“Ümmet nereye gidiyor?” sorusu elbette daha önce de sorulmuştur, üstelik İslam ümmetinin bugün karşı karşıya olduğu şartlardan çok daha zor koşullar altında, hatta daha da aciliyetle sorulmuştur. Mesela, sembolik de olsa varlığını sürdüren halifelik 1924 yılında kaldırıldığında, Selam Yurdu (Medinetü’s-Selam) olarak bilinen Bağdat on üç gün süren katliam, yağma ve tecavüzlerden sonra yakılıp yıkıldığında, tarihî kayıtlarda otuz yedi Abbasî halifesinin sonuncusu olarak yer alan el-Mustaʿsım billah 1258’in Şubat ayında bir halıya sarılıp Moğol atlarının ayakları altında ezildiğinde ve daha pek çok dönemde aynı soru gündemdedir. 1
Tarihsel seyri içinde, ümmetin varlığının tehlikede olup olmadığının sorgulandığı başka zamanlar da olmuştur. Örneğin “Cemel Vakası” gibi pek çok imtihanın yaşandığı Birinci Fitne (35-41/656-661) olarak anılan dönemde, Hicret’ten sadece 36 yıl sonra, Hz. Peygamber (s.a.v.) hayattayken Allah için birbirini seven sahabeler, soğuk bir günde Basra’da savaş meydanında birbirlerine kılıç çekmişlerdir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’deyken ona hatırlatılan çok özel bir nimetin bu olayda yok oluşuna şahit olunmuştur: “Ve O, onların kalplerini birleştirdi. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi harcasaydın bile onların kalplerini birleştiremezdin; fakat Allah onları birleştirdi. Şüphesiz O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”2 Basra’nın, on bin kişinin hayatını kaybettiği Cemel Vakası’nda neredeyse birbirlerini öldürecek olan sahabeler tarafından bir ordugâh şehri olarak kurulduğunu hatırlayalım 3 Sahabeler bu şehri, Ömer bin Hattab (r.a.) (h. 13-23/634-644) tarafından oraya gönderildiklerinde kurmuşlardı ve burası, Sasanî İmparatorluğu’nu mağlup etmekle kalmayıp İran ve Maveraünnehir’i (bugün Orta Asya olarak adlandırılan “nehrin ötesindeki topraklar”ı) fethedecek olan Müslüman ordunun karargâhı hâline gelmişti. Aynı zamanda bu bölge, yüzyıllar boyunca İslam’ın en seçkin âlimlerini yetiştirmiştir.
Aynı şekilde, ikinci fitne (60-73/680-692) döneminde “Ümmet nereye gidiyor?” sorusunu düşünmek bile insanı hâlâ ürpertir; bu dönemde Peygamber’in torunu Hüseyin bin Ali (r.a.) (4-60/626-680) 60/680 yılında Kerbela’da şehit edilmiş ve Peygamber tarafından cennetle müjdelenmiş on sahabeden biri olan Zübeyr bin Avvam’ın oğlu Abdullah bin Zübeyr (r.anhüma) (1-73/623-692) de 73/692 yılında aynı akıbete uğramıştır.
Tam da ümmet yeni oluşurken, Medine’nin o zamana kadar gördüğü en büyük ordu tarafından kuşatıldığı bir zaman vardır; bu ordu size yukarıdan ve aşağıdan saldırdı ve gözleriniz faltaşı gibi açıldı, kalpleriniz boğazınıza kadar geldi ve Allah hakkında pek çok zanda bulundunuz. İşte orada müminler en şiddetli şekilde sınandı ve sarsıldı.4
Buna rağmen, tam o gün Allah Teâlâ, Resulü’ne o dönemin iki süper gücünün saraylarını göstermiştir ve bu süper güçler, daha sahabeler hayattayken yeryüzünden silinecektir. O gün Medine’de, daha önce hiç karşılaşmadıkları bir yok olma tehdidiyle yüzleşmiş olan sahabeler için bu büyük bir müjdedir. Peygamber (s.a.v.) bizzat hendekteydi ve kazmanın ucuna büyük bir kaya gelmişti. O sırada on bin kişilik düşman ordusu iyice yaklaşmıştı. İşte bu şartlar altında Peygamber’e Şam diyarının anahtarları verildi ve kazmanın ucundaki kayaya vurduğunda Şam’ın sarayları göründü. İkinci vuruşta Pers’in anahtarları verildi ve Medâin’in beyaz sarayı göründü. Son vuruşta ise Yemen’in anahtarları verildi ve San‘a’nın kapıları göründü. 5
Oysa biz ne Peygamber’in ne de sahabelerinin zamanındayız; hatta Ayn Calut Savaşı (Ramazan 658/Eylül 1260) ile Moğolların durdurulduğu ve Mısır’da Memlüklerin hilafeti yeniden tesis ettiği on üçüncü yüzyılda bile değiliz. Memlükler, güçlü bir ilmî geleneğin doğuşunu desteklemiş ve onların döneminde Kahire ile Şam, İslam ilim geleneğinin yeni merkezleri haline gelmiştir. Bugün ise ümmet, sadece sınırlarda veya belli bölgelerde değil, tüm ümmeti kuşatan ve temel inanç ve pratikleri daha önce hiç görülmemiş bir şekilde sarsan bir varoluşsal tehditle karşı karşıyadır.
II
Sevbân (r.a.)’dan rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“Öyle bir zaman gelecek ki, aç insanların yemek kabına üşüştüğü gibi, kâfirler sizin üzerinize üşüşecekler.”
Birisi sordu: “O gün sayımız az olacağı için mi (böyle olacak)?”
Peygamber şöyle buyurdu:
“Hayır, aksine o gün sayınız çok olacak; fakat selin sürüklediği köpük gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalplerinden size karşı duydukları korkuyu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehn yerleştirecektir.”
Soruldu: “Vehn nedir, ey Allah’ın Resulü?”
Buyurdu:
“Dünya sevgisi ve ölümden hoşlanmamak.” 6
Müslümanların çoğu bu kehanetin şimdilerde gerçekleşmekte olduğunun farkındadır. Bazıları bunu diğerlerinden daha iyi bilmektedir, çünkü bizzat kendi hayatları milletler tarafından paramparça edilmektedir. Bir zamanlar yabancı bir medeniyetin müdahalesi ve sayısız saldırısı olmadan yaşayan son Peygamber(s.a.v.)’in ümmeti bugün İslam coğrafyasında, iç çatışmaların ve işgallerin doğrudan mağdurudur. Müslümanlar artık, temsilden uzak yöneticiler, kendi kendini tayin etmiş krallar ve %95 oyla iktidara gelen cumhurbaşkanları tarafından yönetilen ulus devletlerde yaşamaktadır. Bu devletler, Filistin, Keşmir, Doğu Türkistan, Afganistan, Burma, Irak, Suriye ve dünyanın daha birçok yerindeki müminlerin yürek parçalayan acıları karşısında sessiz kalmaktadır. Çektikleri acılar, zaman zaman yönetici elitler arasında tartışılmakta ve bunlarla iligili açıklamalar yapılmakta, ama sonunda bu acılar unutulup gitmektedir.
Bazı ulus devletlerin sahip olduğu sözde siyasî bağımsızlık ve zenginliğe rağmen, ümmetin siyasî ve ekonomik olarak bugün felç durumda olduğunu söylemek abartı olmayacaktır. Ümmetin eğitim kurumları, devlet kurumları, ekonomik faaliyet biçimleri, sanatsal ifade türleri, edebiyatı, hatta gündelik hayatı ve yaşam tarzı bile dışardan ithal seküler modernitenin kalıplarına uyacak şekilde hızla yeniden şekillendirilmektedir. Bu dönüşüm, çoğunluğu Müslüman olan bazı ülkelerde diğerlerine göre daha hızlı gerçekleşse de, bütün ümmet bu yönde ilerlemektedir. En zengin altı Müslüman devlette Batı kontrolü öyle bir seviyeye ulaşmıştır ki, bu toplumlar fiilen Batı toplumlarının uzantıları haline gelmiştir. 7 Eğitimden ekonomiye, tarımdan pazar yerlerine kadar her şey dönüşmektedir. Birçok Amerikan üniversitesi, altı Körfez ülkesinin hepsinde kampüs açmıştır. Buralarda Batı tarzı okullardan oluşan bir ağ zaten mevcuttu. Eğitim üzerindeki bu denetim, bu ülkelerin gelecek nesillerinin Amerikalılar gibi düşünmesine, davranmasına ve yaşamasına yol açacaktır.
Öte yandan, milyonlarca mü’minin hayatta kalmak için mücadele verdiği Müslüman ülkeler de vardır. Bu eşitsizlik o kadar barizdir ki Somali’deki Müslümanlarla Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Müslümanların aynı ümmetin ferdi olduğuna inanmak zordur. Ya da Dünya Sağlık Örgütü tarafından obezite oranlarında dünya genelinde ilk on ülke arasında gösterilen Kuveyt, Bahreyn, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile 8 nüfusunun %35’inden fazlasında yetersiz beslenmenin görüldüğü Somali ve Afganistan’daki Müslümanların aynı gezegeni paylaştığını düşünmek zordur.[efn_not] https://www.fao.org/3/X8200E/x8200e03.htm, 27 Şubat 2022.[/efn_note]
Peki ümmet bu hale nasıl geldi?
III
Tarihe hızlı bir bakış, çağdaş Müslüman ulus devletlerin çoğunun, II. Dünya Savaşı sonrasında dünyanın büyük çaplı yeniden yapılandırılma sürecinde ortaya çıktığını anlamak için yeterlidir. Bu süreç, “yeniden sömürgeleştirme” yerine yanlış bir şekilde “sömürgeden kurtulma” olarak adlandırılmıştır. Geriye dönüp bakıldığında, eski dünya sömürgecilerinin, bu topraklara ilk geldikleri dönemde uyguladıkları yöntemlerle kolonilerini elde tutmanın artık mümkün olmadığını fark ettikleri açıktır. Değişen şartlar yeni bir mekanizma gerektirmekteydi ve bu mekanizma inanılmaz bir hızla icat edilip uygulamaya konulmuştur. Bunun sonucunda, genellikle sömürge ordusunda görev yapmış askerlerden biri olan “ulusun atası” önderliğinde, birbiri ardına ulus devletler “doğmuştur”. Bu yeni ulus devletler hızla gelişmekte olan dünya düzenine dahil edilmiştir. Genellikle yolculuklarına, 24 Ekim 1945’te kurulmuş olan Birleşmiş Milletler’e üyelik başvurusu ile en alt basamaktan başlamışlardır. Bu yapının karar alma sürecinin en üstünde Güvenlik Konseyi yer almakta ve demokratik olmayan bir hiyerarşi içinde “veto yetkisi” sözde “beş daimî üyeye” (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin) verilmektedir. Bu yeni güç dağılımı içerisinde, üç eski sömürgeci ülke olan İngiltere, Fransa ve Rusya, II. Dünya Savaşı’nda açıkça görülen askerî ve ekonomik gücü nedeniyle ABD’nin payını kabul etmiştir. Çin ise Güvenlik Konseyi’nin “tesadüfî bir daimî üyesi” idi; çünkü veto yetkisine sahip bu gruba dahil edilmesi aslında II. Dünya Savaşı’nın galip müttefiklerinden biri olan Çin Cumhuriyeti içindi. Ancak Çin Cumhuriyeti dört yıl içinde Tayvan adasına sıkışmış ve ardından bu koltuk için uzun bir mücadele başlamış ve bu mesele ancak 1971 yılında çözülebilmiştir.
Ulus devletler küçük ve daha kolay yönetilebilir birimler oldukları için ortaya çıkışları teşvik edilmiştir. 1945’te Birleşmiş Milletler’in 51 “kurucu üyesi” vardı; bugün ise bu sayı 193’e ulaşmıştır. Bunun yanı sıra, dünya ekonomisinin kontrolü de 1944 yılında Birleşmiş Milletler Para ve Finans Konferansı’nda (“Bretton Woods Konferansı”) kurulan Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar aracılığıyla güvence altına alınmıştır.
Müslüman yöneticiler ulus-ötesi bir örgüt kurma konusunda ellerinden geleni yapmışlardır; ancak 1970 yılında işgal altındaki Kudüs’te Mescid-i Aksa’nın kundaklanmasının ardından kurdukları ve Birleşmiş Milletler’in kötü bir kopyası niteliğinde olan bu yapı aracılığıyla hiçbir somut başarı elde edememişlerdir. İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) olarak adlandırılan bu sözde devletler üstü sosyal kulüp, yöneticilerin arkasına saklandığı ve toplantılardan sonra sürekli yeni kararlar yayınladıkları bir vitrin işlevi görmektedir. Ne var ki bu kararlar Filistin topraklarının bir karışını bile kurtaramamış, Afganistan, Irak, Filistin, Keşmir ve daha birçok yerdeki müminlerin katliamlarını engelleyememiştir.
Bu kurumsal gelişmeler aslında dünyanın yeniden şekillendirilmesinin bir parçasıdır. Küresel değişim hızı, özellikle 11 Eylül sonrası yürütülen ve çoğu zaman yanlış bir şekilde “Teröre Karşı Savaş” olarak adlandırılan, aslında “Terör Savaşı” olan süreçle katlanarak artmıştır. Bu durum, Müslüman ümmetinin büyük bir kısmını, bozulmuş kralların, prenslerin, generallerin, eğlence sektörü ikonlarının, siyasete atılan sporcuların ve ekonomileri çökmek üzere olan devletlere gönderilen IMF ve Dünya Bankası uzmanlarının zulmüne boyun eğdirmiştir
Seküler modernitenin yayılması tüm dinleri etkilese de bu durum özellikle İslam’a tamamen zıttır, çünkü her ikisi de evrensellik iddiasındadır. Mevcut krizin bu boyutu, artık meseleyi “İslam ve Batı” çerçevesinde ele alamayacağımızı göstermektedir; teknolojik yayılım coğrafî sınırları ortadan kaldırmıştır. Artık mesele iki dünya görüşü arasındaki küresel bir mücadeledir. Ancak dünya görüşleri, artık ulus devletlerde yaşamakta olan gerçek insanlar tarafından benimsenen inançların ürünüdür. Dünyevî meseleler, devletler tarafından, yirmi yıl önce hayal bile edilemeyecek ölçüde kontrol edilmektedir. İnsanlık tarihi boyunca, modern ulus devletin kontrol gücünün doğası ve kapsamının eşi benzeri görülmemiştir. Bunun ümmet üzerindeki etkisi yıkıcıdır; çünkü yönetici elitler seküler moderniteye bütünüyle teslim olmuştur. Çoğu Müslüman ülkede idarî yapılar, eğitim sistemleri, ekonomik ve sosyal değişim kanalları, hatta solunan hava bile modernite ile enfekte olmuştur. Bu sonuçlar artık, İslam dünyasının çeşitli yerlerinde ortaya çıkan, ama eninde sonunda etkisiz kalan girişimlere işaret edilerek göz ardı edilemez. Bu mesele, Müslüman toplumların yöneldiği istikametin, kıblenin değişmesi meselesidir.
Bu kıble değişimi, on dokuzuncu yüzyıl reformcularının, çoğu zaman bilim ve teknolojiyi ayırt etmeksizin, Batı’yı bu alanlarda yakalama arzularının bir sonucudur. Yirminci yüzyılın sonlarındaki reformcular ise bu ikisi arasında ayrım yapmaya başlamış ve genelde sadece teknolojinin alınmasını talep etmişlerdir. Ancak günümüz neslinin bunlar için zamanı yoktur; onlar, hemen şimdi işe yarayacak ve ülkelerini bir anda arzuladıkları ideale dönüştürebilecek hazır sistemler istemektedirler. Bunlara örnek olarak, yaratılmışların en hayırlısı tarafından önceden haber verildiği gibi, asırlar boyunca bozulmamış çöllerde kurulan mega şehir projeleri, gökdelen inşa etme yarışları, diğer Müslümanlara karşı savaşmak için milyarlarca dolarlık silah alımları, önceki nesilde lise mezunu bulmanın bile zor olduğu ülkelerde Amerikan üniversitelerinin hızla çoğalması vs. verilebilir. Reformcuların geçtiğimiz iki asırda ektiği tohumlar şimdi bolca meyve vermektedir. Modernitenin ilk müjdecileri, belki savundukları şeyin sonuçlarının farkında değillerdi; ancak bu durum neticeyi değiştirmez.
IV
Ne Oldu? Nasıl? Ne Zaman
Tarihsel olarak bugünü tam kavrayabilmek için, İslam’ın asırlardır kök saldığı bir coğrafyada hüküm sürmüş olan, üç büyük imparatorluğun yıkılışına kısaca bakmamız gerekir: Osmanlı (689–1343/1290–1924), Safevî (907–1135/1501–1722) ve Hindistan’daki Timur (933–1274/1526–1857) imparatorlukları. Bu üç imparatorluk, 1258’de Bağdat’ın yağmalanması ile on beşinci yüzyılın başlangıcı arasındaki yaklaşık bir buçuk asırlık dönemde Müslüman dünyanın büyük bir yeniden yapılanma sürecinden geçmesi sonucunda şekillenmiştir. Bu dönem, aynı zamanda Moğol istilasının ardından yaşanan büyük yıkımdan sonraki toparlanma sürecidir. Bağdat’ın eski ihtişamını ve İslam dünyasının entelektüel başkenti olma konumunu bir daha kazanamadığı doğrudur; ancak onun yerine yeni merkezler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında, Timur (772–808/1370–1405), Şahruh (808–851/1405–1447) ve Uluğ Bey (796–853/1394–1449) gibi sonraki Timurlu hükümdarların toprakları yer alır. 10 Kahire, Memlük Sultanlığı (1250–1517) döneminde İslamî ilimlerin kalbi haline gelmiş ve üstünlüğünü sürdürmüştür. Memlüklerin Hint alt kıtasındaki karşılığı olan Delhi Sultanlığı (1206–1526) da Moğol istilasından kaçan birçok İslam âlimini kendine çekmiş ve 320 yıl boyunca bir ilim merkezi olarak varlığını sürdürmüş, bu süre zarfında Alaaddin Halacî (1296–1316) ve Muhammed Tuğluk (1325–1351) gibi parlak hükümdarlar döneminde sürekli genişlemiştir. Bu büyük yeniden diriliş sayesinde İslam dünyası gücünü ve dinamizmini yeniden kazanmış, hatta artırmıştır.
Bu imparatorluklar muazzam zenginlik ve kaynaklara sahip olmalarına rağmen, Marshall Hodgson’ın “Avrupa hegemonyası” olarak adlandırdığı olgunun ortaya çıkışını öngörememiş ve buna hazırlanamamıştır. Avrupa’nın ekonomik, siyasî, bilimsel ve endüstriyel kurumlarındaki büyük dönüşümün sonucu olan bu hegemonya, on altıncı yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’nın gücünü öyle bir noktaya taşımıştır ki, 1800 yılına gelindiğinde artık “tüm halklar yalnızca yönetimlerini modern Avrupa merkezli uluslararası siyasal düzene göre ayarlamak zorunda kalmamış; aynı zamanda çok daha zor olan, ekonomilerini de sanayileşmiş Avrupa ile rekabete uyarlamak ve nihayet zihniyetlerini Avrupa’da gelişen modern bilimin tehditlerine göre şekillendirmek zorunda kalmışlardır.”11 Ancak 1800 yılı bile aslında geçtir; çünkü Napolyon 1 Temmuz 1798’de İskenderiye’ye ulaştığında Avrupa hegemonyası zaten yerleşmiş ve durdurulamaz hale gelmiştir. Yine de Napolyon’un İskenderiye’ye bu beklenmedik gelişi, sonraki yüzyıllarda büyük bir şiddetle kendini gösterecek olan bu hegemonyanın önemli bir dönüm noktası olarak kalmıştır.
Bu üç İslam imparatorluğu neden çökmüştür? Küresel güç dengesi ne zaman Avrupa lehine değişmiştir? Nasıl? Ümmet içinde hiç kimse yaklaşan bu felaketi zamanında görüp önleyememiş midir?
Bunlar, Avrupa hegemonyasının ortaya çıkışından bu yana birçok âlimin üzerinde durduğu çetin sorulardır. Reformcu söylem, önceki yüzyılları, özellikle on yedinci asrı, “düşünmeden yapılan taklit, kaba bir tasavvufî panteizm ve ‘senkretik’ ve putperest halk dindarlığı” ile karakterize edilen bir dönem olarak tasvir etmiştir. 12 Ancak son dönem araştırmaları, özellikle Osmanlı bağlamında bu anlatıyı ciddi şekilde sorgulamaktadır. Yeni çalışmalar, artık on yedinci yüzyılı, “Akdeniz’in bir tarafında Galileo, Kepler, Bacon, Newton, Descartes, Malebranche, Spinoza, Locke ve Leibniz gibi isimlerin bulunduğu; diğer tarafında ise halk tarihçileri, tasavvufî hatırat yazarları, tıp veya gizli ilimleri yayanların bulunduğu” iki kutup gibi tasvir etmenin mümkün olmadığını ileri sürmektedir.13 Bu çalışmalar ayrıca, Halil İnalcık, Marshall Hodgson ve Francis Robinson gibi isimler tarafından ileri sürülen “fanatizmin zaferi” anlatısını da sarsmaya çalışmaktadır. 14 Osmanlı’da bilimsel akla karşı savaşan fanatikler veya eli silahlı mollalar yoktu. “On yedinci yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nda ‘fanatizmin zafer’ kazandığı iddiasını destekleyen kanıtlar, özetle, ikna edici olmaktan uzaktır. Kadızadeliler, ilmî sınıf içinde kesinliklebir azınlıktır ve aslında onların tüm aklî ilimlere karşı olduklarına dair şaşırtıcı derecede az kanıt bulunmaktadır.”15
Benzer şekilde artık biliyoruz ki 1577’de kurulan ve 1580’de yıkılan İstanbul Rasathanesi, din alimlerinin astronomiye karşı çıkması nedeniyle değil, astrolojik kullanımından dolayı, bilhassa da Safevilere karşı Osmanlı’nın zaferine dair yanlış astrolojik tahminleri yüzünden yıkılmıştır.16 Aynı şekilde “Osmanlı’nın sözde gerilemesi tezi” de sorgulanmaktadır:
“…yani, Kanunî Sultan Süleyman döneminin (1520–1566) ardından on altıncı yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun bir gerileme sürecine girdiği ve on dokuzuncu yüzyıldaki Batılılaşma reformlarına rağmen gerileme sürecini durduramadığı fikri.. Son yirmi yıl içinde… Osmanlı tarihçileri bu gerileme anlatısını reddederek yerine kriz ve uyum anlatısını koymuşlardır: on altıncı yüzyılın sonu ile on yedinci yüzyılın başındaki ağır ekonomik ve demografik krizleri atlattıktan sonra Osmanlı Devleti, askerî fetih devleti karakterinden, yeni topraklar fethetmekten ziyade mevcut topraklardan gelir elde etmeye ve kendisini Sünnî İslam’ın kalesi olarak güçlendirmeye odaklanan daha istikrarlı ve bürokratik bir devlete dönüşmüştür.” 17
Bu çalışmalar, on yedinci yüzyıl Osmanlı ilim dünyasına yeni bir ışık tutmakta ve Burhaneddin İbrahim el-Kuranî (1615–1690), Hasan el-Yusî (1631–1691), Aḥmed Müneccimbaşı (yaklaşık 1631–1702) ve Abdulganî en-Nablusî (1641–1731) gibi alimlerin çalışmalarına dair anlayışımızı derinleştirmektedir. Ancak aynı çalışmalar, küresel güç dengesindeki değişimle ilgili temel sorulara cevap vermemektedir. Bunlar aslında gayet karanlık sayılabılecek bir yüzyılda böylesine seçkin alimlerin istisna olmadığını ispatlamaktadır. Zira Fas’ta Ahmed el-Makkarî, Yahya eş-Şavî, Muhammed er-Rudanî, Medine’de İbrahim Kuranî’nin talebesi Muhammed Berzinci, Kahire’de Abdulkadir Bağdadî, Filistin’de Hayreddin er-Remlî, Halep’te Kasım el-Hanî gibi niceleri vardır.18 Ancak bu çalışmalar, esas soruları cevapsız bırakmakta, hatta bu soruların ağırlığını artırmaktadır: Bu güzide alimler, İslam’ın kalesinin dış bir tehdit altında olduğunu neden fark edemediler? Aklî ilimlerdeki derinlikleri, yaklaşan tehlikeyi açıkça kavrayabilecek bir basireti neden sağlayamamıştır? Alimler pratik önlemler alamamış olsalar bile, bir sonraki yüzyılda Şah Veliyyullah Dehlevî’nin geç de olsa Babür İmparatorluğu’nda yaptığı gibi hikmetli nasihatleriyle entelektüel liderlik sunup gidişatı düzeltmeye katkıda bulunamazlar mıydı?
Bu soruların cevapları belki de hiçbir zaman tam olarak verilemeyecektir; çünkü nihayetinde bu tür büyük ölçekli küresel değişimler insan idrakinin ötesindedir. “Eğer size bir yara dokunduysa, benzeri bir yara o topluluğa da dokunmuştur; biz o günleri insanlar arasında döndürürüz ki Allah iman edenleri ortaya çıkarsın ve sizden şahitler edinsin. Allah zalimleri sevmez.” (Âl-i İmrân 3:141)
V
Ümit Nerede?
Ulus-devletlerin kayıtsızlığına rağmen, milyonlarca Müslüman gece yarılarında Rablerine, din kardeşlerinin acılarının hafiflemesi için dua etmektedir. Doğal afetler olduğunda İslamî yardım kuruluşları harekete geçmektedir. Dondurucu soğukta ormanda kaybolan dört yaşındaki bir çocuğun annesinin acısıyla yürekler yanmaktadır. Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanlar, Polonya ile Belarus arasındaki sınır hattında, iki ülkenin sınırlarını belirleyen çitler arasında dolanan mültecilerin acısını hissetmektedir. Acı çeken müminlerle sürekli bir dayanışma hissi mevcuttur. Bunlar, herhangi bir ankette, grafikte veya istatistikte görünmese de bu, onun önemini azaltmaz. Bu aynı zamanda Peygamber’in (s.a.v.) şu sözünü de yansıtır: “Sevgi, merhamet ve şefkat açısından müminlerin durumu bir beden gibidir; bedenin bir uzvu ağrıdığında bütün beden uykusuzluk ve ateşle buna karşılık verir.”19
Günümüzde ümmetin acı ve ıstırapla atan kalbi, Müslümanların yeniden izzet ve huzur içinde yaşayabilmeleri için etkili ve sürdürülebilir bir değişim mekanizmasına dönüştürülmelidir. Bu iş kolay olmasa da müminler için başka seçenek yoktur. Kıyamet kopuyor bile olsa eldeki küçük fidan dikilmelidir.20
Mü’minin umudu azalsa da asla tamamen yok olmaz. Bununla birlikte, Gazalî’nin de öğütlediği gibi, gerçek umut (recâ) ile boş hayal (temennî) arasındaki farkın bilincinde olmak gerekir. Gazalî, bu farkı şu örnekle açıklar:
sağlam tohumu münbit toprağa atan ve ziraat kurallarına göre sulama ve bakım yapan bir kimse hasat ümit edebilir. Bu kimse, mevsiminde Allah Teala’nın rahmetinden yağmur da bekleyebilir. İşte onun beklentisi ümit olarak adlandırılır.
Buna karşılık,
tohumunu sertleşmiş veya bataklık bir toprağa atan, suyun ulaşmadığı kadar yüksek bir yere eken ve tohum için hiçbir hazırlık yapmayan biri, ardından ondan ürün beklerse, bu beklenti ümit değil, aptallık ve kendini aldatmadır. Eğer iyi ama susuz bir toprağa eker ve kurak yerde yağmur beklerse, bu da ümit değil, hayal kurmaktır.
Gerçekte, “ümit” (recâ) kelimesi ancak yaratılmışın alanına giren imkanların sağlandığı bir şeyin beklentisiyle ilgili olarak meşrudur; geriye ise örneğin Allah’ın kuşları ve böcekleri uzaklaştırmadaki lütfu gibi, yaratılmışın alanına girmeyen şeyler kalır.21
Bugün ümit, içinde bulunduğumuz acı gerçeklerin tam ortasında yer almaktadır. Ümmetin âlimlerine düşen kolektif bir sorumluluk vardır: (i) bu gerçekleri mümkün olan en açık şekilde ortaya koymak; (ii) Müslüman toplumların son hız devam eden “genetik dönüşüm” mekanizmasını tarafsız biçimde incelemek; (iii) toprağı hazırlama işini üstlenmek ve (iv) tekrar kıbleye yönelmek için içsel bir değişimin tohumlarını atmak ve nihayetinde sonuçları ilahî takdire bırakmak. Şüphesiz bu zor bir görev olup bireysel ve kolektif sınırların farkında olunması gerekse de sorumluluktan kaçış yoktur.
Ümitten bahsederken değinilmesi gereken bazı somut noktalar da vardır. Müslümanların yaş ortalaması 24’tür ki bu, gayrı müslimlerin yaş ortalamasından yedi yıl daha düşüktür.22 Bu durum, şu anda hızla artan olumsuz değişimi desteklese de, aynı zamanda ümit vericidir; çünkü bu yaş grubundaki Müslümanlar İslam’ın hakikatine yönelik büyük bir arayış içindedir. Türkiye gibi, kamusal alanda İslam’ın etkisinin azaldığı ülkelerde bile yeni açılımlar ortaya çıkmaktadır. Kaynaklar çoğalmıştır. Klasik İslamî eserler yeniden keşfedilme sürecinin ikinci aşamasına girmiştir; yani ticarî baskılardan sonra artık tahkikli baskılar yapılmaktadır. Bu çabanın hacmi bile başlı başına ümit vericidir.
Umut vadeden başka şeyler de vardır. İslam’ın geleneksel topraklarının dışında, Avrupa’da, Birleşik Krallık’ta ve Kuzey Amerika’da önemli sayıda Müslüman yaşamaktadır. Bu diasporanın ortaya çıkışı, Müslümanların bu topraklara geliş biçimi düşünüldüğünde tarihsel bir anomalidir. Çoğu Müslüman buralara göçmen, işçi veya mülteci olarak gelmiştir. Tarihte Müslümanlar gayrimüslim topraklara ya fetih yoluyla ya da ticaret amacıyla gittikleri için bu tamamen yeni bir durumdur. Yeni toprakların İslam ve Müslümanlara bu şekilde açılması, ümmet tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir olaydır. 1950 yılında hiçkimse, 20.yüzyıl bitmeden müminlerin gece güneşinin hüküm sürdüğü topraklarda Allah’ın adını anacaklarını tahmin edemezdi.23
İslam ve Müslümanlar için bu yeni açılım, vahiy sahibinin (Allah’ın) lütfundan başka birşey değildir. İslam’ın tarihî kalbinin, ümmet fikrinin temel gerekliliğini anlamayan, köle zihniyetli bir yönetici elitin sıkı kontrolü altında olduğu bir dönemde, bu açılım ümmete eşi benzeri görülmemiş fırsatlar sunmaktadır. Kendi küçük krallıklarının despot yöneticileri olan bu kitle, din kardeşlerinin çektiği acılara karşı tamamen kayıtsızdırlar.
Bu, Batı’daki Müslüman diasporanın kendi sorunları olmadığı anlamına gelmeyip sadece öngörülmeyen bir fırsatı vurgulamak içindir. Batı’daki ikinci ve bazı durumlarda üçüncü nesil Müslümanlar, yeni topraklarda kendilerine yer bulmaya başlamışlardır. Bu Müslümanların Batı yönetim sisteminde sağlam bir faaliyet zemini bulmaları gerekmektedir ve önlerinde birçok tuzak bulunmaktadır. Ancak çalışmalarının, ümmetin mevcut durumunu ve yönünü düzeltmek için neyin gerekli olduğunu anlama açısından küresel bir etki yaratacağına dair ümit vardır.
Müslüman toplumların süper hızlı genetik dönüşümünün en etkili aracını tespit etmek zor değildir. Bu araç elbette teknolojidir. İslam dünyası bu çıkmazda yalnız değildir. Batı dışındaki tüm toplumlar modern teknolojinin benzeri görülmemiş bir etkisiyle karşı karşıyadır. Teknoloji kaynaklı dönüşümün iki evresini de atlamış olan bölgeler vardır. Teknolojiler yaşam biçimlerimizi değiştirir: “Her aletin, kendisini yaratan ruhu da beraberinde taşıdığını hatırlamak gerekir,” diye yazmıştır Werner Heisenberg (1901–1976). Heisenberg’in 1927’de ortaya koyduğu belirsizlik (ya da belirlenemezlik) ilkesi, fizik yasalarını mutlak değil, göreceli kesinlikler olarak ifade edilen önermelere dönüştürmüştür.24
Heisenberg bunu 1958’de fark etmiştir. O zamandan bu yana teknolojinin doğası tamamen değişmiş, etkisi de kat kat artmıştır. Ancak yine de, teknolojinin yıkıcı değil yapıcı değişim için kullanılması adına umut vardır.
Olumlu değişim tohumlarının ekileceği zeminin hazırlanması kolay değildir. Bu, belki de Müslüman âlimlerin bir nesil boyunca gayretini gerektirecektir; ancak eski bir atasözünün dediği gibi, bin kilometrelik bir yolculuk tek bir adımla başlar ve bizim dayanağımız yalnızca Allah’tır.
Muzaffar Iqbal, Center for Islamic Sciences başkanı, Integrated Encyclopedia of the Qur’an’ın genel yayın yönetmeni, altı ayda bir yayımlanan Islamic Sciences’ın editörü ve Ashgate’in Islam and Science: Historic and Contemporary Perspectives serisinin editörüdür. Son otuz yılda, Müslümanların moderniteyle karşılaşmasının, kendi manevi ve entelektüel geleneklerini anlamaları üzerindeki etkisi; İslam ve bilim arasındaki ilişki ve modern bilim ve teknolojinin Müslüman dünyasının entelektüel, sosyal ve siyasî manzarasını yeniden şekillendirmedeki rolü; ve Kur’an çalışmaları konularına odaklanan çok sayıda kitap ve makale yayınlamıştır. Daha kapsamlı bir profil için buraya bakınız.

Muzaffar Iqbal
Muzaffar Iqbal, İslamî İlimler Merkezinin (2000 yılında Islam ve Bilim Merkezi adıyla kurulmuş, 2013’te güncel adını almıştır) başkanıdır. Son otuz yıl boyunca çalışmaları ve yayınları, Müslümanların moderniteyle karşılaşması çerçevesinde üç ana alanda yoğunlaşmıştır: (i) bu karşılaşmanın Müslümanların kendi manevi ve entelektüel miraslarını kavrayışları üzerindeki etkisi; (ii) İslam ile bilim arasındaki ilişki ve modern bilim ile teknolojinin Müslüman dünyanın entelektüel, toplumsal ve siyasi yapısını yeniden şekillendirmedeki rolü; (iii) Kur’an çalışmaları, özellikle de Kur’an üzerine yapılan Batı akademik araştırmaları. Yirmi bir kitabı ve yüzün üzerinde makalesi bulunmaktadır. Kitap ve makaleleri Farsça, Bahasa Endonezya, Arnavutça ve Koreceye çevrilmiştir.
Notes
- Bu konunun daha önceki bir incelemesi için bkz. “Challenges to Islam and Muslims: What is to be done?” Islamic Studies 42:4 (2003), https://jis.cis-ca.org/challenges-to-islam-and-muslims-what-is-to-be-done.html, 2 Mart 2022.
- Araf: 63.
- Taberî, Tarihu’r-rusul ve’l-muluk. Beyrut: Dār al-Turāth, 1387, 11. cilt., 4:539.
- Ahzab:10-11.
- Ahmed (14249, 18716) ve Nesaî (3176, 8807); İbn Hacer tarafından hasen olarak belirtilmiştir, Fethü’l-Bari (7/458).
- Ebu Davud, K. El-Melahim; Ahmed, Tetimme Müsnedü’l-Ensar, ve min Hadis Sevban; Beyhaki, Şuabu’l-İman 13:16 §9887.
- Körfez İşbirliği Konseyi (KKK), Mayıs 1981’de Suudi Arabistan’ın Riyad kentinde kurulmuştur. KKK, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn Devleti, Suudi Arabistan Krallığı, Umman Sultanlığı, Katar Devleti ve Kuveyt Devleti’nden oluşmaktadır.
- Al-Nohair, Sultan, “Obesity in gulf countries,” International Journal of Health Sciences, 8. cilt, 1 (2014): 79-83. doi:10.12816/0006074; https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC4039587/, 27 Şubat 2022
- 1949 yılına gelindiğinde, anakara Çin Komünist Partisi’nin eline geçmiş ve Çin Halk Cumhuriyeti olarak yeniden adlandırılmıştı. Çin Cumhuriyeti ise Tayvan adasına çekilmişti. Ancak Çin Halk Cumhuriyeti, Batı güçleri tarafından tanınmadı; bu durum iki Çin’in ve Güvenlik Konseyi’nde tek bir sandalyenin ortaya çıkmasına yol açtı. Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri, ekonomik ve askeri gelişimi nedeniyle nihayet 1971’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni Birleşmiş Milletler’de tanımayarak Çin Cumhuriyeti’nin yerini almasını kabul ettiler. O zamandan beri, Çin Halk Cumhuriyeti Güvenlik Konseyi’nde veto grubunda yer almaktadır.
- Bilim tarihçileri, “İslam Astronomisinin Altın Çağı”nın daha önce varsayıldığı gibi dokuzuncu-onuncu yüzyıllarda değil, on üçüncü yüzyılın ortası ile on dördüncü yüzyılın ortası arasında olduğunu makul bir şekilde savundular. Örneğin, George Saliba, A History of Arabic Astronomy (New York: New York University Press, 1994), 15 ve devamı.
- Marshall G. S. Hodgson, Venture of Islam, 3 cilt (Chicago: The University of Chicago Press, 1974), 3: 177.
- Khaled El-Rouayheb, Islamic Intellectual History in the Seventeenth Century: Scholarly Currents in the Ottoman Empire and the Maghreb (New York: Cambridge University Press, 2015), s. 2.
- A.g.e., s. 3.
- A.g.e., s. 1.
- El-Rouayheb, op. cit. s. 26, passim.
- D. A. King, “Takī al-Dīn b. Muḥammad b. Maʿrūf,” Encyclopedia of Islam, 2nd ed. (Leiden, Brill, 1960-2002), cilt 10, 132-133.
- Jane Hathaway, Karl K. Barbir’ın katkılarıyla, The Arab Lands Under Ottoman Rule, 1516–1800, son edisyon (New York, Routledge, 2013), s. 7-8.
- Bkz. El-Rouayheb’in açıklaması, s. 5.
- Sahih-i Buhari, K. al-Adab, Rahmetü’n-nas ve’l-behaim (6011); Sahih Müslim, el-birr ve’l-sila ve’l-edeb, Terahümü’l-mü’minin ve taatufihim ve taadudihim (2586).
- Enes bin Malik’ten aktarılan bir rivayete göre Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kıyamet kopmaya yakınken elinizde bir ağaç fidanı varsa ve onu dikmeye vakit bulabilirseniz onu dikin” Ahmed, Müsned 2:296 §12981; Ebu Davud, 3:545 §2181; Buhārī, Edebü’l Müfred, Bab istisna el-mal, 168: §479.
- Havf ve Reca, İhya 33. Kitap.
- 2015 Pew Araştırma Merkezi anketine göre, Müslümanlar tüm büyük dinî gruplar arasında en genç olanıdır (ortalama yaş 24), bu da Müslüman olmayanların ortalama yaşından yedi yıl daha azdır. https://www.pewresearch.org/fact-tank/2017/08/09/muslims-and-islam-key-findings-in-the-u-s-and-around-the-world/, 14 Şubat 2022.
- Burada Norveç’in Tromsø şehrine işaret edilmektedir.
- Heisenberg, Werner (1958, 1999), Physics and Philosophy: The Revolution in Modern Science, Prometheus Books, New York, s. 27-28.


