Ekonomik zorluklar, İslam dünyasının karşı karşıya olduğu en önemli sorunlardan biri olmaya devam etmektedir. Büyük ölçüde sosyoekonomik sorunlardan kaynaklanan Arap Baharı’nın Orta Doğu’da benzeri görülmemiş bir ayaklanmaya yol açmasının üzerinden tam on yıl geçmiştir. Bu süreç içerisinde, uzun süredir iktidarda olan otokratlar gitmiş ve seçimler yapılmış olsa da, sosyoekonomik adaletsizlikler on yıl sonra bölgede daha da belirginleşmiş ve diğer Müslüman ülkelerdeki statükoyu da yansıtır hale gelmiştir.
Kuzey Afrika’dan Güneydoğu Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada, yükselen çok boyutlu eşitsizlik, daha önce refah içinde olan birçok orta gelirli devlette bile göreceli yoksulluğun artmasına ve orta sınıfın daralmasına yol açmıştır. Eğitim seviyesi yükselmesine rağmen artan işsizlik, genç nesil için fırsatların azalmasına neden olmuştur. Bunun sonucunda, Sahra altı Afrika ve Güney Asya’da nitelikli bireyler düşük ücretlerle kayıt dışı çalışmakta ve temel sosyal hizmetlere erişimden yoksun kalmaktadır. Koronavirüs salgını öncesinde dahi birçok Müslüman devlet, yüksek enflasyon ve değer kaybeden para birimleri sonucunda büyüyen ekonomik krizleri kontrol altına almakta zorlanmaktaydı. Pandemiyle birlikte bu sorunlar daha da derinleşmiştir ve aşı tedarikine sınırlı erişim nedeniyle bazı ülkelerde en kötü senaryoların henüz yaşanmadığı anlaşılmıştır.
Bu sorunlar akademide ve siyasette farklı yaklaşımlarla ele alınmış olsa da, bu makale ümmet merkezli bir incelemenin gerekli olduğunu savunmaktadır. Burada mevcut ekonomik paradigmanın bazı temel sorunları vurgulanacak ve ümmet merkezli bir analizin sunduğu potansiyel ortaya konacaktır.
İslam Dünyasına Genel Bir Bakış
İslam dünyasının karşı karşıya olduğu zorluklardan birçoğu, açıkça küreselleşme karşısında Müslüman devletlerin ticarî konumlanmasından kaynaklanmaktadır. Emtia ve tarıma aşırı bağımlılık nedeniyle, Müslüman ülkelerin çoğu daha yüksek katma değerli ürünler ihraç edebilecek üretim kapasitesi geliştirememiştir. Asya’da güçlü bir sanayi tabanı bulunmakla birlikte, ürün ve hizmet ihracatının karmaşıklığını artırma konusunda ilerleme kaydeden tek Müslüman ülke, Malezya’dır. Pakistan ve Bangladeş hala düşük değerli tekstil ürünlerine bağımlıdır. Bu nedenle, 50 Müslüman ülkenin toplam gayri safi yurtiçi hasılasının sadece 4 trilyon doların biraz üzerinde olması şaşırtıcı değildir; öte yandan tek başına Almanya 3,34 trilyon dolarlık mal ve hizmet üretmektedir (Jan ve Asutay 2019). Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki birçok devlet ile Brunei gibi diğer Müslüman monarşilerin petrol ürünlerine aşırı bağımlılığı, petrol gelirlerinin otoriter rejimlerin gücünü pekiştirmesi nedeniyle önemli siyasî sonuçlar da doğurmaktadır.
Bu tür ticarî yapıların temelinde, uluslararası ekonomik sistemin mimarisi ve Müslüman ülkelerin kendi iç politikalarını belirleme yeteneklerini kısıtlayan düzenlemeler yatmaktadır. Dünya Ticaret Örgütü’nün devletlerin yerli sanayiye büyük yatırımlar yapmasını veya üreticileri yüksek gümrük vergileriyle korumasını yasaklamasının etkileri literatürde geniş şekilde tartışılmıştır. İkili ve bölgesel ticaret anlaşmaları ise çoğu zaman daha da ağır kısıtlamalar getirerek, serbest ticaret söylemi altında devletlerin kalkınmacı rol üstlenmesini ve yapısal dönüşüm başlatmasını engellemektedir (Shadlen 2005). Bunun yerine, ülkelerin küresel değer zincirlerinde zamanla yükseleceği umuduyla ticaret uzmanları tarafından yabancı yatırımlar teşvik edilmektedir. Ancak bu, aslında zengin ülkelerdeki çokuluslu şirketlere ucuz iş gücünü sömürme ve kârın büyük kısmını elde tutma fırsatı vermektedir. Bu çelişkilere rağmen, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kurumlar, üye devletleri ticaret engellerini azaltmaya ve yabancı şirketleri yeni değer zincirleri kurmaya teşvik etmeye devam etmektedir (OIC 2020).
Birçok Müslüman ülkede iç politika yapımı, neoliberalizmin yükselişinden de etkilenmiştir. Ekonomik stratejinin temelini oluşturan Washington Uzlaşısı, 1980’lerden bu yana radikal finansal ve ticarî liberalizasyon, kemer sıkma politikaları ve özelleştirmeyi önermiştir (Harvey 2005). Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi uluslararası kredi kuruluşları, kredileri bu tür politikaların uygulanması şartına bağlamıştır. Ancak Mısır ve Ürdün gibi “başarı hikâyesi” olarak sunulan ülkelerde bile büyüme; yeterli istihdam ve gelir artışına dönüşmemiştir. Liberalleşme ayrıca bazı Müslüman ülkelerde çatışmaları da hızlandırmıştır. Sierra Leone ve işgal sonrası Irak örneklerinde devlet hizmetlerinin azalması, kamu bürokrasisinin küçülmesi ve oligopolilerin oluşması gelecekteki şiddetin zeminini hazırlamıştır (Keen 2012, Klein 2007). Öte yandan, ekonomi politikasına ilişkin bilgi üretim merkezlerinin hâlâ büyük ölçüde Batı’da yoğunlaşması nedeniyle, Müslüman devletler entelektüel olarak bağımlı kalmakta ve alternatif stratejiler geliştirememektedir.
Müslüman ülkeler, zayıf ekonomik yönetim kurumları nedeniyle de kırılgan kalmaya devam etmektedir. Bu durum çoğu zaman, Avrupalı güçlerin yerel kurumları yok ettiği veya değiştirdiği sömürgecilik mirasının bir sonucudur (Acemoglu, Johnson ve Robinson 2002). Nijerya, Britanya’nın “zahmetsiz” sömürgeciliğinin, kabilesel ve etnik sebeplerle parçalanmış bir devlet yarattığı örneklerden sadece biridir (Kohli 2004). Bu tür bölünmeler 20. yüzyıla kadar devam etmiş ve bağımsızlığını kazanmasına rağmen Nijerya, siyasî ve ekonomik kalkınmayı sürdürememiştir. Bu tür bariz tarihsel engellere sahip olmayan ülkelerde bile, zayıf kurumsal ortam yüzünden yolsuzluk yaygın olarak devam etmektedir. Bu durum gelir seviyesinden bağımsız olarak görülmektedir. Örneğin, en yüksek GSYİH’ye sahip Müslüman ülke olan Endonezya, Dünya Adalet Projesi tarafından Doğu Asya ve Pasifik bölgesinde yolsuzluk açısından sondan ikinci sırada yer almaktadır (Jan ve Asutay 2019). Bu sorunlar, özel sektörü finansman kaynağı olarak gören politikalarla daha da belirginleşmiştir. Devlet finansmanından kaynaklanan yolsuzluktan kaçınmak amaçlanırken, bunun yerine yandaş kapitalizm ortaya çıkmıştır. Ortadoğu’nun birçok yerinde, otokratlar, rejimi mali zorluklardan korumakla beraber aynı zamanda toplumsal eşitsizliği sürdüren ve kilit sektörleri kontrol eden bir iş adamı kadrosu tarafından desteklenmektedir.
Müslüman çoğunluğa sahip ülkeler hem doğal hem de beşerî kaynaklar açısından zengindir. Ancak bu sorunlar, bu kaynakların üretken biçimde kullanılamadığını ve ümmet genelinde refaha dönüştürülemediğini göstermektedir. Süregelen ekonomik sıkıntılar, çatışmaların oluşmasına zemin hazırlamakta ve barış zamanında bile Müslüman devletlerin Batı’ya olan maddî ve entelektüel bağımlılığını pekiştirmektedir.
Ümmet Odaklı Bir Yaklaşım
Şu ana kadar bahsedilen, İslam dünyasını etkileyen bu sorunlar, politika alanında ve akademide büyük ölçüde ulusal ve bölgesel yaklaşımlarla ele alınmaktadır. Bununla birlikte, ümmet merkezli bir tasavvur, kalkınmayla ilgili bu zorlukların asıl nedenleriyle mücadelede önemli bir potansiyel sunmaktadır. Ancak bu, Müslüman toplumları ve onların muhtelif sorunlarını tektipleştirmeye yönelik bir girişim olarak anlaşılmamalıdır. Aksine, Profesör Anjum’un 2019 tarihli “Hilafeti Kim İstiyor?” başlıklı makalesinde belirttiği gibi, ümmet odaklı bir yaklaşım, Müslüman toplumların siyasî birlik ve vahiyle şekillenmiş yaşam biçimi idealleriyle nasıl içiçe olduğunu kabul eder. Dahası, bu yaklaşım, Müslümanların hayal güçlerini statükonun ötesine taşımalarına ve dine dayalı çözümler geliştirmelerine olanak tanır.
Aslında, ümmet odaklı bir yaklaşım, mevcut siyasî ve ekonomik akımlara tamamen yabancı değildir. Son yirmi yılda, gelişmekte olan devletlerin siyasî, ekonomik ve teknik alanlarda birbirlerini karşılıklı olarak desteklemeleri için bir strateji olarak sunulan Güney-Güney işbirliğinde kayda değer bir artış yaşanmıştır. Bunu Küresel Müslüman Güney’e uygulayarak Batı hegemonyasını azaltmak ve ülkeler arasında daha dengeli bir ticareti kolaylaştırmak mümkün olabilir. Bununla birlikte, bu potansiyele ve entegrasyon çabalarına rağmen, Müslüman ülkeler arasındaki ticaret, toplam ticarete kıyasla %20’nin altındadır (OIC 2020). Bunun başlıca nedenleri arasında düşük ticaret tamamlayıcılığı yer almakla birlikte ihraç edilebilir fazla üretim kapasitesinin sınırlı olması, kısıtlayıcı politikalar ve siyasî irade eksikliği de bunda rol oynamaktadır. Son yirmi yılda Çin’in hızlı yükselişi göz önüne alındığında, ümmet odaklı bir yaklaşımla bu zorlukların üstesinden gelmek daha da önemli hale gelmektedir. Günümüzde ülkelerin büyük çoğunluğunun ABD’den çok Çin ile ticaret yaptığı düşünüldüğünde, Pekin’den gelen baskının Batı hegemonyası kadar zorlayıcı olması muhtemeldir. Dolayısıyla, Müslümanların daha fazla bağımsızlık ve kalkınma sağlayabilmesinin tek yolu kendi içlerine yönelmekten geçmektedir.
Ümmet merkezli bir düşünce yapısı, Müslümanlara bütüncül reform fırsatları tasavvur etme olanağı da sunmaktadır. Müslüman dünyasındaki muhtelif ekonomik zorluklar, temelde politiktir; bu nedenle, ciddi bir siyasî dönüşüm olmadan, bireysel politikaları, hedef sektörleri veya belirli ekonomik aktörleri güçlendirme girişimleri sınırlı kalmaktadır. Siyasî reform, devlet yapısı ve egemenlik gibi konular esasında İslam’la ilişkilidir. Sonuç olarak, ümmet merkezli bir yaklaşım, bu unsurları biraraya getirmek için en uygun çerçeveyi sunmaktadır. Ekonomik sorunları tek başına ele almak yerine, ümmet merkezli bir yaklaşım, İslam dünyasının tarihsel mirasını bugünkü durumu ile birlikte değerlendirir ve siyasî ve ekonomik geleceğe dair soruları bu bağlamda ele alır.
Son olarak, ümmet odaklı bir yaklaşım, İslam ekonomisi alanını yeniden canlandırmak ve kapitalist üretim biçimlerine alternatifler sunmak için elzemdir. 20. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan İslam Ahlak Ekonomisi, ekonomik insan (homo economicus), kaynak tahsisi ve üretim faktörleri gibi konularda İslamî prensiplerden hareketle önemli fikirler ortaya koymuştur. Ancak, literatürdeki artışa rağmen, kavramsal belirsizlikler nedeniyle, bu alan politikacılar üzerinde beklenen etkiyi yaratamamıştır (Susanto 2020). Bunun bir nedeni de, İslamî ekonomik prensipleri mevcut uluslararası sistemle uzlaştırmanın zorluğu ve bunu ulus-devlet modeli sınırları içinde tutma problemidir.
Bununla birlikte son gelişmeler, İslamî ekonomik ilkelerin yeniden değerlendirilmesi için uygun bir zemin sunmaktadır. Koronavirüs pandemisinden önce bile, artan eşitsizlik ve popülizm ve iklim değişikliği gibi sorunlar nedeniyle neoliberal kapitalizm krizi daha görünür hale gelmiştir. Bu durum, Müslümanlara, ekonomik yönetim için İslamî paradigma çerçevesinde yeni ufuklar ve stratejiler geliştirme fırsatı sunmaktadır. Bu küresel sorgulama dönemi, Müslümanların açıkça İslam’a dayanarak temel ekonomik etik ilkeleri, politik önceliklere dönüştürmelerine ve yolsuzlukla mücadele ve çevresel sorunlara yönelik stratejiler geliştirmelerine olanak tanır.
Ümmet merkezli bir ekonomik düşünce, Müslümanların kendi yol haritalarını belirlemeleri ve maddî ve entelektüel bağımsızlıklarını kazanmaları için son derece önemlidir. Müslüman çoğunluklu devletlerdeki ekonomik sorunları doğru teşhis etmek ve sahiplenmek için, bu toplumların ortak tarihleri, kurumları ve inançları göz önünde bulundurulmalıdır. Bu makale büyük ölçüde bu yaklaşımın pratik faydalarını ele almış olsa da, bunun aynı zamanda metafizik bir boyutu da vardır. Biz Müslümanların, bu dünyada halife olarak görevimiz, ilahî adaleti tesis etmek ve Allah rızası için dünyayı iyileştirmeye çalışmaktır. Bu niyetle, İslamî değerleri ve dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların deneyimlerini merkeze almak gerekmektedir; bu da tevhid ile tanımlanan bir kolektif bilinci ifade eder.
“İşte sizi orta (vasat) bir ümmet kıldık ki, insanlar üzerine şahit olasınız ve Peygamber de size şahit olsun.” (Bakara Suresi:143)
Kaynakça
Acemoglu, D. S. Johnson and J. Robinson (2002), “Reversal of Fortune: Geography and Institutions in the Making of the Modern World Income Distribution”, The Quarterly Journal of Economics, 117:4
Anjum, O. (2019), Who Wants the Caliphate?, Yaqeen Institute
Jan, S. and M. Asutay (2019), A Model for Islamic Development: An Approach in Islamic Moral Economy, Studies in Islamic Finance, Accounting and Governance series, Edward Elgar Publishing
Harvey, D. (2005), A Brief History of Neoliberalism, Oxford University Press
Keen, D. (2012), “Greed and grievance in civil war”, International Affairs, 88, s.757-777
Klein N. (2007), The Shock Doctrine: The Rise of Disaster Capitalism, Penguin, Londra
Kohli, A. (2004), State-Directed Development: Political Power and Industrialization in the Global Periphery, Cambridge: Cambridge University Press
OIC (2020), OIC Economic Outlook: Trade and Integration Challenges amid Rising Uncertainties, Organisation of Islamic Cooperation, SESRIC
Shadlen, K. (2005), “Exchanging development for market access? Deep integration and industrial policy under multilateral and regional-bilateral trade agreements” Review of International Political Economy, 12:5 s.750-775
Susanto, A. A. (2020), “Towards a New Framework of Islamic Economic Analysis”, American Journal of Islam and Society, 37:1-2, 103–123

Aisha Hasan
Aisha Hasan, Ummatics'te araştırmacı ve öğreticidir. Londra'da yaşayan Hasan, Londra Üniversitesi SOAS'tan Ekonomi alanında Lisans (BSc) ve Londra Ekonomi Okulu'ndan Kalkınma Çalışmaları alanında Yüksek Lisans (MSc) yapmıştır. Orta Doğu üzerine uzmanlaşan Hasan, neoliberalizm ve küresel eşitsizlik, İslam iktisat teorisi ve kalkınmanın siyasal ekonomisi konularında araştırmalar yapmıştır.


