû Davud, #4800). Bir başka hadis ise Kur’an hakkında tartışmayı caydırıcı niteliktedir (Müsned-i Ahmed, #17821).
- Örneğin, Fetih Suresi 49. ayet: ‘Muhammed, Allah’ın elçisidir; onun yanında olanlar, kafirlere karşı kararlı, birbirlerine karşı merhametlidir…’
- Michael Cook, Ancient Religion, Modern Politics: The Islamic Case in Comparative Perspective (Princeton University Press, 2014), 1. Bölüm’de, İslam topraklarında etnisitenin rolüne dair kapsamlı bir analiz sunmaktadır.
- Fahreddin Râzî bu iki anlamı verir ve ikinci anlamı belirttiği uyarıyla birlikte kabul eder (bkz. https://tafsir.app/alrazi/38/26). Ancak, İbn Teymiyye gibi birçok alim bu ikinci anlamı kat’îbir şekilde reddeder. İbn Cerir Taberi yalnızca birinci anlamı verirken, İbn Atiyye, Allah’ın halifesi ifadesinin yalnızca peygamberler için geçerli olabileceğini belirtir. Peygamber olmayanlara uygulandığında ise, bu ifade sadece haleflerinden bu görevi devralan yöneticiler için kullanılabilir (bkz. https://tafsir.app/ibn-atiyah/38/29). Konuyla ilgili modern çalışmaların bir değerlendirmesi, özellikle Patricia Crone ve Martin Hind’in God’s Caliph (Cambridge University Press, 1986) eserindeki iddiaları için, bkz. Ovamir Anjum, Politics, Law, and Community in Islam: The Taymiyyan Moment (Cambridge University Press, 2012), 42-48.
- Taberî, hilafet kavramına erken dönemlerde atfedilen çeşitli anlamlardan bahseder ve bunların hiçbirinin Allah’ın tüm insanlık için vekili ya da temsilcisi olma anlamına gelmediğini belirtir (bkz. https://tafsir.app/tabari/2/30). Halife, ya Hz. Adem’in bizzat kendisi olarak anlaşılır — bu durumda Allah’ın elçisi olarak otorite ve sorumluluğa sahip bir konumdadır (bu anlam, Sâd Suresi’ndeki ayetle aynı olur) — ya da Adem’in tüm çocukları olarak yorumlanır. Ancak bu ikinci durumda hilafet siyasî bir otorite anlamında kullanılmaz. Bunun yerine, “halefiyet”, insan nesillerinin biyolojik olarak birbirini takip etmesi ya da insanlığın bir bütün olarak daha önceki bir yaratılışın yerine geçmesi anlamına gelir. Kurtubî’nin tefsirinde de aynı iki olasılık bulunmaktadır. Daha sonraki müfessirler, bu iki anlamı çeşitli şekillerde birleştirerek tüm müminlerin metafizik bir sorumluluk ve emaneti taşıdığı sonucuna ulaşmışlardır. Bu anlamların tümü, sağlam (muhkem) metinler ve öğretilerle uygun şekilde sınırlandığında kabul edilebilir.
- Bu iki kullanım için bkz. Mufti Taqi Usmani, Islam and Politics (Londra: Turath Publishing, 2018), s. 33.
- Allah-insan ilişkisini ifade etmek için, h-l-f kökü ve türevleri Kur’an’da sadece birkaç kez geçerken, aʿ-b-d kökü ve türevleri temel ifade olarak iki yüzden fazla kez yer alır.
- Bu yaklaşıma bir örnek, Haroon Mughal’ın Two Billion Caliphs: A Vision of a Muslim Future (Beacon Press, 2022) adlı eserinde bulunabilir.
- Cezayirli düşünür Malik Binnabi, Fransızca eseri Colonisabilité: Problèmes de la civilisation’da ünlü colonisabilité (sömürgeleştirilebilirlik) terimini ortaya atmıştır. Düşüncesine dair giriş niteliğinde bir çalışma için bkz. Ahmed Jaafri, “The Colonizability of African and Asian Societies from the Perspective of Malek Bennabi (Historical Insights),” Psychology and Education 60, no. 2 (2023): 1829-1841.
- Ayrıntılı bir tartışma için bkz. Ovamir Anjum, Politics, Law, and Community in Islamic Thought (Cambridge University Press, 2012), 6. Bölüm.
Siyasi Analizde Ümmet Temelli Yaklaşımlar
Ulusötesi İslam ümmetinin gücünü artırmada belirleyici olan şeylerden biri, jeopolitik gelişmeleri isabetli bir şekilde yorumlayabilme becerimizdir. Ancak dünyada siyasi belirsizlik ve kutuplaşma derinleşirken, belirli olayların ardındaki gerçek nedenleri ve tetikleyicileri anlamak her zamankinden daha güç ve tartışmalı hâle gelmiştir. İnternette artan dezenformasyon, siyasi olayların kamuoyu nezdindeki algısını ciddi biçimde tehdit etmektedir; bunun örnekleri seçim sonuçlarından aşı kabulüne ve komplo teorilerine olan inanca kadar pek çok alanda görülmektedir.
Dezenformasyonun artmasına rağmen -ya da belki de bu sebeple- son yıllarda Batı’daki popüler söylemde siyasi özgüvenin aşırı arttığı gözlemlenmektedir. Ana akım medyayla boy ölçüşebilecek platformlara sahip, kendi kendini uzman ilan eden pek çok figürün ortaya çıkması ve bilgiye tek tıkla ulaşılabilmesiyle birlikte, araştırmalar Amerikalıların siyaset hakkında düşündüklerinden daha az bilgiye sahip olduklarını gösteriyor.286 Bu aşırı özgüven, aşırı inançların yeşermesine ve toplumsal ayrışmaya zemin hazırlamaktadır.
Kamuoyu yalnızca “sahte haberler” yoluyla şekillenmez; bilginin sunuluş biçimi, yani “çerçevelenme” tarzı da son derece etkilidir. Çerçeveleme, bir bilginin belirli bir bakış açısından sunulmasıdır; bu bakış açısı, belli unsurları öne çıkarmayı veya geri plana itmeyi bilinçli olarak amaçlar. Bu, bır olaya ait gerçekleri belirli bir mercekten aktararak diğer muhtemel yorumlar yerine belirli yorumları ön plana çıkarmak anlamına gelir. Böylece, izleyici ya da okuyucunun belirli dinamiklere yönelik farkındalığı belirli bir amaca hizmet edecek şekilde inşa edilir.
Çerçevelemeler her yerdedir. En temel düzeyde ve çoğu zaman bilinçdışı şekilde işleyen bu çerçevelemeler, dünyaya bakışımızı kaçınılmaz olarak yansıtan dünya görüşleri, ideolojiler, inanç sistemleri ve toplumsal tahayyüller287biçimini alır. Daha dar bir bağlamda ise çerçeveler, çeşitli toplumsal, kültürel ve siyasi amaçlar doğrultusunda bilinçli olarak kullanılır. Bu tür aktif çerçeveleme, toplumsal değişimi hedefleyen hareketler için hayati önemdedir; zira bu hareketler, dünya olaylarını ve mücadeleleri belirli bir bakış açısından yorumlayarak anlamlandırır ve siyasi eylem için gündem belirler.
Propaganda da aktif çerçevelemenin bir örneğidir. Nitekim Batı’nın köklü medya kuruluşlarında kullanılan çerçeveler, özellikle İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarından bu yana artan bir şekilde eleştiri konusu olmuştur. Pek çok kişi, savaş haberlerinde İsrail lehine kamuoyu desteği üretmeyi amaçlayan önyargıları, bariz yalanları ve dezenformasyonu ortaya koymuştur. Etik temellere dayanan aktif çerçeveleme ile propaganda arasındaki temel fark ise şudur: Her ikisi de kamuoyunu etkilemeyi amaçlasa da propaganda bunun için kasıtlı olarak söylentiler, yalanlar, yarı gerçekler ve çeşitli dezenformasyon biçimlerini kullanır; etik çerçeveleme ise bu tür yöntemlere başvurmaz.
Bu yazı, ümmet merkezli siyasal analiz bağlamında aktif çerçevelemeye odaklanmaktadır. Birleşmiş bir İslam medeniyetinin hedeflerine hizmet eden siyasal analizler üretebilmek için, haberleri ve İslam ümmetini etkileyen küresel gelişmeleri yorumlamada kullanılacak ümmetçi çerçeveleri tespit etmek, geliştirmek ve uygulamak hayati önemdedir. Bu makale, siyasal olayların aktif bir şekilde ümmet perspektifiyle çerçevelenmesi gerektiğini savunmakta ve analistler ile yorumcular için tartışmaya ve geliştirmeye açık bazı temel çerçeveler önermektedir.
Çerçeveleri Anlamak
“Siyaset tamamen çerçevelerle ilgilidir… Bir çerçeveyi tanımladığınız anda, o çerçevenin içine giren her şeyin ya anlamını ya da rengini değiştirmiş olursunuz.”288
Çerçeveleme, anlamın toplumsal olarak inşa edilmesini ifade eder ve iletişimsel etkileşimlere dayanır. Kavram ilk kez sosyolog Erving Goffman tarafından 1974 yılında ortaya atılmıştır. Goffman’a göre “çerçeveler,” insanların nesne ve olayları anlamlandırmasına imkân tanıyan, kültürel olarak belirlenmiş gerçeklik tanımlarıdır. Çerçeveleme analizine dair akademik literatür, o tarihten bu yana kavramın daha derinlikli kuramsallaştırılmasını sağlamıştır. Kimberly Fisher ise çerçeveleri, bilgiyi anlamlandırmak amacıyla kullanılan, söylemin yarı-yapısal öğeleri olarak tanımlar.289
David Snow ve diğer araştırmacılar, olayların ve nesnelerin kendilerinde içkin bir anlam taşımadığını, aksine anlamın yorumlayıcı süreçler yoluyla inşa edildiğini savunurlar.290
Snow, bu durumu açıklamak için faydalı bir benzetme kullanır: Fotoğraf çerçevesi benzetmesi. Bu benzetmede çerçeve, dikkatin nereye yöneltileceğini belirler; yani neyin “kadraj içinde” ve neyin “dışında” olduğunu tayin eder. Aynı zamanda bir ifade ve bütünleştirme aracı olarak işlev görür; söylemin farklı unsurlarını birbirine bağlayarak anlamlı bir bütün oluşturur.291
Çerçeveleme ile ideoloji arasındaki ilişki uzun süredir tartışma konusudur. Snow ve Bedford, bu ikisinin karıştırılmasını önlemek için ideolojiyi çerçeveleme faaliyetinde kullanılan bir “kültürel kaynak” olarak tanımlarlar.292
Bu nedenle çerçeveleme, olayları ve deneyimleri ilgili ideolojilerden ve baskın inanç sistemlerinden beslenerek büyütür ve etkisini artırır. Yukarıda da önerildiği edildiği gibi, bu farkı kavramsallaştırmanın bir başka yolu, ideolojiyi ya da dünya görüşünü çoğunlukla bilinçdışı, edilgen bir süreç olarak; çerçevelemeyi ise yeni çerçevelerin üretimini de içeren aktif ve bilinçli bir süreç olarak düşünmektir. Burada elbette diyalektik bir ilişki söz konusudur: Kişinin dünya görüşü çerçeveleme sürecini yönlendirirken, benimsenip olgunlaşan yeni çerçeveler de zamanla o dünya görüşünün bir parçası hâline gelir.
Gerçekliklerin nasıl çerçevelendiği, insanların onlara nasıl tepki vereceğini belirlemede kritik bir rol oynar. Bu durum psikolojik düzeyde de kanıtlanmıştır. Davranışsal iktisatçı Daniel Kahneman, Amos Tversky ile birlikte yaptığı araştırmalar sayesinde, çerçevelemenin karar alma süreçlerini nasıl etkilediğini göstererek 2002 yılında Nobel Ekonomi Ödülü’nü kazanmıştır. Örneğin, bir seçeneğin faydalarının vurgulanması, aynı seçeneğin risklerinin öne çıkarılmasına kıyasla insanların o seçeneği tercih etme olasılığını büyük ölçüde artırmaktadır. Aynı şekilde, bir tercihin yol açabileceği kayıpların vurgulanması, kazanımların vurgulanmasına kıyasla psikolojik olarak iki kat daha güçlü bir kaçınma tepkisi doğurabilmektedir.293
İslam’ın erken tarihi de çerçevelemenin örneklerini sunar; bunlar arasında Peygamber Efendimiz’in ﷺ tutumu da yer alır. Huneyn Savaşı’nda Peygamber ﷺ, kaçan askerleri şu sözlerle toparlamıştır: “Ben Peygamberim, bunda yalan yok! Ben Abdülmuttalib’in oğluyum!”294 Kendini yalnızca Allah’ın peygamberi olarak değil, aynı zamanda Mekke’nin en önde gelen liderlerinden birinin torunu olarak çerçevelemeyi seçmesi, henüz yeni Müslüman olmuş ve kabile aidiyetlerinin hâlâ büyük önem taşıdığı kişilerin kalplerini güçlendirmeyi hedefliyordu.
Kitle iletişiminde çerçevelemenin siyasi rolü geniş çapta incelenmiş ve hem uzmanlar hem de halk tarafından giderek daha fazla kabul görmeye başlamıştır. Günümüzün bilgiyle dolup taşan dünyasında insanlar, karmaşık meseleleri sadeleştirmek ve fikirlerini şekillendirmek için haber kaynaklarına ve medyaya başvurmaktadır.295Haber kaynakları doğrudan propaganda yapmasalar bile, çoğu zaman açık ya da örtük bir şekilde jeopolitik olayları kendi ülkelerinin “millî çıkarları” doğrultusunda çerçeveler ve bu yolla kamuoyunun algısını etkilerler.
Çerçeveleme, kamuoyunu etkilemek ve toplumsal değişimi yönlendirmek isteyen toplumsal hareketler için kritik bir araçtır. Mesajlarını stratejik biçimde çerçeveleyerek aktivist gruplar destekçilerini harekete geçirebilir, daha geniş bir kamuoyu desteği kazanabilir ve karşıt görüşleri etkisizleştirebilir. Bu kasıtlı çerçeveleme, yalnızca değişimi teşvik etmekle kalmaz, aynı zamanda dezenformasyona ve yüzeysel bakış açılarına karşı bir düzeltici işlevi de görür. Bu bağlamda başarılı bir çerçeveleme, “potansiyel destekçileri ve bağlıları harekete geçirir, dışarıdan destek sağlar ve muhalifleri etkisizleştirir.”296
Günümüzdeki çeşitli toplumsal hareketler, çerçevelemeyi bilinçli biçimde kullandıklarını açıkça ortaya koymuştur. İklim değişikliği aktivistleri, biyolojik çeşitliliğin hızla yok olabileceğini vurgulayarak çevresel sorunların aciliyetini ön plana çıkarmaktadır. LGBT hakları savunucuları, davalarını seküler eşitlik ve toplumda orantısız risklere maruz kalan azınlık cinsiyetlerin korunması meselesi olarak sunmaktadır. Benzer şekilde, kürtaj tartışmasında “seçim yanlısı” (pro-choice) ve “yaşam yanlısı” (pro-life) kampanyalar, çelişen iki çerçeve etrafında şekillenmiştir: Biri annenin haklarını, diğeri doğmamış çocuğun haklarını öne çıkarır. Bu örneklerin her birinde amaç, sadece bir argüman sunmak değil, belirli bir bakış açısını önceliklendirmek ve kamuoyunu bu doğrultuda yönlendirmek ve harekete geçirmektir.
Toplumsal seferberlik için etkili çerçeveleme üzerine yapılan araştırmalar, hareketlerin genellikle başvurduğu çeşitli aşama ve stratejileri ortaya koymuştur. Bir hareketin yayılım gücünü önemli ölçüde etkileyen üç temel çerçeveleme görevi tespit edilmiştir:297
1)Teşhis edici çerçeveleme (diagnostic framing): Bir sorunu tanımlamak ve bu sorunun sorumluluğunu belirlemek.
2)Tedavi edici çerçeveleme (prognostic framing): Tanımlanan soruna çözüm önerileri sunmak.
3)Motivasyonel çerçeveleme (motivational framing): Harekete geçmeye çağırmak ve eylem stratejisini ortaya koymak.
Ayrıca, önemli bir aşama da ‘çerçeve uyumu’dur; burada bireylerin sahip olduğu çerçeveler, bir toplumsal hareket tarafından ifade edilen çerçevelerle örtüşür. Çerçeve uyumu, sunulan çerçevelerin daha geniş bir dünya görüşüyle uyumlu olması ve belirli bir inanç sisteminde öncelik açısından yüksek bir konumda bulunmasıyla mümkündür. Son olarak, çerçevenin ilettiği mesaj açık ve hedef kitle için anlamlı olmalıdır. Hedeflenen kişilerin görüşlerine hitap etmeyen veya onlarla ilişkilendirilemeyen bir çerçeveleme, önerdiği eylem ya da sunduğu analiz açısından çok az destek bulur.
Ümmetçi Çerçeveler Geliştirmek
Güncel sorunlara çözüm üretmede ve küresel olayları anlamada ümmetçi bir yaklaşımı ana akım hâline getirmek için doğru, derinlikli ve güvenilir siyasal analizler için uygun ümmetçi çerçevelerin kullanılması gerekir. Bu tür çerçeveleri tespit etmek ve geliştirmek dinamik bir süreçtir; aşağıda sunulan beş çerçeve bu tartışmayı başlatma amacı taşımakta olup, kesin ya da kapsamlı bir liste olma iddiasında değildir. Siyasal analiz bağlamında en işlevsel olanlar, teşhis edici ve çözümleyici çerçevelerdir, çünkü bunlar ilerleyen aşamalarda harekete çağrı için zemin hazırlar.
Birinci Çerçeve: Ümmet, ulusötesi ve potansiyel olarak etkili bir aktördür.
Ümmeti, ayrı bir varlık ve potansiyel olarak etkili bir aktör olarak görmek, ümmetçi söylemin merkezinde yer alır. Müslüman dünyaya dair yapılan bölgesel analizler genellikle ümmet bağının önemini geri planda bırakır; onun yerine milliyetçi, etnik (pan-Arabizm, pan-Afrikanizm) ya da bölgesel aidiyetleri öne çıkarır. Buna karşılık ümmetçi analiz, ümmetin ulusötesi ve bölge-ötesi düzeydeki dini, medeniyetsel ve coğrafi bağlantıları sayesinde kendine özgü bir analitik birim oluşturduğu inancına dayanır.
Ümmet kimliğinin vahye dayalı temelleri, Ovamir Anjum’un Ümmetiks Nedir? (What is Ummatics?298) başlıklı makalesinde ayrıntılı bir şekilde ortaya konmuştur. Müslümanlar, inançları ve yeryüzünde Allah’ın adaletini ayakta tutma taahhütleriyle diğer topluluklardan ayrılan dini bir topluluk oluştururlar. Peygamber Efendimiz’in ﷺ şu hadisi siyasal analiz açısından özellikle anlamlıdır: “Müminler birbirlerine merhamet, sevgi ve şefkatte bir beden gibidir; bedenin bir uzvu rahatsızlandığında, diğer uzuvlar da uykusuzluk ve ateşle ona karşılık verir.”299Bu, dünyanın farklı bölgelerindeki Müslüman kardeşlerine karşı duyulması gereken farkındalık ve hassasiyetin altını çizer. Ümmetin bir parçasının yaşadığı acı, diğerlerinin de o acıya ortak olmasını ve ellerinden geldiğince o sıkıntıyı gidermeye çalışmasını gerekli kılar.
Bu duyarlılık, her ne kadar Müslüman dünyadaki rejimler tarafından nadiren hayata geçirilse de dünya genelindeki Müslüman topluluklar arasında güçlü bir şekilde yaşatılmaktadır.300Bu duygu, Filistin halkıyla dayanışma amacıyla düzenlenen protestolarda, dünya genelindeki topluluklar tarafından yoksulluk, çatışma ve doğal afetlerden etkilenenlere bağışlanan yüz milyonlarca dolarda ve hatta belirli sporculara ve takımlara verilen desteklerde kendini göstermektedir. 2022 Katar Dünya Kupası’nda Fas millî futbol takımına gösterilen olağanüstü destek buna bir örnektir. Aynı şekilde, Osmanlı hilafetinin yıkılmasından bu yana eksikliği hissedilen temsilî Müslüman liderliğe yönelik köklü özlemde de bu açıkça görülmektedir.
Müslüman dünyadaki sömürgecilikten kurtuluş ve bağımsızlık hareketleri, İslami kavramlardan ve duygulardan yoğun biçimde beslenmiş, İslami yönetim ruhunu yeniden diriltme umudunu taşımıştır. Örneğin Fransa’dan bağımsızlığını kazandığında Cezayirli devrimciler, sevinçlerini “Müjde ey Muhammed ﷺ, Cezayir sana geri döndü!” sloganıyla ifade etmişlerdir. Benzer şekilde Pakistan’da, “Pakistan ne demektir? Lâ ilâhe illâ Allah!” mısraı, bağımsızlık hareketindeki aktivistlerin Müslüman kimliğini vurgulamak için kullandığı devrimci bir slogana dönüşmüştür. Günümüzdeki rejimler bu duyguyu ciddiyetle dikkate alsalardı, bu kimliğe bağlılığın sonuçları küresel ölçekte çok daha görünür biçimde ortaya çıkardı.
Dolayısıyla, Müslümanların günümüzde nispeten güçsüz olmalarına rağmen, ümmetçi duyarlılık Müslüman kimliğinin temel bir unsurudur ve küresel olaylara yönelik kamuoyu algısını etkilemektedir. Müşterek bir şekilde refah içinde bir ümmet arzusu, Müslümanları ve özellikle ümmetçi siyasal analistleri, dünya olaylarını ümmet perspektifinden yorumlamaya sevk eder. Bu yaklaşım, her ne kadar şu anda diğer küresel aktörlerin sahip olduğu düzeyde bir etkiye sahip olmasa da, ümmetin ulusötesi bir aktör olarak taşıdığı potansiyeli ortaya koyar ve pekiştirir.
İkinci Çerçeve: Müslümanlar arasındaki ayrılık, ümmetin mevcut güçsüzlüğünün başlıca sebeplerinden biridir.
İslam ümmetinin neden güçsüz olduğu sorusu, uzun süredir hararetli tartışmalara sebep olmuş ve bu konuda ciddi bir literatür ortaya çıkmıştır. Bu teşhis edici çerçeve, günümüz Müslümanlarının karşı karşıya olduğu çok yönlü sorunlara tek bir kesin cevap sunma iddiasında değildir; ancak ümmet içindeki ayrılıkların ve siyasi liderlik eksikliğinin medeniyet gerilemesinin temel nedenlerinden biri olduğunu vurgular. Ümmet saflarındaki bölünme ve ihtilaf, Kur’ân’ın açık talimatları ve uyarılarıyla doğrudan çelişmektedir:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın; ayrılığa düşmeyin. Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi ve O’nun nimeti sayesinde kardeşler oldunuz. Siz ateş çukurunun tam kenarındaydınız da sizi oradan kurtardı. İşte Allah, size ayetlerini böyle açıklar ki doğru yolu bulasınız.”301
Ümmetin çöküşüne ve bugün içinde bulunduğu bölünmüş hâle katkıda bulunan birçok etken vardır. Bu noktada Müslümanların kendi hatalarının da dürüstçe kabul edilmesi gerekir; zayıflayan iman, dünyaya olan aşırı bağlılık ve modernitenin köklü dönüşümleri karşısında İslam’ı yaratıcı ve kararlı biçimde hayata geçirme iradesinin azalması da bu gerilemede rol oynamıştır. Cezayirli düşünür Malik b. Nebi’nin ortaya koyduğu “sömürgeleştirilebilirlik (colonizability)” kavramı, bu tarihsel çöküşü anlamada önemli bir açıklama sunar: İçsel bozulma, önce zihinsel sonra da fiziksel bir sömürgeleşmeye yol açar. Malik b. Nebi’ye göre bu sömürülebilirliğin kaynağı, Kur’ân’ın Müslümanların kalplerinde bir itici güç ve yaşayan bir enerji olmaktan çıkmış olmasıdır.302Bu durum, birey olarak Müslümanların imanındaki bir azalmadan ziyade, Kur’ân’ı hem kişisel hem de toplumsal düzeni yönlendiren canlı bir güç olarak görme vizyonunun zayıflamasını ifade eder.
Ümmetin çöküşüne ve bugün içinde bulunduğu dağınıklığa dışsal etkenler de önemli ölçüde katkıda bulunmuştur. Sömürgeciliğin kalıcı etkisi göz ardı edilemez; zira bu süreç, Müslüman dünyadaki mevcut bölünmeleri derinleştirmiş, yenilerini ortaya çıkarmış ve Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerin siyasi, ekonomik ve hukuki sistemleri üzerinde uzun vadeli sonuçlar doğurmuştur. Otoriter yönetimlerin ve dış müdahalelerin etkilerini inceleyen çok sayıda siyasal analiz ve akademik çalışma, bu gerçekliği detaylı biçimde ortaya koymuştur.303Müslüman devletlerin tam anlamıyla siyasi ve ekonomik bağımsızlığa ulaşamamış olması ve bunun sivil toplum üzerindeki çok yönlü etkileri, ümmet içi iş birliği açısından ciddi engeller teşkil etmektedir ve bu durum açık bir şekilde kabul edilmelidir.
Bu çerçeve açısından önemli olan bir diğer husus da, ümmetin çöküşüyle ilgili bazı iddia edilen sebepleri dışarıda bırakmasıdır. Dünya genelindeki Müslümanların, İslam’ı toplumsal ve siyasal düzenlerinde yaşatma yönündeki ısrarlı arzusu, seküler anlatıların iddia ettiği gibi bir duraklama sebebi değildir. Müslüman dünyanın yeterince sekülerleşememiş olması, uzun zamandır oryantalistler, siyasetçiler ve akademisyenler tarafından gelişmişlik düzeylerinin düşüklüğünün temel nedeni olarak gösterilmiştir. Ancak bu tür iddialar, Müslüman dünyadaki tecrübelerin çeşitliliğini göz ardı etmeleri, dini öğretilere aşırı odaklanarak maddi etkenleri ihmal etmeleri ve sekülerizmin -ve onun iddia edilen tarafsızlığının- üstünlüğünü varsaymaları bakımından ciddi biçimde eleştirilmiştir. Üstelik bu üstünlük iddiası, günümüzde giderek daha fazla reddedilmektedir.304Ümmetçi siyasal analist, bu tür karikatürleştirilmiş anlatıların ötesini görebilmeli ve çöküş ile güçsüzlüğün ardındaki daha incelikli sebepleri tespit edebilmelidir.
Ayrıca, ümmet içerisindeki manevi ve siyasi boyutların birbiriyle iç içe olduğunu kabul etmek önemli olsa da, Müslüman dünyanın çok boyutlu krizlerini yalnızca bireysel dini gevşekliğe bağlamak meselenin aşırı basitleştirilmesidir. “Ümmet, sabah namazında camiler dolmadıkça kurtulamaz” şeklinde özetlenen bakış açısı, kapsamlı bir sosyo-politik analiz sunmaktan uzaktır. Bu yaklaşım, analiz etmekten ziyade ahlaki hüküm vermeye meyillidir ve toplumsal, kültürel ve siyasi etkenlerin karşılıklı etkileşimini göz ardı eder. Ümmetçi siyasal analiz, Müslümanların günümüz problemlerine verdiği tepki konusunda sorumluluklarını hesaba katmak zorundaysa da, Malik b. Nebi’nin ifadesiyle “ferdin kurtuluşu ile toplumların gelişimini birbirine karıştırmamalıyız.”305Bununla birlikte, bu ikisi arasındaki kopmaz ilişkiyi ve Kur’ân’ın hem bireysel hem de toplumsal düzeni yönlendirmedeki merkezi rolünü de göz ardı etmemeliyiz.
Bunun bir örneği olarak bu çerçeve, Filistin’deki siyonist işgale uygulanabilir. Siyonist oluşum, Müslümanlar arasındaki ayrılığı kullanarak büyümüştür ve Arap Baharı gibi hareketleri ve Mursi’nin Mısır’da seçimi kazanmasını egemenliğine tehdit olarak görmüştür. Sykes-Picot Anlaşması’nın Şam, Lübnan ve Ürdün gibi Levant bölgesinde miras bıraktığı parçalanmış devlet yapısı, Filistin’in bölünmesini kolaylaştırmış, zira zayıflamış bu devletler kendi egemenliklerini önceliklendirmiştir. Bugün, Mısır’ın otoriter rejimi, soykırıma rağmen Refah sınırını kapalı tutarken, Ürdün Gazze’deki katliamlara karşı yapılan protestoları bastırmaktadır. On yıllarca süren Batı müdahaleleri, ‘Terörle Savaş’ın etkisiyle bölgede ABD etkisini pekiştirmiş, bölgesel rejimleri suç ortaklığına zorlamıştır.
Üçüncü Çerçeve: Ulus-devlet, Müslümanlar arasındaki ayrılığın başlıca göstergesidir ve ulus-devletin bölücü doğası, ümmetin güçlenmesinin önündeki bir engeldir.
Bu çerçeve, Müslümanlar arasındaki ayrılığın önceki teşhis analizine dayanır ve özellikle modern ulus-devletin etkilerine odaklanır. Birçok siyasal analiz, sömürgeciliğin ve Küresel Güney’in büyük kısmına dayatılan yapay sınırların yol açtığı zararı kabul etse de, politikacılar ve uluslararası kuruluşlar hâlâ ulus-devletin işlevselliğini önceliklendirir. Sonuç olarak, devlet kimliğini ve yapısını oluşturmak ve korumak için ulusal sınırların güçlendirilmesi, devlet egemenliği ve milliyetçi duyguların pekiştirilmesinin önemini vurgularlar.
Buna karşılık, ümmetçi siyasal analist için ulus-devlet, her ne kadar günümüzün hakım düzeni olsa da, Müslüman çoğunluğa sahip dünyayı yönetmede başarısız olduğunu kanıtlamıştır.306Bu devletlerin çoğu gerçek egemenlikten yoksundur ve en iyi ihtimalle yarı-sömürgeleşmiş durumdadır ve Batılı güçlerin egemenliğine boyun eğmeye zorlanmaktadır. Uluslararası hukuk sistemleri ve kurumlar, çoğunlukla daha az gelişmiş ülkelerin aleyhine kullanılmakta, çokuluslu şirketler ise güçlü devletlerin etkisini kendi çıkarlarını korumak ve sınırsız büyüme ile sömürü sağlamak için kullanmaktadır. Küresel Güney’deki devletler, ulusal kimlikler ve devlet meşruiyeti inşa etme mücadelesi verirken, “gelişmiş” ülkeler ise artan göç ve küreselleşme karşısında kutuplaşma ve etnik milliyetçilikle (etno-nasyonalizm) mücadele etmektedir.
Buna ek olarak, ulus-devlet, nötr bir teknoloji olmanın ötesinde, doğası gereği sekülerleştiricidir. Wael Hallaq, ulus-devletin yapısal olarak seküler doğası ve bunun sonucunda Müslümanların toplumu İslamileştirme amacıyla ulus-devleti kullanma konusundaki başarısızlığını uzun uzun ele almıştır.307Bu, ümmetçi bir siyasal organizasyon yaklaşımının, günümüzün yönetişim teknolojilerine veya devletin idari yeteneklerine bütünüyle karşı çıkacağı anlamına gelmez.308Ancak, bazı yapılar, teknolojiler ve yaklaşımlar, İslami ahlak, kültür ve yönetim anlayışıyla çelişmektedir.309Ayrıca, ulus-devlet, diğer kimlikler pahasına sadakat talep eder; bu, İslami akideye göre Müslüman birliğinin temel ilkesine ters düşmektedir.
Bu durum, en açık şekilde Müslüman dünyanın birçok bölgesinde artan mülteci karşıtlığında görülmektedir. Türkiye’de son yıllarda kötüleşen ekonomik koşulların günah keçisi ilan edilen Suriyeli mültecilere yönelik ayrımcılık giderek artmıştır.310Aralık 2023’te, Rohingya mültecilerine yönelik düşmanlık, Endonezya’daki yüzlerce üniversite öğrencisinin, Açe’deki geçici bir Rohingya kampını basarak mültecilerin sınır dışı edilmelerini talep etmelerine yol açmıştır.311Benzer şekilde, Pakistan, Ekim 2023’te, bazıları yıllardır ülkede yaşayan yüz binlerce Afgan göçmenin sınır dışı edilmesine karar verdiğini açıkladı; bu adım, bazı anketlere göre halkın %84’ünden fazlası tarafından desteklendi.312Tüm bu gruplar arasındaki ortak dini bağlar, her devletin “ulusal kimliği” ve “ulusal çıkarı” uğruna geri plana itilmiştir., Bu da İslami dayanışma yükümlülüğüyle açıkça çelişmektedir. Sonuç olarak, ümmetçi siyasal analiz, bölünmüşlüğe ve güçsüzlüğe çözüm sunarken, ulus-devletin temel aldığı değerlere dayanan çerçevelerden farklı çerçevelere başvurmalıdır.
Dördüncü Çerçeve: Ümmetin siyasal birliği, Müslümanların etkinliğini yeniden kazanmalarının yoludur.
Çözümleyici çerçeveler siyasal analiz için zorunlu olmasa da, daha önce bahsedilen teşhis çerçeveleriyle tutarlı bir temel sunmak faydalı olabilir. Eğer ümmetin güçsüzleşmesi bir sorun olarak görülüyorsa çözüm, birliğe dayalı olarak ümmetin güçlendirilmesindedir: “Eşitsizlik ve adaletsizliklerin sistematik olarak azaltılması yoluyla ümmetin kapsamlı birlik ve bütünlüğü söylemde ve uygulamada sağlanmalıdır. Bu, yalnızca siyasal düzeyde değil, aynı zamanda, manevi, sosyal ve ekonomik düzeylerde de dayanışmayı gerektirir.”313Ümmetin birliği, hem pratik hem de aşkın amaçlara hizmet eder. Müslüman ümmetin, Kur’ân’da açıklanan bir ahdi vardır: “Ve işte böylece sizi, insanlara şahitler olmanız için adil bir ümmet kıldık.”314Şahitler olarak durmak ve İslam’ın adaletini dünyaya ulaştırmak, liderlik, güç ve organizasyon gerektirir; bu da siyasi birliği zorunlu kılar.
İslam’ı, bölünmenin ya da adaletsiz yönetimin kaynağı olarak eleştiren analizler, ümmetçi olarak kabul edilemez. Aksine, İslami yönetişim, hem İslam inancı çerçevesinde derin farklılıkları hem de diğer inançlardan insanlarla olan farklılıkları yönetmek için zamanla sınanmış bir strateji olarak tanınmalıdır. Bugün İslam dünyasında mevcut olan milliyetçilik, mezhepçilik ve azınlıklara karşı zulmü aşmak zorlu bir mücadele olacaksa da, sekülerleşmenin bu hedeflere ulaşmak için tek yol olduğu düşüncesi, ümmetçi analizle sorgulanmalıdır. Ümmetçi analiz, potansiyel ümmetçi yönetim detaylarını veya gerekli siyasi kurumları ayrıntılı olarak açıklamak zorunda olmasa da, bu analiz, Müslümanların gelecekteki gücünü ve özerkliğini vurgulamalı, hesap verebilir ve ileriye dönük kurumlara doğru bir adım olarak ele alınmalıdır.
Tarihi örnekler, Müslümanların gücü yeniden kazanmalarında ümmete yönelik siyasal birliğin, bir katalizör olabileceği tezini desteklemektedir. Müslümanların birliği, önemli siyasal etki ve toplumsal ilerleme dönemlerini teşvik etmiştir. Erken dönem İslam hilafeti, güçlü bir topluluk bilinci ve ortak bir amaç duygusuyla, olağanüstü toprak genişlemeleri, entelektüel gelişim ve adil yönetim yapılarının kurulmasına olanak sağlamıştır. Benzer şekilde, Osmanlı hilafetinin zirveye ulaştığı dönemde, birleşik bir Müslüman yönetimi, küresel çapta saygı görmüş ve uluslararası ilişkilerin şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. Bu tarihi örnekler, Müslüman birliğinin yalnızca ütopik bir ideal olmadığını, aksine ümmetin gizli gücünü ortaya çıkarma ve yenilenmiş bir etkinlik ile nüfuz kazanmasını sağlayacak potansiyele sahip somut ve ulaşılabilir bir hedef olduğunu güçlü bir şekilde hatırlatmaktadır.
Beşinci Çerçeve: Ümmetçi dayanışma, tüm Müslümanları kapsamalı ve Peygamber Efendimizin siyasetle ilgili belirlediği kırmızı çizgileri korumalıdır.
Siyasal analiz asla yalnızca ampirik ya da analitik değildir. Temelde, farklı aktörleri iyi ve kötü olarak kategorize etmeyi ya da Carl Schmitt’in ifadesiyle, dostlar ve düşmanlar olarak ayırmayı amaçlar.315Dayanışma, altında yatan bir dünya görüşünden türetilir ancak aynı zamanda küresel jeopolitik rekabetlerden de beslenir; bu da insanları ekonomik, etnik ve ideolojik fay hatları üzerinde bir taraf tutmaya iter. Sonuç olarak, siyasal analiz, ideolojik, dini, etnik veya stratejik dayanışmayı yansıtır.
Bu durum, Filistin’e destek konusunda açıkça görülmektedir. Filistin’in en güçlü savunuculardan bazıları, sosyalist veya sol siyasetten gelenlerdir; bu grup, Filistin davasını, yerli halktan haklarını ve kaynaklarını çalan yerleşimci sömürgeciliğine karşı bir mücadele olarak çerçeveler. Rusya ve Çin de, İsrail’in Amerika Birleşik Devletleri’nin emperyalist bir ileri karakolu olduğu gerekçesiyle Filistin yanlısı söylemler benimsemektedir. Ancak, bu anti-emperyalist dayanışma sayesinde, aynı Filistin özgürlüğü savunucularının, Batılı olmayan taraflarca işlenen zulümlere göz yumması söz konusu olmaktadır. Örneğin, Esed rejiminin Suriye halkına karşı işlediği suçlar ve Çin’in Uygur Müslümanlarına yönelik suçları gibi.
Ancak Müslüman siyasal analistler için, hangi davaların destekleneceğine ve hangi davaların göz ardı edileceğine seçici bir şekilde karar vermek, gerçek ümmetçi dayanışma ilkeleriyle çelişir; bu dayanışma, İslami öğretilere ve değerlere dayanmaktadır. Peygamber Efendimizin ﷺ siyasal katılımındaki kırmızı çizgilerden biri, bir Müslüman’ın hayatının kutsallığıdır. Bu, Peygamber ﷺ’in şu hadîsinde açıkça belirtilmiştir: “Bir Müslümanın kanı, Allah katında Kâbe ve çevresinden daha kutsaldır.”.316Arafat Günü’nde ise benzer şekilde şöyle buyurmuştur: “Allah, birbirinizin kanını, malını ve onurunu haram kılmıştır; tıpkı bu gününüzün, bu toprağınızın ve bu ayınızın kutsallığı gibi.”317
Bu, körü körüne bir Müslümanın tarafını tutmak anlamına gelmez. Aksine, Peygamber ﷺ’in mesajı, aile, kabile, etnik köken veya hatta dini bağların ötesinde, doğruya ve adalete bağlılığın önemini vurgulayan bir özgünlüğe sahiptir: “İster zalim olsun ister mazlum, kardeşine yardım et.” İnsanlar sordular, “Ey Allah’ın Resûlü! Mazlum olduğunda yardım etmeyi anlıyoruz, peki zalim olduğunda nasıl yardım edeceğiz?” Peygamber ﷺ şöyle cevap verdi: “Onu zulmetmekten alıkoyarak.”318
Sonuç olarak, peygamberi siyasal katılım, kısa vadeli çıkarlar uğruna zulme göz yummamalıdır. Ancak son yıllarda, İsrail ile normalleşme anlaşmalarına duyulan ilgi dalgasının Orta Doğu’yu sardığına şahit olunmuştur. Bu gelişmeler, başka bir şekilde görülmemelidir; bu, en yüksek düzeyde bir ihanet olarak değerlendirilmelidir ve bölge halkı tarafından büyük ölçüde reddedilmiştir.
Bugün ulus-devletlere bölünmüş olmamızın bir sonucu olarak, Müslüman ülkelerinin liderleri, inanç kardeşlerine zulmeden hükümetlerle hoş sohbetlerde bulunuyorlar. Ümmetçi analiz, bunun yerine, Müslümanların dünyadaki farklı bölgelerde karşılaştıkları zulümleri bağlamsallaştırmalı ve adalet için tutarlı bir duruş sergileyerek bilinçli bakış açıları sunmalıdır. Peygamber ﷺ’in ümmeti olarak misyonumuzu gerçekleştirmek, Müslümanların insanlık üzerine şahitlik eden orta bir ümmet olmalarını sağlamak anlamına gelir.
Sonuç
Ümmetçi siyasal analiz, doğru ve hassas olmaktan ödün vermeden daha geniş bir amaca hizmet eder. İlk olarak, Müslümanları ve İslam’ı onlarca yıldır geri kalmış ve şiddet yanlısı olarak şeytanlaştıran ana akım medyadan, Müslüman dünyasının anlatısını geri almayı hedefler. 11 Eylül’den yirmi yıl sonra, Terörle Savaş anlatıları sona ermiş gibi görünürken, Gazze’deki soykırım bir kez daha medyanın ve siyasi yorumcuların, Müslümanları İslamofobik ve insanlık dışı bir şekilde tasvir etmeye devam etme çabalarını ortaya koymuştur. Bu platformlardan etkiyi almak, hem ahlaki bir yükümlülük hem de pratik bir gerekliliktir; zira böylesine açıkça taraflı çerçevelerle yapılan bir analize nasıl güvenilebilir?
Ümmetçi siyasal analiz, aynı zamanda küresel siyaseti güvenilir ve derinlemesine bir şekilde açıklamalı, Müslümanların çıkarları doğrultusunda çeşitli paydaşların ve olayların önemini vurgulamalıdır. Artan dezenformasyon dünyasında, Müslüman gazeteciler ve analistler, uluslararası meseleleri toplulukları için sistematik bir şekilde çevirmeyi ve yorumlamayı kendilerine görev edinmelidir. Son yirmi yılda bu alanda Müslümanların önemli bir büyüme kaydettiği görülmüştür, ancak daha geniş bir medeniyet değişimi yaratma amacı güderek çerçeveleme üzerine odaklanmak büyük bir ihtiyaçtır.
Birleşik bir ümmet oluşturmayı hedefleyen bir siyasal proje, Müslümanların dünya görüşlerine güvenmelerini gerektirir. İslami akide, tüm toplumsal çabalarımızın merkezinde yer alır, bu durum, İslam ümmetinin meselelerini yorumlamayı ve olumlu bir değişim başlatmayı amaçlayan içerikler söz konusu olduğunda daha da geçerlidir. Bilgi, güçlenmenin ön şartıdır; ortak sorunlarımıza yönelik çözümler ancak bu meseleleri iyice kavradığımızda ve kendi ölçütlerimizle değerlendirdiğimizde üretilebilir.

Aisha Hasan
Aisha Hasan, Ummatics'te araştırmacı ve öğreticidir. Londra'da yaşayan Hasan, Londra Üniversitesi SOAS'tan Ekonomi alanında Lisans (BSc) ve Londra Ekonomi Okulu'ndan Kalkınma Çalışmaları alanında Yüksek Lisans (MSc) yapmıştır. Orta Doğu üzerine uzmanlaşan Hasan, neoliberalizm ve küresel eşitsizlik, İslam iktisat teorisi ve kalkınmanın siyasal ekonomisi konularında araştırmalar yapmıştır.
Notes
- Ian G. Anson, “Epistemic Confidence Conditions the Effectiveness of Corrective Cues against Political Misperceptions,” Research and Politics 1, no. 8, (2022).
- Charles Taylor, Modern Social Imaginaries (Durham: Duke University Press, 2004)
- Thomas Hartmann, Cracking the Code (San Francisco, Berrett-Koehler Publishers Inc., 2007), 128.
- Kimberly Fisher, “Locating Frames in the Discursive Universe,” Sociological Research Online 2, no. 3 (1997).
- David A. Snow, Rens Vliegenthart ve Pauline Ketelaars, “The Framing Perspective on Social Movements: Its Conceptual Roots and Architecture,” The Wiley Blackwell Companion to Social Movements, 2. baskı, editörler: David Snow, Sarah Soule, Hanspieter Kriesi ve Holly McCammon (Hoboken, NJ: Wiley Blackwell, 2019), 392–410.
- David Snow, “Framing Processes, Ideology, and Discursive Fields,” The Blackwell Companion to Social Movements, 1. baskı, editörler: David Snow, Sarah Soule, Hanspieter Kriesi (Malden, MA: Blackwell, 2004): 380–412.
- David Snow and Robert Benford, “Clarifying the Relationship Between Framing and Ideology,” Mobilization: An International Quarterly 5, no. 1, (2000).
- Daniel Kahneman ve Amos Tversky, “Prospect Theory: An Analysis of Decision Under Risk,” Econometrica, 47, (1979): 263–291.
- Buhârî, 2874; Müslim, 1776.
- Barry Tadlock, Ann Gordon ve Elizabeth Popp, “Framing the Issue of Same-Sex Marriage: Traditional Values Versus Equal Rights,” The Politics of Same-Sex Marriage, editörler: Craig Rimmerman ve Clyde Wilcox (Chicago: University of Chicago Press, 2007): 193–214.
- David Snow ve Robert Benford, “Ideology, Frame Resonance, and Participant Mobilization,” International Society of Movement Research 1 (1988): 198.
- David Snow, Burke Rochford, Steven Worden ve Robert Benford, “Frame Alignment Processes, Micromobilization, and Movement Participation,” American Sociological Review 51, no. 4 (1986): 464–481.
- Ovamir Anjum, “What is Ummatics?” Ummatics, 9 Mart 2023, https://ummatics.org/ummatics-foundations/what-is-ummatics/
- Buhârî, 6011; Müslim, 2586.
- Sadek Hamid, “Islam Beyond Borders: Building Ummatic Solidarity in the 21st Century,” Ummatics, 25 Ocak 2023, https://ummatics.org/society-and-civilization/islam-beyond-borders-building-ummatic-solidarity-in-the-21st-century/.
- Kur’ân, Âl-i İmrân, 3:103
- Malek Bennabi, Islam in History and Society, çev. Asma Rashid (New Delhi: Kitab Bhavan, 1999 [1954]).
- Bkz. örneğin, Steven A. Cook, Ruling But Not Governing: The Military and Political Development in Egypt, Algeria, and Turkey (Baltimore: Johns Hopkins University Press, 2007); Marc Lynch, The New Arab Wars: Uprisings and Anarchy in the Middle East (New York: Public Affairs, 2016); ve Stephen J. King, The New Authoritarianism in the Middle East and North Africa (Bloomington, IN: Indiana University Press, 2009).
- Joseph Kaminski, “Secular Neutrality and the Failed Political Experiment in Tunisia,” Ummatics, 12 Eylül 2022, https://ummatics.org/islamic-governance-models/secular-neutrality-and-the-failed-political-experiment-in-tunisia/.
- Sarah Bellal, “Bogeymen and Where to Find Them: Reading Bennabi,” The Qarawiyyin Project, 3 Ekim 2020, https://qarawiyyinproject.co/2020/10/03/bogeymen-and-where-to-find-them-reading-bennabi/.
- Joseph Kaminski, “Irredeemable Failure: The Modern Nation-State as a Nullifier of Ummatic Unity,” Ummatics, 14 Aralık 2022, https://ummatics.org/geopolitics-and-international-relations/irredeemable-failure-the-modern-nation-state-as-a-nullifier-of-ummatic-unity/.
- Wael Hallaq, The Impossible State: Islam, Politics and Modernity’s Moral Predicament (New York: Columbia University Press, 2013).
- Ovamir Anjum, “Why Ummatics: A Series of Contentions”, Ummatics, 12 Haziran 2024, https://ummatics.org/ummatics-foundations/why-ummatics-a-series-of-contentions/.
- Bu konuda detaylı bir açıklama için, bkz. Jaan Islam, “Divergent Statecrafts: Between Islamic Governance and Modern Nation-State Power,” Ummatics, yakında yayımlanacaktır.
- Khalil Ashawi ve Ali Kucukgocmen, “Syrians Worry Over Turkey Opposition’s Anti-Immigrant Stance,” Reuters, 26 Mayıs 2023, https://www.reuters.com/world/middle-east/anger-fear-among-syrians-amid-turkish-oppositions-anti-immigrant-campaign-2023-05-26/.
- Endonezyalı Öğrenciler, Rohingyaları Barınaktan Çıkararak Sınır Dışı Edilmelerini Talep Etti,” Al Jazeera, 27 Aralık 2023, https://www.aljazeera.com/news/2023/12/27/indonesian-students-evict-rohingya-from-shelter-demanding-deportation
- “Pakistan: Hükümet, Afgan Mültecilerinin Hukuksuz Sınır Dışına Edilmesine Dair Küresel Çağrıları Durdurmayı Bırakmalı,” Amnesty International, 4 Nisan 2024, https://www.amnesty.org/en/latest/news/2024/04/pakistan-government-must-halt-deportation-of-afghan-refugees/.
- Ovamir Anjum, “What is Ummatics?”, Ummatics, 9 Mart 2023, https://ummatics.org/ummatics-foundations/what-is-ummatics/.
- Kur’ân, Bakara, 2:143.
- Carl Schmitt, The Concept of the Political, ter. George Schwab (Chicago: University of Chicago Press, 2007).
- İbn Mâce, 3932.
- Buhârî, 67.
- Buhârî, 2444.
Siyaset teorisine yaklaşımımız, siyaset biliminin betimleyici/ampirik soruları ve siyaset felsefesinin normatif/değer temelli sorularının incelenmesinde, ümmet kavramını merkeze alır.
Ümmet düşüncesine dayalı siyaset teorisi, şer’î siyaset (siyasa shar’iyya), dinin ikamesi (iqamat al-din) ve Kur’anî misyonun mahiyeti gibi geniş konuların yanısırainsan hakları, toplumsal varoluş ve kolektif eylem gibi meseleleri kapsar. Tüm bu konular, İslamî ve beşerî ilimlerdeki ilgili akademik çalışmalarla birlikte ele alınır ve değerlendirilir.
Do Not Remove
- Hilafet ve hilafet kurumlarına ilişkin siyaset teorisi
- Klasik İslam siyaset teorisi (önemli düşünürler, modeller, gelişim, köken, eleştiriler) ve özellikle Şer’î siyaset ile ahkâm-ı sultâniyye (devlet idaresiyle ilgili hükümler) literatürünün teorik yönleri
- Modern İslam siyaset teorisi (önemli düşünürler, hareketler, modeller, gelişim, köken, eleştiriler) ve bunların çağdaş sorunlarla ilişkisi
- Tarihsel olarak hilafet yönetimine ait uygulamaların analizi ve eleştirel değerlendirmesi
- Sömürge sonrası ve günümüz İslam dünyasındaki otoriterlik, bozulma ve bölünmüşlüğün analizi ve eleştirisi
- Liberal siyaset teorisi ve onun temel kavramlarının (özgürlük, demokrasi, sekülerlik) analizi ve eleştirisi
- Liberal olmayan teorilerin (toplumcu, çatışmacı, Hıristiyan, Marksist, feminist ve sömürge karşıtı teorilerin) incelenmesi ve eleştirisi
Jeopolitik ve uluslararası ilişkilere yaklaşımımız, çağdaş Müslüman devletlerle çeşitli uluslararası aktörler arasındaki ilişkileri etkileyen coğrafî, diplomatik, hukuksal ve örgütsel faktörleri ele alır.
Ümmet düşüncesine dayalı jeopolitik ve uluslararası ilişkilere dair çalışmalar, İslam ümmetini küresel bir bakış açısıyla ele alır. Bu yaklaşım, ümmet söylemini merkeze alarak bu disiplinleri yeni ve özgün bir şekilde düşünmeye zemin hazırlar.
- İslam dünyası, mevcut güç değişimi ve belirsizlik döneminde nasıl yol alabilir?
- Müslüman toplumların karşı karşıya olduğu acil sorunlara yönelik çözüm üretebilmek adına jeopolitik alanındaki uzmanların bilmesi gereken küresel siyasî eğilimler nelerdir?
- Müslümanlar, uluslararası siyaseti milliyetçilikten ziyade ümmet bilinciyle ele alan yeni bir akademisyen neslini yetiştirmek için nasıl platformlar kurup geliştirebilir ?
- Günümüz uluslararası ilişkilerine dair teoriler oluşturmak amacıyla klasik siyer literatürü nasıl canlandırılabilir?
- İslam ümmetinin birliğini engelleyen maddi ve zihinsel meseleler nelerdir ve bu meseleler nasıl çözülebilir?
Telafisi Olmayan Başarısızlık: Modern Ulus-Devletin Ümmet Birliğini Geçersiz Kılan Bir Unsur Olarak Rolü
Seküler Entegrasyon Modelleri ve Küresel Yönetim Şemaları: Ümmet Entegrasyonu İçin Dersler
Toplum ve medeniyet çalışmalarımız, İslam beldeleri arasındaki birliğe yönelik sayısız fırsat ve engeli inceleyerek teoriyi pratikle birleştirir.
Bu disiplin, ümmet dayanışmasının Müslüman hayatını nasıl şekillendirdiğine ve şekillendirebileceğine, ayrıca ümmetin nasıl kavramsallaştırıldığına ve Müslümanların yaşamlarını nasıl etkilediğine odaklanır. Toplumsal dönüşüm kavramları ve stratejileri, tarihsel, kültürel ve sosyal değişimin yanısıra geleceğe yönelik çalışmalar, kültürel incelemeler ve sistem düşüncesi gibi modern sosyal teoriler üzerine düşünen klasik ve çağdaş İslami düşünürler üzerinden ele alınır. Amacımız, Müslümanların çoğunluk ya da azınlık olarak yaşadığı toplumlarda karşılaştıkları sorunları farklı düzeylerde kapsamlı bir şekilde incelemektir.
- Müslüman düşünürlerin ve toplumu dönüştüren kişilerin farkında olması gereken küresel sosyal, kültürel ve medeniyete dair eğilimler nelerdir?
- Her bir Müslüman devletin kısa ve uzun vadede karşılaştığı sosyal sorunlar nelerdir?
- Yakın geçmişte ve günümüzde etkili olmuş Müslüman olmayan düşünürlerden ve toplumsal hareketlerden neler öğrenebiliriz?
- Ümmet bilinciyle düşünen yeni nesil Müslüman akademisyenler, aktivistler, girişimciler ve kanaat önderlerini destekleyecek ağları nasıl kurabilir, bu ağları nasıl sürdürülebilir kılıp geliştirebiliriz?
- Ülkelerimizde ümmetin bir parçası olarak, sosyal ve medeniyet sorunlarını çözmek için birlikte hareket etmenin en etkili yolları nelerdir?
İslami normlar çalışması, İslam geleneğine dair konuları ve meseleleri ele alarak bunları Kur’an ve Peygamber’in örnekliği doğrultusunda değerlendirir.
Bu alan, fıkıh usulü, usûlü’d-dîn ve fıkha dair çeşitli konuları ele alır ve ümmet düşünce ve pratiği açısından önem taşıyan unsurlara odaklanır. Bu çalışmalar, temelde geleneksel İslami ilimler üzerinden olmakla beraber aynı zamanda akademideki İslami ve dini ilimler alanındaki değerli katkılarla yürütülür.
Ümmetiks Enstitüsü, Kur’an ve Peygamberî örnekliğe dayanan İslamî normatif geleneğe bağlıdır. Bu nedenle çalışmalarında İslami normların incelenmesine ve bu alandaki söyleme öncelik verir. Şer’i normlar, ümmetin sosyal ve siyasi hedeflerini şekillendirir ve yönlendirir.
Bu normlardan bazıları açık ve üzerinde ittifak edilmiş temel prensiplerdir. Ancak birçok norm, görüş ayrılıklarına ve ilmî değerlendirme, tartışma ve müzakereye açıktır. Enstitü olarak, bu tür tartışma ve söylemleri desteklemeyi ve ilerletmeyi hedefliyoruz.
Accordion Content
- Ümmet Araştırmaları’nın şer’i temellerinin belirlenmesi ve detaylandırılması
- Kesin (kat’i) ve zanni (zan ile ulaşılmış) deliller arasındaki fark nedir? Bu fark nasıl belirlenir ve zanni delillere dair geçerli görüş ayrılıklarının metodolojik kapsamı nedir?
- Şer’i normların siyasi, ekonomik ve toplumsal modeller ve dönüşümler gibi spesifik alanlarda ele alınması
- Makâsıdü’ş şerîa (maqasid) ve modern gerçekliklerin, ilgili alanlarda uygulanabilir şer’i ilkeler belirlemedeki rolü nedir?