Giriş
Ümmetin daha fazla birlik içinde olabilmesinin birden fazla yolu bulunmaktadır: Liderlik, eski veya yeni bir devletten, devletler topluluğundan, özel sektörden, bir sivil toplum kuruluşundan ya da hiç beklenmedik bir kaynaktan gelebilir. Bu makale, bu yolların yalnızca birine, yani çok taraflı örgüt modeline odaklanarak, yirminci yüzyılın sonları ve yirmi birinci yüzyılın başlarındaki seküler örneklerin ümmet birliği için ne gibi dersler sunabileceğini ele almaktadır. Aynı zamanda, sağlam bir çok taraflı İslami örgüt inşa etmenin ve bu örgütün güçlü üye devletlere karşı gerçekten özerk olmasının, mevcut koşullar altında son derece zor göründüğünü savunmaktadır. Bu zorluk, hem siyasi uygulamalarda hem de zihinlerde seküler ulus-devletin siyasi anlamda baskın konumunu korumasından kaynaklanmaktadır. Dahası, mevcut “liberal uluslararası düzen” hem içerden hem de dışardan ciddi baskı altında olsa da1ne bu düzenin çöküşüne de Çin ve Rusya gibi otoriter alternatiflerin yükselişi, güçlü ve özerk, aynı zamanda çok boyutlu İslami organizasyonun ortaya çıkması için gerekli alanı henüz sunmamıştır. Ancak ümmet odaklı düşünce, hayal gücü ve aktivizm daha da geliştiğinde, böyle bir çok boyutlu ortaya çıkması için daha fazla alan açılabilir. Makale ayrıca, ulus-ötesi entegrasyon için en umut verici modellerin, belirli bir vizyon etrafında birleşmiş, bölgesel odaklı ve coğrafi olarak komşu örgütler olduğunu savunmaktadır. Güçlü bir bölgesel ümmet organizasyonu dahi, küresel ölçekte ümmetin birliğine giden yolda önemli bir basamak olabilir.
Ümmet düşünürlerinin ayrıca, ümmetin daha güçlü kurumlar inşa edebilmesi için nasıl bir siyasi düzenin gerekli olduğu sorusunu daha geniş bir çerçevede ele almaları gerekmektedir. Uluslararası ilişkiler uzmanı John Mearsheimer’ın kavramlarıyla ifade edecek olursak, ümmetin çıkarlarına en uygun düzenin şu üç özelliğe sahip olması muhtemeldir: “Sınırlı” yani temel olarak çoğunluğu Müslüman olan ülkeleri kapsayacak şekilde belirlenmiş sınırlarla tanımli olması; “ideolojik” yani sadece ortak çıkarlar değil, aynı zamanda ortak bir normatif vizyon doğrultusunda ülkeleri birbirine bağlaması ve “yoğun” yani ekonomik ve askeri alanlarda devlet davranışlarını önemli ölçüde etkileyebilen kurumlar geliştirmesi 2ve bu kapsamın sosyal, siyasi haklar, özgürlükler ve Müslümanlar arası çeşitliliği de içerecek şekilde genişletilmesi.
Böyle bir düzenin doğal olarak hem kapsayıcı hem de dışlayıcı özellikler taşıması kaçınılmazdır. Nitekim siyaset bilimci Kyle Lascurettes’in de belirttiği gibi3, tüm siyasi düzenler bu iki yönlü özelliğe sahiptir.
Ümmetin çıkarlarına uygun, “yoğun” bir düzenin oluşturulması toplumsal, entelektüel ve siyasi entegrasyonu sağlayacak sivil toplum kuruluşları inşa etmek ve sınır ötesi bağlar kurmak için Müslüman aktivistlerin önemli ve sürekli çabalarını gerektirecektir. Bu tür çabalar, nihayetinde devletlerin kendi aralarında daha derin entegrasyon yollarını düşünmelerini teşvik edebilir.
Bu makale, çok taraflı (multilateral) organizasyon modelinin sınırlarını ve imkanlarını anlamak ve bu modelden dersler çıkarmak amacıyla, 1945’ten bu yana dünyada ortaya çıkan en güçlü çok taraflı organizasyonlardan bazılarını ele almaktadır. Burada ele alınan girişimler ve organizasyonlar, iki veya daha fazla ulus-devletin siyasi ya da ekonomik olarak entegrasyonunu sağlama ve/veya küresel ya da bölgesel düzeyde ortak yönetim normlarını uygulama ve hayata geçirme yönündeki farklı çabalarını yansıtmaktadır. Makale, Birleşmiş Milletler (BM), Dünya Bankası (WB), Uluslararası Para Fonu (IMF), Avrupa Birliği (AB), Afrika Birliği (AU), Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) ve Güneydoğu Asya ÜlkeleriBirliği (ASEAN) gibi örnekleri ele almaktadır.4
Bu örnekler, her birinin II. Dünya Savaşı sonrası liberal ulus-devletlerin düzenin parametreleri içinde seküler entegrasyon girişimlerini temsil ettiği gerçeği göz önünde bulundurularak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla, ümmetin entegrasyonunun, birçok tedrici yaklaşımda olduğu gibi, Müslüman ulus-devletlerin bir araya gelerek ulus-üstü (supranational) organizasyonlar kurması şeklinde tasavvur edilmesi halinde, bu örnekler özellikle dikkat çekicidir. Bu bağlamda, makalenin bulguları nispeten karamsar bir tablo çizmektedir. Güçlü ve çok taraflı bir ümmet organizasyonunun yakın zamanda ortaya çıkma ihtimaline dair kötümser olmak için haklı nedenler vardır. Hatta, ulus-devletin Müslümanların birliğini bozan en önemli unsurlardan biri olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ilk etapta böyle bir entegrasyonun peşinden gitmenin ne kadar faydalı olduğu sorgulanabilir. 5Aşağıda tartışıldığı üzere, seküler çok taraflı modellerden ve bu modellerin ulus ve vatandaşlık kavramlarını tanımlamaya yönelik varsayımlarından hareketle ümmet temelli modellere geçiş yapmak ciddi zorluklar barındırmaktadır. Ümmetçi düşünürler ve aktivistler, ümmet entegrasyonunu ulus-devlet çerçevesini aşan bir düzlemde tasarlamak zorundadır. Yine de, ümmet entegrasyonunun bu biçimi için bile seküler çerçevelerin önemli bir yeri vardır, nitekim bazı seküler çok taraflı organizasyonların kayda değer gücü, ümmet için çıkarılabilecek değerli dersler barındırmaktadır.
Bu makale, dünyadaki çok taraflı organizasyonlar ve diğer entegrasyon çabalarından bazı genel eğilimleri çıkarsamaktadır. Ortaya konan on temel bulgu, teorik çerçevelerden ziyade mevcut çok taraflı organizasyonlarda gözlemlenen eğilimlere dayanmaktadır. Bununla birlikte, uluslararası ilişkiler alanındaki akademisyenlerin, ulus-ötesi entegrasyonu açıklamak ve analiz etmek için özellikle Avrupa Birliği çalışmaları çerçevesinde geliştirdikleri çeşitli teorik yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu teorik perspektifler arasında işlevselcilik (functionalism), neo-işlevselcilik (neofunctionalism), hükümetlerarasıcılık (intergovernmentalism), federalizm (federalism) ve post-işlevselcilik (postfunctionalism) yer almaktadır. Makalenin yaklaşımı bu perspektifler arasinda en çok hükümetlerarasıcılık ve post-işlevselcilik kuramlarına yakındır. Hükümetlerarasıcılık açısından, entegrasyonun devletler arasındaki güç dinamiklerinden nasıl etkilendiğine vurgu yapılırken; post-işlevselcilik yaklaşımında ise iç siyasi çekişmelerin entegrasyonu nasıl baltalayabileceğine dikkat çekilmektedir.6
On temel bulgu şunlardır: (1) Entegrasyon ve küresel veya bölgesel yönetim çabaları sıklıkla ulusal egemenlik iddialarını tetikler; (2) Birkaç istisna hariç, iki veya daha fazla ulustan tam entegre birimler ya da uyumlu federasyonlar oluşturma çabaları genelde çok kısa bir süre içinde hüsrana uğramıştır; (3) çok taraflı ve kapsayıcı olması gereken organizasyonlarda çoğunlukla birkaç bölgesel veya küresel güç baskın olmuştur; (4) Bir bölgesel blok oluşturulması, karşıt bir blok oluşumunu tetikleyebilir ve bu da daha geniş entegrasyon olasılıklarını zayıflatabilir; (5) Ticaret ve sınır kontrollerinin gevşetilmesi ve belirli bölgesel alanlarda hareket ve iş gücü özgürlüğünün artması, 1945 sonrası dünyada entegrasyonun en başarılı ve istikrarlı şekli olmuştur; (6) en başarılı entegrasyon projeleri bile tersine dönme riskine sahiptir, bu durum Brexit ile en çarpıcı şekilde göserilmiştir;(7) Çok taraflılığın aşırı dozları, tersine sonuçlar doğurabilir; (8) 1991 sonrası hayatta kalan entegrasyon modellerinin çoğu, kapitalizmle uyumlu ve ona bağlı, ancak aynı zamanda uyarlanabilir olmuştur; (9) Vatandaşlıkla ilgili seküler anlayışlara dayandığı için seküler entegrasyon modellerinin, özellikle bölgesel düzeyde, mevcut koşullar altında İslami bir şekilde yeniden hayal edilmesi zor olacaktır; (10) Ümmetci düşünürler, insanların daha serbest hareket etmesini sağlamak gibi ümmete yönelik faydaları nedeniyle bazı “seküler” entegrasyon biçimlerini desteklemeli ve savunmalıdır.
Seküler Çok Taraflı Organizasyonlar ve Küresel Yönetim Şemalarının Kısa Tarihi
“Seküler” kelimesi tanımlanması zor bir terimdir,7ancak burada ele alınan kurumlar, temel amaçları açıkça dini olarak tanımlanmadığı için bu anlamda “seküler”dir. Bu nedenle, 1962’de kurulan Müslüman Dünya Ligi, 1969’da kurulan İslam İşbirliği Teşkilatı ve 1975’te kurulan Dünya Müslüman Gençlik Meclisi gibi yapılar bu makalenin kapsamı dışındadır.8Seküler ve dini organizasyonlar arasında uzun süredir etkileşim olmuştur. Örneğin, uluslararası bağış ve insani yardım sistemini oluşturan bazı büyük sivil toplum kuruluşlarının (STK) tamamen ya da kısmen dini kökenleri vardır; bunlara örnek olarak 1863’te kurulan Uluslararası Kızılhaç Komitesi, 1897’de kurulan Caritas ve 1945’te kurulan CARE International verilebilir. Ancak, en güçlü hükümetler arası organizasyonlar, doğası gereği dini aidiyeti olmayan yapılardır.
Çok taraflı organizasyonlar, çok taraflı anlaşmalar kadar eskidir, ancak bunların amacı genellikle bir savaşı ya da bir çatışma döngüsünü sona erdirmenin ötesine geçer. Kalıcı ya da en azından uzun vadeli bir varlık olarak, sürekli bir personel ve bağımsız bir bütçe tarafından desteklenen çok taraflı organizasyon, basit bir mutabakat sözleşmesinden farklıdır. Bu tür kurumların tarihi genellikle Napolyon Savaşları’nın sonuna, özellikle de savaş sonrası bir barış kurma çabası olan Viyana Konferansı’na (1814-1815) dayandırılır.9Avrupa dışındaki gelişmeler de önemli olmuştur. Bunlara örnek olarak, yeni bağımsız Latin Amerika cumhuriyetleri arasında ortak bir dış politika oluşturmayı amaçlayan Panama Kongresi (1826) verilebilir. On dokuzuncu yüzyılın geri kalanında çeşitli siyasi ve ekonomik organizasyonlar ortaya çıkmıştır. Son zamanlarda, “uluslararası düzenin” temelde Batı kökenli olduğu fikrine karşı çıkan bir akademik dalga dikkat çekmiştir.10Bu çalışmalar, uluslararası ilişkileri, Avrupa merkezli olmayan bir biçimde yeniden tasavvur etme konusunda verimli ve yerinde bir yaklaşım sergilemektedir, ancak analizlerinin temel unsuru imparatorluklar olup, BM, AB vb. anlamında çok taraflı organizasyonlar değildir.
Yirminci yüzyıl, küresel ekonomi ve jeopolitikayı düzenlemeye yönelik süreçleri hızlandırdı. 1918-1939 arası dönem özellikle kritik bir dönemdi. Milletler Cemiyeti nihayetinde başarısız oldu, bunun nedeni kısmen Amerika Birleşik Devletleri Senatosu’nun ilgili anlaşmayı onaylamayı reddetmesiydi. Ancak, savaşlar arasındaki yıllarda, potansiyel ekonomik yönetim girişimlerinin bir patlaması yaşandı.111944-1949 arası dönem ise, bugün dünyadaki en etkili çok taraflı organizasyonların oluşturulmasında tanıklık etti. Yeni girişimler ilk olarak, 1944’te, Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ın egemenliğindeki kırk dört ülkenin, Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası’nın kuruluşuna yol açan anlaşmayı müzakere ettiği ve Bretton Woods kasabasından adını alan Bretton Woods kurumları ile başladı.12Aynı zamanda, 1947’deki Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT), Dünya Ticaret Örgütü’nün (WTO, kuruluşu 1995) öncüsü olup genellikle Bretton Woods kurumlarının bir parçası olarak kabul edilmektedir. 1945’te Müttefik güçler, Birleşmiş Milletler’i kurdu ve 1949’da, Soğuk Savaş’ın hızlanmasıyla birlikte, Amerika Birleşik Devletleri ve Batı Avrupa, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nü (NATO) kurmak için bir araya geldi. 1815-1949 arası dönemde ve sonrasında, çok taraflı organizasyonlar kurma adına iki temel zorunluluk vardı: Savaşı engellemeye yönelik çaba ve ekonomileri entegre ederek küresel finans sistemini istikrara kavuşturma çabası.
1945 sonrası dönem, kendi kaderini tayin etme mücadelesinin bir dalgasını beraberinde getirdi ve Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki dalgadan farklı olarak, bu mücadelelerin birçoğu başarılı oldu. Eski sömürge toprakları, Asya ve Afrika’da bağımsız uluslara dönüştü, çünkü yorulmuş Avrupa güçleri, imparatorluklarının çökmesine izin verdi veya buna zorlandı (Çoğu Orta ve Güney Amerika bölgesi, on dokuzuncu yüzyılda bağımsız olmuştu). Uluslar kulübüne yeni katılanların getirdiği dalga, Birleşmiş Milletler, IMF ve diğer önemli kuruluşların üyeliğini artırmakla kalmadı, aynı zamanda Arap Ligi (1945’te kuruldu), Güneydoğu Asya Derneği (1961’de kuruldu ve 1967’de Güneydoğu Asya Uluslar Birliği ya da ASEAN olarak değiştirildi) ve Afrika Birliği (1963’te kuruldu, 2002’de Afrika Birliği’ne dönüştü) gibi bölgesel çok taraflı kuruluşlar için de yeni itici güçler oluşturdu. Bu organizasyonlardan bazıları, ulusculuk, ulusal çıkarlar ve devletler arası çatışmalarla uzlaştırılması zor olan geniş çaplı entegrasyon biçimlerini hedefledi. Bu sorunlar aşağıda daha ayrıntılı olarak tartışılacaktır. 1945 sonrası dönemde, kendi kaderini tayin etme arayışı ile bazen bizzat aynı lider tarafından dile getirilen daha fazla entegrasyon ve iş birliği talebi arasında sürekli bir gerilim olmuştur.
Bağımsızlık, Müslüman çoğunluğa sahip ülkelerdeki yeni uluslara, bir dereceye kadar yerel bir egemenlik ve Birleşmiş Milletler (özellikle Genel Kurul) ve diğer önemli kurumlar üzerinde etki sağlama fırsatları sundu. Ancak Batılı güçlerin eski sömürgeleri üzerinde halen devam eden siyasi ve ekonomik etkisi göz önüne alındığında, bağımsızlık çoğu zaman tam anlamıyla geçerli değildi. Hatta bazı durumlarda bu etki, neo-sömürgecilik olarak nitelendirilebilecek bir biçimdeydi.13Bağımsızlık, sömürge dönemine ait sınırları sertleştirdi; bu sınırlar bazen daha önce birleşik olan halkları böldü, yeni yönetici elitlerin kendi çıkarlarını takip etmeleri için teşvikler yarattı ya da bunları pekiştirdi. Ayrıca, Soğuk Savaş ortamında süper güçlerle ilişkileri yönetme ya da Bağlantısızlar Hareketi’ni sürdürme gibi bir zorlukla karşı karşıya kalınmasını da beraberinde getirdi.14İslamî dayanışmalar, diğer etnik, kültürel ve milliyetçi dayanışmalarla da rekabet etti. Dini kimlikler, müslüman çoğunluklu topraklarda bile, çok uluslu organizasyonların kuruluşunda genellikle ikincil ya da marjinal bir rol oynadı.
Genel olarak, çok taraflı örgütler küresel siyasetin manzarasını yeniden şekillendirmiştir. Hatta Kuzey Kore gibi, diplomatik olarak en izole devletler bile Birleşmiş Milletler üyesidir. BM aynı zamanda Filistin gibi, küresel diplomaside tanınması tartışmalı olan bazı ülkelere gözlemci statüsü de tanımaktadır. Çok taraflı örgütler, barış ve güvenlik, ticaret ve iklim değişikliği gibi genel ve özel konuların müzakere edildiği temel platformlar haline gelmiştir. Bu örgütlerin etkisi ayrıca, bireysel bileşenlerinin toplamından daha büyük hale geldiginde ve tam bir sistem oluşturmaya başladıgında daha da büyür. Örneğin, IMF’nin resmi bir tarihçisi, IMF’nin rolünün yalnızca borç vermekle sınırlı kalmadığını, giderek borçlu ülkelere kredi sağlamayı “teşvik etmeye” dönüştüğünü ve IMF’nin “uluslararası kriz yöneticisi” olarak işlev görmek suretiyle diğer kurumlarla ve hatta özel sektörle koordinasyon rolü üstlendiğini yazmaktadır.15Birleşmiş Milletler’in kendisi, Dünya Gıda Programı gibi, çok taraflı birçok organı barındıran geniş bir sistemdir ve bu organlar kendi başlarına son derece önemli olup BM şemsiyesi altında faaliyet göstermektedir. Bu sistemlerin etkisi, dünyadaki yüz milyonlarca insanın günlük yaşamının pek çok alanına, insanların nasıl beslendiği ve denetlendiğinden, fiziksel manzaraların, doğal alanların ve tarihi hazinelerin nasıl düzenlendiği ve kavramsallaştırıldığına kadar uzanır.
Aynı zamanda, çok taraflı kuruluşların yaptırım uygulama kapasiteleri de her yerde aynı değildir. Bu kuruluşların uygulayabileceği baskının en canlı örneği, özellikle 1980’ler ve 1990’larda IMF ve Dünya Bankası tarafından kalkınmakta olan dünyadaki pek çok borçlu ve umutsuz ülkeye uygulanan “yapısal uyum” programlarıdır. Şartlı Krediler aracılığıyla, bu bağışçılar, eski Komünist ülkeler ve kalkınmakta olan ekonomilere hızla özelleştirme, hizmetlerde ve kamu sektörü istihdamında derin kesintiler, ve piyasa odaklı ekonomilere hızlı geçişler gibi geniş çaplı değişiklikleri zorla kabul ettirmiştir. Ancak, çok taraflı kuruluşların sonuçları dikte etme konusundaki yetersizliğinin en belirgin örneği, Birleşmiş Milletler’in barış gücü kuvvetlerinin, konuşlandırıldıkları pek çok ülkede süregelen çatışmalara karşı kronik zayıflığı ve barışı koruma çabaları ile desteklenmesi gereken siyasi ilerleme ve istikrar eksikliğidir.16Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) de, marjinalleşmiş ülkelerde zaten yenilmiş ve yakalanmış figürleri yargılamak dışında, genellikle görevini uygulamada başarısız olan bir başka kuruluştur. Aynı zamanda, “Haydut devlet” olarak kabul edilen devletlere askeri müdahale için harekete geçirilen geniş tabanlı koalisyonlar da sıklıkla ya Afganistan’daki gibi yenilgiyle geri çekilmiş, ya da Libya’daki gibi daha istikrarlı ve açık bir sisteme geçişi sağlama konusunda güvenilir bir başarı elde edememiştir. Öte yandan, çok taraflı kuruluşların başarısızlıkları yeni imkânlar doğurabilir. Bir akademisyen, BM barış operasyonlarıyla ilgili olarak, BM barışı koruma misyonu başarısız olsa bile, “BM’nin bir yerde yaptıkları, diğer yerlerde çatışan tarafların sahip oldugu stratejileri, sonuçları ve seçenekleri değiştirebilir” demektedir.17Çok taraflı organizasyonlar, özellikle kendi iç demokrasi ve temsiliyet gibi kurucu ilkeleriyle açıkça çelişmekle suçlanmış ve dünyanın en güçlü ülkeleri tarafından domine edilen, dengesiz oyun alanları olarak işlev gördükleri iddialarıyla karşı karşıya kalmıştır. En güçlü organizasyonlar söz konusu olduğunda, güç dinamikleri genellikle açıkça görünür: Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri hala II. Dünya Savaşı’nın en büyük kazananlarından oluşmakta, Dünya Bankası’nın başkanı her zaman Amerika Birleşik Devletleri hükümeti tarafından seçilmektedir. Bu tür güç dengesizlikleri genellikle bölgesel düzeyde de kendini gösterir; örneğin, Batı Afrika’nın en kalabalık ülkesi ve en büyük ekonomisi olan Nijerya, Batı Afrika Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) içinde genel merkez, başlıca finansör ve baskın oyuncu konumundadır.
Bölgesel çok taraflı organizasyonların durumu karışıktır. Bazı bölgelerde ECOWAS gibi zamanla güçlenen ve daha aktif hale gelen organizasyonlar bulunurken, göreceli olarak daha düşük performans gösteren veya hatta pasif kalan organizasyonlar da vardır. Bir siyaset bilimci, ASEAN hakkında şunları yazmıştır: “Doğu Asya çok taraflılığı, içinde barındırdığı çözümsüz tarihi gerilimler ve bölgesel liderlik meselelerine dair süregelen hassasiyetlerle geçmişin mirasına hapsolmustur.”18Başka bir deyişle, Çin ve Japonya arasındaki gerilimler, ASEAN’ın güç kullanma yeteneğini zayıflatmıştır. Hareketsiz bir projeye örnek olarak, 1989’da kurulan Arap Mağrib Birliği verilebilir; bu birlik, Cezayir, Fas ve Libya arasındaki mevcut rekabetlerden dolayı sıkıntıya girmiştir.
Kısacası, seküler çok taraflı organizasyonların tarihi ve mevcut işleyişi ve bunların doğurduğu STK endüstrisi, ümmetci düşünürler için karmaşık dersler sunmaktadır. Küreselleşen bir dünya ve dönemsel savaşlar ile krizler, devasa çok taraflı organizasyonların kurulmasına yol açmıştır, ancak bu tür organizasyonlar bölücü, en güçlü üyeleri tarafından ele geçirilmeye yatkın ve bazen temel görevlerinde etkisizdir.
1. Bulgu: Entegrasyon ve küresel veya bölgesel yönetim çabaları genellikle ulusal egemenlik iddialarını tetikler.
Küresel entegrasyonun önündeki en büyük engel, ulusal egemenlik endişeleridir. Genel olarak, ülkeler, küresel sistemdeki göreceli güçleriyle orantılı olarak egemenliklerinden feragat etmişlerdir. Bu nedenle, mesela Amerika Birleşik Devletleri, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni tasarlamaya açıkça yardımcı olduğu halde 1998’de onu kuran Roma Statüsü’nü imzalamamıştır ve kendisinin Mahkeme’nin yargı yetkisine tabi olduğunu kabul etmemektedir. İç politikaların belirsizlikleri de ülkelerin çok taraflı girişimlere nasıl yaklaşacaklarını etkileyebilir. Örneğin, ABD Başkanı Donald Trump, 2018’de, bir önceki başkan Barack Obama döneminde müzakere edilen Trans-Pasifik Ortaklık ticaret anlaşmasından ABD’yi çekmiştir. Öte yandan, küresel güçler spektrumunun diğer ucunda bulunan, Batı Afrika’daki Sahel bölgesinin en fakir ülkeleri, egemenliklerinin her yönden ihlale uğramasına karşı savunmasızlardır. Sadece yukarıda bahsedilen 1980’lerin “yapısal uyum” programları değil, uluslararası STK’lar da 1970’lerdeki kuraklıklar sırasında “ithal girişimler, kontrollu gelir dağılımı ve sınırlı egemenlik” için yeni bir siyasi alan açmışlardı.”19Güçlüler kuralları yapar, bozar, zayıflar ise genellikle bunları kabul etmeye zorlanır.
Buna karşın, nispeten zayıf ülkeler bile güçlü çok taraflı kurumlar üzerinde güçlerini ve egemenliklerini kullanmanın yollarını bulabilirler. Örneğin, 2000’lerin başında Çad’ın Dünya Bankası tarafından kendi petrol gelirlerini nasıl harcayacağına dair dayatmalarına karşı duruşu bunun bir örneğidir.20Bir akademisyen, UCM’de bile zayıf devletlerin bazen “UCM’yi iç çatışmalarında kaldıraç olarak kullandıklarını ve siyasi ve güvenlik çıkarlarını takip etme noktasında kendilerini güçlendirdiklerini”21belirtmektedir. Kısacası, güçlü ülkeler entegrasyon çabalarını genellikle kendi çıkarları doğrultusunda, hatta açıkça ikiyüzlü bir şekilde şekillendirirken, zayıf ülkeler çoğu zaman çok taraflı kurumlar tarafından daha fazla baskıya maruz kalmaktadır. Ancak, zayıf ülkelerdeki yaratıcı liderler bazen bu baskı çabalarını alt edebilir ve bozabilir. Tüm bu dinamikler, gerçek entegrasyonun sağlanmasını daha da zorlaştırmaktadır.
Sıklıkla görülen diğer bir dinamik ise, çok taraflı organizasyonların kendi belirledikleri normları tam olarak uygulamakta isteksiz olmalarıdır; bu durum, kendi güvenilirliklerini zedeleyebilir ve yaptırım yetkilerini daha da zayıflatabilir. Örneğin, 2020’den itibaren Batı Afrika bölgesel organizasyonu ECOWAS, üç üye devlet olan Mali, Gine ve Burkina Faso’daki ciddi siyasi ve güvenlik krizlerine karşı yetersiz tepki vermekle eleştirilen bir döngüye girmiştir. ECOWAS, Batı Afrika’da demokratik normları teşvik etmek gibi bir hedefe sahip olmasına rağmen, 2020’de Mali’deki hatalı seçimlere ve aynı yıl Gine Cumhurbaşkanı’nın anayasal olmayan üçüncü dönem girişimine ciddi itirazlar göstermemiştir. Bu olaylar, Mali (2020) ve Gine (2021) darbelerine yol açmıştır. ECOWAS, ardından Mali ve Gine’deki cuntaları ve Burkina Faso’da iki darbeyle (Ocak 2022 ve Eylül 2022) iktidara gelen cuntaları etkileyebilmek için çabalarını artırmıştır. ECOWAS, Mali liderlerini, sivil yönetime dönüş için tanınması gereken süreye dair emirlerine uymaları için yaptırımlar kullanmaya çalıştığında, Malili cunta, yaptırımların tamamı boyunca (Ocak-Temmuz 2022) ECOWAS’a karşı durmuştur. Nihayetinde ECOWAS, büyük ölçüde hala cuntaya faydalı olan bir “uzlaşma”yı kabul etmiş ve bu uzlaşma, askeri otoriteler için 2024 yılına kadar iktidarı devretme süresi tanımıştır. Genel olarak, eleştirmenlere göre yalnızca devlet başkanları için bir kulüp olarak işlevi gören ECOWAS,, üye devletlerdeki krizlerle başa çıkma konusunda karışık bir sicile sahiptir. ECOWAS’ın en zayıf üyelerinden bazıları -2017’de seçimleri kaybettigi halde liderleri iktidarı bırakmayan Gambiya’da olduğu gibi- askeri müdahalelere maruz kalmıştır. Ancak bazen de, Batı Afrikalı otoriter liderlerle yüzleşmekte isteksiz davranmış ve ciddi güvenlik sorunu ve kargaşa yaşayan ülkelerdeki sorunlarla başa çıkamayan bir görünüm sergilemiştir.
Ümmet için bu tecrübeler, herhangi bir çok taraflı ümmet organizasyonunun daha güçlü üye devletler tarafından domine edilebileceği gibi ürkütücü bir ihtimali gündeme getirmektedir. Bu güçlü üyeler daha zayıf üyelerin egemenliğine müdahale etmeye istekli ama kendi egemenliklerinden taviz vermekte isteksiz davranabilirler. Dahası, daha zayıf üye devletlerin halkları, dışarıdan gelen ve hesap verebilir olmayan bir organizasyonun kendileri üzerinde baskı kurduğunu hissederse, bu durum milliyetçi duyguları körükleyebilir ve halkın hoşnutsuzluğuna yol açabilir. IMF ve Dünya Bankası’nın birçok ülkede popüler olmaması bu sürecin bir göstergesidir. Benzer şekilde, ECOWAS’ın Mali’ye yaptırım uyguladığında ortaya çıkan “bayrak etrafında toplanma” etkisi de bu duruma örnektir. Bu tür milliyetçilik, liderler tarafından çok taraflılık karşıtı bir söylemi güçlendirmek için de kullanılabilir.
2. Bulgu: İki veya daha fazla ulusu tam entegre bir birim veya federasyon haline getirme çabaları çoğu zaman kısa süre içinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bağımsızlık sonrası dönemde, mevcut ulusları bir arada tutmanın yeni uluslar yaratmaktan daha zor olduğu genellikle kanıtlanmıştır. Pakistan ve Bangladeş’in (1971), Yugoslavya’nın (1992) ve Sudan ile Güney Sudan’ın (2011) bölünmeleri, merkezkaç kuvvetlerinin örneklerini sunar. Etnik gerilimler, komşu olmayan geniş topraklarda yönetim zorlukları, iç ayrımcılık, sömürge dönemi politikalarının uzun süren etkisi ve diğer faktörler, çeşitli ulusların dağılmasına katkıda bulunmuştur. İspanya’dan Somali’ye kadar birçok ülkede ayrılıkçı eğilimler ortaya çıkmıştır. Somaliland ve diğer bölgelerdeki bağımsızlık yanlısı liderlerin üzülerek öğrendiği üzere, de jure (hukuken) bağımsızlık elde etmek oldukça zor olsa da, de facto (fiilen) parçalanma bir o kadar yaygındır.
İki veya daha fazla bölgeyi tek bir yapı altında birleştirmek genellikle zahmetli olmuştur. Dünyada birçok federal sistem bulunsa da, bu federasyonların çoğu, Amerika Birleşik Devletleri, Hindistan ve Nijerya örneklerinde olduğu gibi, sınırları bir sömürgeci güç tarafından en azından kabaca çizilmiş olan topraklarda yer almaktadır. Sömürge sonrası dönemde yeni birlikler veya federasyonlar oluşturma çabaları büyük ölçüde başarısız olmuştur. Bu zorluğa iki örnek, Mısır ve Suriye’yi birleştirmeyi amaçlayan Birleşik Arap Cumhuriyeti (BAC), ki Suriye’nin ayrılmasıyla yalnızca üç yıl dayanabilmiştir (1958-1961); ve günümüz Senegal ve Mali’sini kapsayan ve bağımsız bir birim olarak yalnızca iki ay varlığını sürdüren Mali Federasyonu’dur (Haziran-Ağustos 1960). BAC ve Arap dünyasındaki diğer gönüllü birlik önerileri konusunda Malik Mufti, “yönetici elitlerin iktidarlarını pekiştirme konusunda yaşadıkları başarısızlık, onları meşruiyet ve destek arayışında pan-Arap yönelime itmiştir” der. İç siyaset istikrar kazandığında ise “liderlerin birlik projelerini sürdürme arzusu… azalmıştır.”22Mali Federasyonu örneğinde ise, girişim başarısız olmuş çünkü “güç dağılımının yapısı gereği, güçlü bir merkez yoktu ve tüm dengeyi bozmadıkça, böyle bir merkezin ortaya çıkıp canlı bir yönetim birimi haline gelme şansı söz konusu değildi.”23Bu gözlemler, bölgeleri birleştirme veya federasyon kurma zorluklarına da uyarlanabilir. Vizyondan gerçeğe geçmek zordur, liderlerin çıkarları çatışabilir ve çok uluslu birimler, vatandaşlar arasında üst kimlik bilinci oluşmadan çökme riski taşır.
Vizyon seviyesinde bakıldığında, bazı entegrasyon hayalleri belirli karizmatik bireylerle güçlü bir şekilde ilişkilendirilmiştir. Genellikle kendi sınırları içinde ve dışında popülerlik kazanan bu bireyler, özellikle de önemli kaynaklar ve fonlarla desteklendiklerinde vizyonlarını gerçekleştirme noktasında bir miktar ilerleme kaydedebilir. Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’ın (görev süresi 1954-1970) kişisel karizması, Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulmasında belirleyici bir rol oynamıştır. Benzer şekilde, Libya lideri Muammer Kaddafi (görev süresi 1969-2011), “Afrika Birleşik Devletleri” fikrinin güçlü bir savunucusu olarak Afrika Birliği’nin oluşumunda etkili bir destekçi olmuştur. Afrika Birliği’nin kurucu belgesinin, Kaddafi’nin memleketi olan Sirte’nin adını taşıyan Sirte Bildirgesi olarak anılması tesadüf değildir.24Fakat entegrasyon projelerinin karizmatik bir liderin desteğinden faydalanmasının avantajları, bu projelerin halk nezdinde o bireyin siyasi kaderiyle özdeşleşmesinin doğurduğu dezavantajlarla paralellik göstermektedir.
Ancak, başarısız entegrasyon girişimlerinin bazı istisnaları da mevcuttur. Bunun en büyük örneği, Almanya’nın 1990 yılında yeniden birleşmesidir. Batı ve Doğu Almanya’nın yalnızca kırk beş yıl boyunca ayrı birimler olarak var olduğu ve birleşmelerinin hem önemli ölçüde yerel ve uluslararası destek gördüğü hem de bu ülkelerin Senegal/Mali ve Mısır/Suriye gibi ülkelerin sahip olmadığı bir refah seviyesine sahip olduğu göz önüne alındığında, bunun özel bir durum olduğu ileri sürülebilir. Öte yandan, Almanya örneğinin, derin tarihsel, kültürel ve dini birliğe sahip diğer birimlerin de yeniden birleşebileceğine dair umut verdiği de savunulabilir. Ancak, bu tür tarihsel bağlar güçlü olsa dahi, devletlerin egemenliklerini koruma konusunda hassas davrandıkları da görülmektedir. Örneğin, bir Faslının “Büyük Fas” fikrine atıfta bulunması durumunda Moritanya’da ortaya çıkan rahatsızlık buna bir örnektir.25
Ümmet açısından, bu örnekler ve işaret ettikleri yapısal zorluklar, ümmetçi entegrasyon yolunun ulusları, tek tek daha büyük resmi bir birime dahil edilmesi projesi üzerinden ilerlemeyeceğini göstermektedir. En azından yakın gelecekte, bu yolun böyle bir projeden geçmesi pek olası değildir. Ulusların ve liderlerin bu tür projelere gönülsüzce ya da dar siyasi çıkarlar için yaklaşma eğilimleri, kısa süreliğine bile olsa kurulan üst-ulusal birimlerin sürdürülebilirliğindeki zorluklar ve karizmatik liderlerin yükseliş ve düşüşlerindeki belirsizlikler, bu tür üst-ulusal yapıların günümüzde hâlâ hantal yapılar olduğunu göstermektedir. Öte yandan, Almanya örneği, ortak bir tarih ve kültür ile bu süreci başarıyla yürütme konusunda siyasi irade olduğunda entegrasyonun mümkün olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Afrika Birliği örneği de, tam anlamıyla bir birlik veya federasyon kurma hedefi gerçekleşmese bile, birlik çağrısının normalde gerçekleşmeyecek olan bir entegrasyon sağlanmasına vesile olabileceğini ortaya koymaktadır.
3. Bulgu: Çok taraflı ve kapsayıcı olması amaçlanan organizasyonlara genellikle birkaç bölgesel veya küresel güç egemenlik kurar.
Çok taraflı organizasyonlar ve entegrasyon projeleri genellikle demokrasi ve eşitlik söylemini benimserken, iç işleyişlerinde derin eşitsizlikler barındıran bir mücadele alanı olarak faaliyet göstermektedir. Organizasyon içindeki güç dinamiklerini etkileyen faktörler arasında genel merkezlerin nerede konumlandırılacağı, finansman yapılarının nasıl kurulacağı ve kurum içindeki güç ve karar alma süreçlerinin nasıl dağıtılacağı gibi unsurlar yer alır. Küresel düzeyde, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yapısı bu duruma örnek teşkil eder; beş daimi üye olan Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa, Rusya ve Çin, çoğu zaman Genel Kurul’un ezici çoğunluğunun tercihlerine açıkça karşı çıkarak veto hakkını kullanabilmektedir. Bölgesel düzeyde de benzer bir eğilim görülür. Örneğin Amerikan Devletleri Örgütü (OAS), ABD’nin hakimiyetinde olan bir kurumdur, ancak ABD bazen diğer üye devletlerle uzlaşmaya varmak zorunda kalabilir ve özellikle diğer üye devletler birleştiğinde zaman zaman tartışmaları kaybedebilir.26Bazı büyük güçler, çok taraflı kurumlara hem hakim olmakta hem de tatmin olmadıklarında bu kurumların dışında tek taraflı eylemlerde bulunarak aynı kurumların altını oymaktadır.
Herhangi bir çok taraflı ümmet organizasyonu, aynı problemlerle karşı karşıya olacaktır. Bu problemlerin aşılmaz olduğu anlamına gelmez, ancak ciddi bir şekilde dikkate alınmaları gerektiğini gösterir. Ümmetin entegrasyon projelerinde karşılaşacağı ikilemlerden biri, güçlü aktörlerin siyasi ve mali desteğinin entegrasyonun başarısı için kritik olması ancak bunların baskın rolünün daha zayıf üye devletleri veya diğer önemli paydaşları düşmanlaştırma ihtimalidir. Ümmetçi düşünürler, çok taraflı bir projenin temeli olarak belli bir devlete güven duyarsa, o zaman tek bir güçlü devletin desteği bile ümmetin entegrasyonunu hızlandırabilir.
4. Bulgu: Bölgesel bir bloğun oluşturulması, rakip bir bloğun kurulması gibi karşıt tepkileri tetikleyebilir ve bu da daha geniş entegrasyon beklentilerini zayıflatabilir.
Dünya sistemindeki entegrasyon doğrusal bir şekilde ilerlemez; bunun sebeplerinden biri de bir bloğa tepki veya rekabet sonucu başka bir bloğun ortaya çıkabilmesi ve böylece daha geniş çaplı entegrasyon ihtimallerini zedeleyen gerilimlerin oluşmasıdır. Bu dinamiğin en bilinen örneği, NATO’nun ve rakibi Varşova Paktı’nın kurulmasıdır. NATO ve Varşova Paktı’nın, Soğuk Savaş’ın başındaki mevcut jeopolitik rekabeti yalnızca somutlaştırdığı iddia edilebilir. Ancak resmi bir örgütün kurulması, başlı başına düşmanca veya tehdit edici bir eylem olarak da okunabilir. NATO’nun Soğuk Savaş sonrası seyri de çalkantılı olmuştur; örgüt içinde, hâlâ varoluşsal bir gerekçesinin olup olmadığına dair ciddi tartışmalar yaşanmış ve NATO’nun genişleme çabalarına karşı Rusya’dan ciddi tepkiler gelmiştir. Rusya’nın 2022’de Ukrayna’yı işgalinin nedenleri yoğun şekilde tartışılmıştır; özellikle NATO’nun genişlemesinin bu süreçteki rolü konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Ancak, NATO’nun genişlemesine yönelik endişelerin, bu savaşın tetikleyici unsurlarından biri olduğu mantıklı bir değerlendirme olarak kabul edilebilir.
Ümmet açısından bundan çıkarılacak ders, herhangi bir ciddi ümmetçi entegrasyon çabasının ümmet içinde karşıt tepkilere yol açabileceğidir. Bu karşıt tepkiler mutlaka savaş kadar dramatik olmayabilir; ancak gereksiz yapıların oluşması, rekabet ve gerginlik gibi sonuçlar doğurabilir. Bu sorunun ilk örneklerinden biri, Fas ve Cezayir’in Afrika’daki ulemaya ulaşmak için kurdukları paralel ve rakip yapılardır. Bu rekabet sonucunda bir taraf kazanıp diğeri kaybetmiş degildir; çünkü birçok Afrika ülkesi her iki yapıya da hevesle katılmıştır. Ümmet içindeki bazı rekabet unsurlarının üretken ve faydalı olduğu da savunulabilir. Ancak bu örnekte rekabet, aslında ulemayı bir araya getirmesi amaçlanan yapıları bölgesel güç politikalarının bir parçası hâline getirmiş; bu da bu organizasyonlar etrafında gerginlik yaratmış ve Sahra ile Sahra-altı Afrika ülkelerini bölgesel güçlerin müşteri devletleri olarak konumlandırmıştır. Ümmeti birleştirmeye yönelik daha iddialı çabalar, kolaylıkla daha güçlü karşı tepkiler doğurabilir.
5. Bulgu: 1945 sonrası dünyada en başarılı ve istikrarlı entegrasyon modeli, belirli bölgesel alanlarda sınır kontrollerinin hafifletilmesi ve buna bağlı olarak dolaşım, işgücü ve sermaye hareketliliğinin artması şeklinde gerçekleşmiştir.
Bu bulgu, entegrasyonun toplumsal düzeyde önemini vurgulayan“neofonksiyonalist” perspektife daha yakındır. Fransız siyasetçi Jean Monnet’nin (ö. 1979) entegrasyonun daha fazla reaksiyonu tetikleyen bir “zincirleme reaksiyon” üretebileceği yönündeki argümanını hatırlamak mümkündür.27Başarılı entegrasyon, en büyük etkiyi sıradan insanların yaşamlarında yaratan ve en uzun süre devam eden entegresyon olarak tanımlanırsa (ortaya çıkan etkinin olumlu ya da olumsuz olup olmadığı farklı bir başarı tanımını gerektirir, buna dikkat edilmelidir), 1945’ten bu yana en başarılı entegrasyon projeleri listesinin başında muhtemelen AB ve onun öncül organizasyonları yer alır. AB, II. Dünya Savaşı sırasında ivme kazanan köklü Avrupa entegrasyonu idealinden doğmuştur. Savaş sonrası dönemde Avrupa Konseyi (1949), Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (1951), Avrupa Ekonomik Topluluğu (1957), Avrupa Toplulukları (1967), Schengen Kuralları (1985) ve Avrupa Birliği (1993) gibi bir dizi girişim ortaya çıktı. Bu kısa isim ve tarih listesinin dahi gösterdiği üzere, Avrupa Birliği’nin ortaya çıkışı büyük ölçüde ticaret ve ekonomik anlaşmalar dizisi üzerine inşa edilmiş olup, bu anlaşmalar bugün hâlâ AB’nin işleyişinin temelini oluşturur. Bu sistemin cazibesi ve pek çok devlet ile bireye sağladığı açık ekonomik faydalar, bir sonraki bölümde ele alınacak olan, bazı ciddi ancak kesinlikle ölümcül olmayan gerilemelere rağmen dayanıklılığını açıklamaktadır.
AB, ekonomik bir blok olmanın yanı sıra siyasi bir blok olarak da işlev görmektedir; hem ekonomik hem de siyasi ve askeri endişeler ve insan hakları meselelerinden doğmuştur. Ancak bununla birlikte AB, Brexit taraftarlarının, “Brüksel’deki bürokratlar”ın Birleşik Krallık’taki yaşamı detaylı şekilde yönetmeleriyle ilgili argümanların aksine temel üyelerinin egemenliğini köklü bir şekilde sarsmamıştır. . Gerçekten de, AB içindeki değerlerin önceliklendirilmesi, Yunan borç krizine verilen tepkiyle, Macaristan’daki demokrasi ve insan hakları ihlallerine verilen tepkinin karşılaştırılmasında görülebilir. Çok basitleştirerek söylersek, AB, Yunanistan’a ekonomik konularda çok daha zorlayıcı bir şekilde müdahale etmiştir, oysa Macaristan’a siyasi konularda benzer bir müdahale olmamıştır.28En azından kıta Avrupası, Birlik aracılığıyla elde edilen ekonomik faydalardan vazgeçmeye isteksiz olmuştur.
AB’nin Avrupa deneyiminin kendine has özelliklerini ve bilhassa I. ve II. Dünya Savaşları’nın korkularına geri dönüşü engelleme arzusunu yansıttığı ileri sürülebilir. Şüphesiz, bu travmalar AB’nin şekillenmesinde büyük rol oynamıştır. Ancak dünyanın başka yerlerinde de, örneğin ECOWAS bölgesinde, 1979’da üye devletlerinSerbest Dolaşım, İkamet ve Yerleşim Protokolü’nü imzalamalarının ardından sınır ötesi hareketlilik önemli ölçüde artmıştır. Protokolün uygulanması, bazı üye ülkelerdeki ekonomik durgunluklar ve savaşlar nedeniyle planlandığı gibi ilerlememiş ve yalnızca 3. aşama (90 güne kadar vizesiz giriş) gerçekleştirilmiş olup, tam hareketlilik özgürlüğüne henüz ulaşmamıştır. Ancak “ECOWAS bölgesinde hareket özgürlüğü, Afrika’daki diğer bölgesel gruplardan kuşkusuz daha ileri düzeydedir” ve genel eğilim daha fazla özgürlüğe doğru bir yönelim göstermektedir.29
Aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alındığı üzere ümmet açısından bakıldığında, serbest insan hareketliliğinin açık faydaları vardır. Ancak burada üzerinde durulması gereken başka bir nokta da şudur: Bir kez sınırların ve kontrollerin gevşetilmesi sağlandığında, bunu geri almak nispeten zordur. Eğer çıkarlar birbirine uyar ve bir süreç başlatılabilirse, ekonomik ve hareketlilik temelli entegrasyon kendi ivmesini yaratabilir. Ekonomik entegrasyon, ECOWAS gibi organizasyonların (ve belki de Körfez İşbirliği Konseyi’nin) gelişim sürecinde olduğu gibi, siyasi ve askeri entegrasyon için de zemin hazırlayabilir. Bu tür organizasyonlar, ekonomik bloklar olarak başlayıp, çok yönlü diplomatik portföyleri olan çok yönlü organizasyonlara dönüşmüştür.
6. Bulgu: En başarılı entegrasyon projeleri bile geriye dönüşlere karşı savunmasızdır.
Son bölümde ifade edilen olası faydalara rağmen, Brexit, entegrasyon projelerinde yaşanabilecek geri dönüşlerin son dönemdeki en belirgin örneği olarak durmaktadır. Birleşik Krallık’ın 2016 yılında Avrupa Birliği’nden ayrılma referandumu, %48’e karşı %52’lik bir oy oranıyla kabul edilmiş ve bu durum, Birleşik Krallık’ın 2020’de AB’den resmen ayrılmasına yol açan uzun müzakerelere zemin hazırladı. Brexit oylaması, göçmenlik ile ilgili gerilimler, küreselleşmenin ekonomi üzerindeki uzun vadeli etkileri ve nesiller arası ayrışmalar gibi, Birleşik Krallık’ın iç siyasetiyle ilgili bölünmeleri yansıtıyordu. Sonuç, referandumu öneren dönemin Başbakanı David Cameron’ı bile şaşırtmıştı. Cameron, referandumun başarısız olacağını umuyordu ve sonrasında bu olay ve yaratmış olduğu büyük sonuçlar nedeniyle pişmanlık duyduğunu ifade etti.
Kıta Avrupa’sında, Brexit şu ana kadar AB’nin bütünlüğünü tehdit etmiş gibi görünmemiştir ancak Avrupa’daki çeşitli ülkelerde ‘Avrupa Birliği Karşıtlığı’(Avroskeptisizm) artmasına yol açmış ve AB’den çıkma konusunda hangi ülkelerin Birleşik Krallık’ı takip edeceği konusunda spekülasyonlara neden olmuştur. 2019 tarihli bir makaleden ikna edici bir açıklamaya göre, Birleşik Krallık vatandaşlarının AB’den memnuniyetsizliği, AB projesine tam entegrasyonun eksikliği (özellikle Euro’nun para birimi olarak kabul edilmemesi) ve hükümet yapısının, çıkışı engelleyecek çok az kurumsal oyuncuya sahip olması gibi faktörler nedeniyle Birleşik Krallık AB’den çıkma konusunda özel bir eğilim göstermiştir. Aynı makale, diğer AB üyeleri arasında çıkması en olası ülkenin İtalya olduğu sonucuna varmıştır.30Üç yıl sonra, İtalya’nın sağcı koalisyonunun Giorgia Meloni’nin başkanlığında seçilmesi, İtalya’nın AB’den çıkış yapma ihtimali konusunda endişeleri yeniden alevlendirmiştir.31Ancak, sağcı partilerin nasıl yönetim sağlayacaklarına dair sızdırılan bir taslak program, Avroskeptisizmin sadece bir pazarlık aracı olduğunu göstermistir.32Öte yandan, Brexit’in en azından yeni bir üyeyi (bağımsızlık referandumu geçerse İskoçya’yı)AB’ye kazandırabileceği de tartışılıyor. Kısacası, Brexit, entegrasyon projelerinin geri dönüşlere karşı savunmasızlığını gösterirken, bir üye devletin ayrılışının mutlaka bir domino etkisi yaratmayacağını da göstermektedir. Uzun vadede, aslında memnuniyetsiz üye devletler bazen terk ettikleri organizasyonlara geri dönerler, tıpkı Fas’ın 1984’te Afrika Birliği Örgütü’nden (OAU) ayrılmasından sonra 2017’de birliğeyeniden dönmesi gibi. Bununla birlikte, AB’deki son gelişmeler, Birlik için gelecekteki modellerle ilgili tartışmaları derinleştirmiştir, “İhtiyaca Göre Avrupa” (Europe à la Carte), “Çok Hızlı Avrupa” (Multi-Speed Europe) ve “Çekirdek Avrupa” (Core Europe) gibi çeşitli öneriler de bu tartışmalar arasında yer almaktadır.
Bu dersleri ümmete uyarladığımızda, hiçbir çok uluslu ümmet organizasyonunun düzgün ve doğrusal bir yola sahip olamayacağını söylemek mümkündür. Önceki bölümde ümmet entegrasyon projelerinin tepkiler, rekabet ve düşmanlık ortaya çıkarma potansiyelinden bahsedilmişti; bu bölümde ise geri çekilme, katılmama ve devam eden iç gerilimler gibi sorunlar vurgulanmıştır. Ancak daha umut verici bir şekilde, önemli bir üyenin ayrılması bile, bir organizasyon veya çaba için kesin bir felaket anlamına gelmez. Bu, Fas-Afrika Birliği örneğinde veya 2017’de ABD’nin ticaret anlaşmasından çekilmesinin ardından bile, Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması’nın, Kapsamlı ve İleriye Dönük Trans-Pasifik Ortaklık Anlaşması olarak kısmen hayatta kalmasıyla kanıtlanmıştır.
7. Bulgu: Aşırı çok taraflılık, tersine sonuçlar doğurabilir.
Daha fazla entegrasyon çabası, her zaman daha fazla entegrasyon üretmez. Bir çaba başarısız olduğunda, özellikle dış güçler de üst üste müdahelelere kalkarlarsa, başarısızlıktan ders almak yerine başka başarısızlıklar yaşanabilir. Son yıllarda Sahel bölgesi, bu dinamiğin en önemli merkezlerinden biri olmuştur; Fransızların liderliğindeki askeri ve sivil girişim, peşinden gelen düzensiz ve ilave girişimlerle nihayetinde başarısız bir süreç ortaya çıkmıştır. Bir gözlemci, bunu bölgeye gönderilen “asker yeşilinin on iki tonu” olarak alaycı şekilde ifade etmiştir.33Buna bağlı olarak, bir bölgedeki çok taraflı çabaların dış güçlerin çıkarları doğrultusunda yönlendirildiği hissi, öfke ve direnişe sebep olabilir. Mesela Fransa destekli G5 Sahel Ortak Gücü, karargahını Mali’nin başkenti Bamako’ya taşıdığında büyük protestolar yapılmıştır.34Bölgesel çabalar daha yerli olduğunda bile, artan sayıda organizasyon sorun olabilir. Doğu Asya konusunda bir uzman, “Bölgede idare edilemeyecek kadar çok içiçe geçmiş çok taraflı kurum, yani bir kurumlar fazlalığı” olduğunu yazmaktadır.35Niteliğin niceliğe üstünlüğü ilkesi, her şeyde olduğu gibi bölgesel ve küresel entegrasyonda da geçerlidir.
Ümmetçi çabalar açısından bakıldığında bunun anlamı, başarılı entegrasyonun önündeki birçok engeli aşmak için üzerinde düşünülmüş bir tasarım, dikkatli planlama ve hedefe yönelik eylemlerin gerekli olduğudur. Bu engeller arasında devletler arası rekabetler ve çok taraflı örgütlerin bir avuç bölgesel veya küresel güç tarafından ele geçirilme riski yer almaktadır. Başarı, herhangi bir örgütün yürürlükteki girişim sayısından ziyade kendi hedeflerine ulaşma yeteneğiyle ölçülebilir. Dahası, bir başarısızlık yaşandığında, ilk girişimin üzerine yeni ve muhtemelen gereksiz bir girişim eklemek yerine mevcut girişimi içeriden reforme etmeye çalışmak daha iyi bir yaklaşım olabilir.
8. Bulgu: Özellikle 1991’den bu yana en güçlü entegrasyon modelleri, kapitalizmle uyumlu ve ona saygılı ancak aynı zamanda uyarlanabilir.
Bu makale boyunca ele alınan neredeyse tüm entegrasyon modelleri, 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşünden önce kurulmuş olup, Varşova Paktı ve SSCB’nin gücüne dayalı benzeri örgütler hariç, çoğu bu dönüm noktasından sağ çıkmıştır. Birçok entegrasyon projesinin hayatta kalmasındaki kilit unsurlardan biri, kapitalizmin egemen olduğu dünya sistemiyle uyumlu olmalarıdır. En belirgin örnek olarak, 1944’te kurulan Bretton Woods kurumları, küresel, Batı merkezli kapitalizmin işleyişi açısından hayati öneme sahip olmuştur.36IMF’nin resmi tarihçisi, Sovyet bloğunun IMF’ye katılmamasıyla ilgili olarak açıkça, “IMF büyük ölçüde piyasa odaklı ekonomileri istikrara kavuşturan kapitalist bir kulüp haline geldi” diye yazmaktadır.37IMF ve Dünya Bankası, koşullu kurtarma paketleri ve kredilerinin büyük Batılı hükümetlerin ve bankaların çıkarlarıyla örtüşmesi nedeniyle böylesine geniş küresel güçlere sahip olmuştur. Dünya Bankası, erken dönemlerinden itibaren, “kredi koşulları ve borçlu hükümetler adına sunduğu teknik destek çabaları aracılığıyla politika ortamını iyileştirme girişimlerinin, uluslararası özel yatırımlar için daha elverişli bir ortam oluşturduğunu” savunmuştur.38Dünya Bankası ve IMF, 1990’larda piyasa liberalizasyonu ve devlet yeniden yapılandırması konularında düşünceleri ve politikayı şekillendiren “Washington Mutabakatı”nın kritik bileşenleri haline gelmiştir. Dünya Bankası ve IMF aracılığıyla yönlendirilen entegrasyon, bu nedenle kapitalist bir entegrasyon biçimidir ve güçlerini önemli ekonomik kapasitelerinden almışlardır. Bununla birlikte, bu iki kurum değişen koşullara ve değerlere uyum sağlamış; iklim değişikliği gibi yeni öncelikleri benimseyerek zamanla daha çok yönlü yapılar haline gelmiştir.
Çin’in dünya sistemine giderek artan şekilde entegre olması, kapitalizm ve “serbest ticaret” ile ilişkisi konusunda hem Çin’in içinde hem de Çin ile dünyanın geri kalanı arasında önemli müzakereleri beraberinde getirmiştir. Hâlâ resmi olarak komünist olmasına rağmen, Çin’in, devlet mülkiyetindeki işletmelerin yerel ve küresel pazarlarda rekabet ettiği bir tür “devlet kapitalizmi” uyguladığı yönünde ikna edici tanımlar yapılmıştır. Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılımı, ekonomi politikalarında önemli tavizler vermesini gerektirmiştir. Ancak bu süreç, Çin’in para birimlerini manipüle ettiği ve “Çin pazarına erişim koşulu olarak yabancı şirketlere zorunlu teknoloji transfer anlaşmaları dayattığı” iddialarıyla ilgili uzun süredir devam eden tartışmaları da beraberinde getirmiştir.39Ümmet açısından buradaki önemli nokta, Çin gibi yükselen küresel bir gücün bile büyük bir çok taraflı kuruluşa katılmak için köklü değişiklikler yapmak zorunda kalması ve küresel kapitalist plan ve beklentilerden sapmanın büyük gerilimlere yol açabileceğidir.
Birkaç istisna dışında, Birleşmiş Milletler sistemi de küresel kapitalizmi tamamlayıcı bir yapı olarak görülebilir. BM’nin en dramatik askeri, siyasi ve insan hakları müdahaleleri, kapitalist dünya sisteminin çeperlerinde gerçekleşmiştir ve bu durum, BM’nin rolünün önemli bir kısmının siyasi alanda, Ekonomik ve Sosyal Konsey (ECOSOC), Dünya Bankası ve IMF’nin ekonomik alandaki işlevine -yani “çevresel” ülkeleri istikrara kavuşturmaya çalışmak- genel hatlarıyla eşdeğer olmasına yol açmıştır. Ayrıca BM, özellikle Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonraki kritik dönemde kendisini bilinçli bir şekilde “kapsayıcı kapitalizmin” aracı olarak konumlandırmıştır. Bir yazarın, BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın (1997-2006) görev dönemine ilişkin sözleri bunu doğrular niteliktedir: “On yıl önce gerçekleşmesi imkansız görünen bir ortaklığın ifadesi olarak, BM ve daha ‘sosyal odaklı iş dünyası’ savunucuları artık güçlerini birleştirmişti ve bu birliktelik, kapsayıcı kapitalizm ve kapsayıcı küreselleşme gibi temel kavramların hem yönetim metinlerinde hem de önemli BM yayınlarında yer almasıyla sembolleşmiştir.”40Bununla birlikte, BM’nin çalışmaları, özellikle de iklim eylemi konusunda bir koordinasyon organı olarak oynadığı rolü ile küresel kapitalizmin gereklilikleri arasında giderek daha açık gerilimler ortaya çıkmaktadır. Mevcut BM Genel Sekreteri António Guterres, küresel eşitsizlik konularında nispeten açık sözlü davranmış ve bu eşitsizliği BM Güvenlik Konseyi ile Bretton Woods kurumları gibi yapılar içindeki güç dengelerine ve ayrıca “serbest piyasaların herkes için sağlık hizmeti sunabileceği yalanına; ücretsiz bakım işinin iş sayılmadığı yanılsamasına; ırkçılığın sona erdiği yanılgısına; hepimizin aynı gemide olduğumuz efsanesine” bağlamıştır.41
Ümmet açısından, çağdaş küreselleşme ve kapitalizmin iç içe geçmiş yapısı önemli soruları gündeme getirmektedir. Ümmet, isteyerek ya da istemeyerek bu sürecin bir parçası olmuştur. Örneğin küresel İslami finans sektörü, küresel kapitalizme yönelik bir tür yanıt niteliğindedir. Bu sektör, kapitalizmle uyumlu (ve belki de fazlasıyla itaatkar) olmakla birlikte kendine özgü unsurlar da taşır. Bununla birlikte, dünya pazarına entegrasyon, ümmetin birçok bölgesinde derin sarsıntılar yaratmıştır ve çoğunluğu Müslüman olan birçok ülke “yapısal uyum” ve “şok terapisi” gibi uygulamaların olumsuz etkilerine maruz kalmıştır. Bugün ümmet içinde İslam ve kapitalizm arasındaki ilişkiye dair çeşitli bakış açıları mevcuttur. Bu görüşler, kapitalizmin tam anlamıyla benimsenmesinden, belirli sosyal refah düzenlemeleriyle birlikte kısmen kabul edilmesine, İslam’ın kendi benzersiz ekonomik sistemi ve ideolojisini temsil ettiği iddiasından, Marksist düşünceyle ilişkilendirilen tarihsel ve ontolojik materyalizmi saymazsak İslam’ın en çok sosyalizmle uyumlu olduğu görüşüne kadar uzanmaktadır. İslam ve kapitalizm arasındaki ilişkiyi ele almak, uzun vadede ümmet odaklı organizasyonların neyi başarmayı hedeflediğini, nasıl finanse edilip sürdürüleceğini ve seküler kuruluşlarla nasıl ilişkiler kuracağını belirlemek açısından hayati rol oynayacaktır. 1945 sonrası dönemde küresel ekonomik entegrasyon, küresel siyasi entegrasyondan çok daha hızlı ilerlemiş olsa da, ümmetçi düşünce büyük ölçüde siyasi meseleler üzerinde yoğunlaşmıştır.
9. Bulgu: Mevcut koşullar altında, seküler entegrasyon modellerini açıkça İslami terimlerle yeniden tasavvur etmek zor olacaktır; zira bazı entegrasyon modelleri, özellikle bölgesel düzeyde olanlar, seküler vatandaşlık anlayışına dayanmaktadır.
Çağımızla ilgili temel bir gözleme göre, her tür egemen seküler ideoloji, devletlerin ulusal vatandaşlığa dayalı ayrımcılık yapmasını meşru, ancak dini kimliğe dayalı ayrımcılık yapmasını kınanacak bir durum olarak görmektedir. Bu makalede ele alınan BM, AB, Afrika Birliği (AU) ve diğer kuruluşların tümü, üyelik için temel kriter olarak coğrafya ve resmi devlet statüsüyle tanımlanan ulus-devlet statüsünü esas alır. Ezici çoğunluğu Müslüman olan bölgeleri kapsayan Arap Ligi, Arap Mağrip Birliği ve G5 Sahel gibi organizasyonlar bile üyeliği ulus-devlet temelli terimlerle düşünmektedir; bu durum İslam İşbirliği Teşkilatı (OIC) için de geçerlidir (ki bu da OIC’ye katılmanın Nijerya örneğinde olduğu gibi iç siyasette neden bazen tartışmalı bir konu haline geldiğini açıklar).42
Küreselleşmenin ulus-devletin önemini azaltıp azaltmadığı bu makalenin kapsamını aşan bir sorudur ancak kısa vadede, büyük göç hareketleri ve uzak diyarlarda kurulan diasporaların yükselişleri bile ulus-devlet vatandaşlığının önemini azaltmaktan çok pekiştirmiş gibi görünmektedir.
Üyelik meselesi ve bunun hangi temele dayandırılacağı sorusu, seküler entegrasyon modellerinin doğrudan ümmet bağlamına aktarılmasını zorlaştırmaktadır.. Ulus-devlet modeline dayanan herhangi bir çok taraflı örgüt ya sekülerleşme riskiyle karşı karşıya kalır ya da aşırı derece tartışmalı bir hâle gelebilir. Öte yandan, dini temellere (Müslüman/gayrimüslim) dayanan veya bu yönde ayrımcılık yapan bir çok taraflı örgüt de tartışma ve tepkiyle karşılaşabilir. İslami yardım sektörü, gayrimüslim güçlerin hakim olduğu bir dünyada bile dini temelli dayanışmaların ulusötesi bir şekilde hayata geçirilebileceğini göstermektedir. Bununla birlikte, İslami hayır kurumlarının maruz kaldığı yoğun denetimve zaman zaman maruz kaldıkları düşmanca tutum, gerçekten siyasi ağırlığı olan bir ümmetçi örgütün karşılaşabileceği tepkilere dair bir ön fikir vermektedir.
10. Bulgu: Ümmetçi düşünürler, ümmete sağlayacağı faydalar nedeniyle belirli “seküler” entegrasyon biçimlerini, özellikle de insanların daha özgür hareket etmelerine olanak tanıyan entegrasyon türlerini, desteklemeli ve savunmalıdır.
Kanaatime göre, ümmetçi bir projeyi temellendirecek bir ana toprak parçası olmadan, daha fazla ümmetçi entegrasyonun gerçekleşmesi, fikir alışverişi ile mümkündür. Bu tür bir fikir alışverişi internet sayesinde büyük ölçüde kolaylaşmış olup, COVID-19 pandemisi de küresel sanal bağlantı biçimlerini artırmıştır. Yine de fiziksel toplantılar işbirliği açısından hayati önem taşımakta ve bu da insanların serbest dolaşımının genel olarak ümmet ve özellikle ümmetçi düşünürler ve aktivistler için olumlu olduğu anlamına gelmektedir. Bu bakış açısıyla değerlendirildiğinde, Avrupa Birliği hiçbir şekilde ümmetçi bir proje değildir, ancak belirli ümmetçi faydalar sağlamaktadır. Aynı şekilde, Brexit ümmet için bir darbedir. Bu nedenle ümmetçi aktivistler, 2016 Afrika Birliği zirvesinde başlatılan ancak sonrasında atıl kalan “Afrika Pasaportu” gibi serbest dolaşıma ilişkin girişimleri teşvik edebilir ve etmelidir.43Daha soyut bir düzeyde ise, ulusal kimliklerin bölgesel veya küresel kimliklere dönüşmesi de ümmet açısından net bir kazançtır. Bölgesel kimlikler çeşitli türde şovenizmi körükleyebilir ancak şimdiye kadar ulusçuluk kadar siyasi açıdan yıkıcı etkiler yaratmamıştır.
Ümmetci düşünürler, barış ve istikrarı teşvik etmeye yönelik çabaların birçoğunu da destekleyebilirler. Çok taraflı organizasyonlar, en azından, dünya genelindeki, Filistin, Batı Sahra, Darfur ve Keşmir gibi ümmeti etkileyen durumların da dahil olduğu şiddetli çatışmaları çözmeye çalışan öncelikli aktörlerden bazıları olmuştur. Öte yandan, çok taraflı organizasyonlar aynı çatışmaların engellenmemesinde de rol oynamışlardır; Amerika Birleşik Devletleri’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Filistin’deki yasa dışı yerleşim faaliyetlerini kınayan kararları veto etmesi buna örnektir. Ayrıca, BM barış gücü askerlerinin zaman zaman, sivil halka yönelik sistematik gibi görünen istismar ve saldırıları ile ilgili son derece endişe verici raporlar da bulunmaktadır. Ümmetçi düşünürlerin, çok taraflı organizasyonların güç kullanmasını destekleyip desteklememeleri gerektiği, her durumda tek tek değerlendirilmeli ve bu değerlendirmelerde, sorumluluk üstlenme ya da beklenmeyen sonuçlar göz önünde bulundurulmalıdır. Gambiya’da, 2017’de ECOWAS yedek kuvvetlerinin, Başkan Yahya Jammeh’in seçim sonuçlarını kabul etmemesinin ardından iktidardan uzaklaştırılmasını sağlamaları, o ülkedeki birçok vatandaş için yaşam koşullarını daha iyi hale getiren bir müdahale örneğidir. Buna karşın, Arap Ligi’nin 2011 yılında NATO’nun Libya’ya müdahalesine onay vermesi, Müslüman çoğunluklu topraklarda faaliyet gösteren bir çok taraflı örgütün tarihin yanlış tarafında yer aldığı ve bir üye devleti kaosa sürüklemesine yardımcı olduğu bir örnek olarak değerlendirilebilir.Son olarak, bu yazarın görüşüne göre, ümmetçi düşünürler “serbest ticaret” ve “yapısal uyum”un ümmet için sözde faydalarına son derece şüpheyle yaklaşmalıdır. En hafif tabirle, tüm entegrasyonlar iyi entegrasyon değildir ve “özgürlük”ün tüm biçimleri ümmetçi düşünce ve pratikle uyumlu değildir. Ümmetçi düşünce, ulus-devlet modelinin sınırlarını aşmayı amaçlasa da, bu, devletlerin ekonomik politika belirleme yetkilerini Batılı kurumlara devretmenin ümmetçi entegrasyon için bir yol olduğu anlamına gelmez. Ümmetin kabul edeceği ekonomik model ne olursa olsun—bu soru bu makalenin kapsamı dışında kalmaktadır—bu model içeriden, ümmetin kendi ihtiyaçlarına ve ilkelerine göre belirlenmelidir.
Sonuç
Bu makale, ümmetçi entegrasyon projelerine yönelik çıkarımları dikkate alarak, yakın tarihli ve güncel seküler entegrasyon girişimlerini ve küresel yönetişim modellerini, özellikle de çok taraflı kuruluşları incelemiştir. Bu entegrasyon modelleri, genelde Batı merkezli ve kapitalizm odaklı olup kendi içinde büyük adaletsizlikler, çelişkiler ve hatalardan muzdariptir. Bununla birlikte, bu modellerin başarıları ve başarısızlıkları, gelecekteki ümmetçi entegrasyon projeleri için önemli dersler sunmaktadır. Bu dersler arasında, böyle projelerin nasıl yapılandırılabileceği, üye devletler arasındaki rekabetlerin doğuracağı büyük zorluklar ve mevcut koşullarda vatandaşlık ve siyasi kimlik anlayışlarını ulus-devlet kurgusunun ötesine taşımanın güçlükleri gibi meseleler yer almaktadır..
Bu makale ve daha geniş açıdan Ümmetiks çalışmaları ışığında, geleceğe yönelik önemli araştırma konuları şunları içermektedir: (a) mevcut İslami çok taraflı kuruluşların başarıları ve sınırlamaları, özellikle İİT ve Müslüman Dünya Ligi; (b) mevcut çok taraflı kuruluşların yalnızca birer model olma değil, aynı zamanda ümmetçi entegrasyon için araç olma imkânı veya yetersizliği; ve (c) gelecekteki ümmetçi kuruluşların potansiyel finansman ve organizasyon yapıları. Bu tür sorulara cevap vermek, ümmetçi teoriden pratiğe geçiş için kritik öneme sahip olacaktır.
Geleceğe bakıldığında, ümmetçi düşünürlerin, güçlü ve yetkin bir ümmetçi çok taraflı kuruluşun ortaya çıkmasına zemin hazırlamak için —şayet bu entegrasyon yolu uygun görülürse— daha yapacak çok işleri olduğu açıktır. Bu makalenin başında dile getirilen bazı düşünceleri tekrar edecek olursak, kısa ve orta vadede “aşağıdan yukarıya” entegrasyonun “yukarıdan aşağıya” entegrasyona göre daha ümit verici bir yol olduğu görülmektedir; dahası, aşağıdan yukarıya entegrasyon, zamanla yukarıdan aşağıya entegrasyon için gerekli şartların oluşmasına da katkı sağlayabilir. Yukarıdan aşağıya doğru entegrasyon gerçekleştiğinde ise, muhtemelen küresel düzeyde değil, bölgesel düzeyde başlamak daha uygulanabilir olacaktır. O aşamada en iyi model, coğrafi olarak komşu ve güçlü devletlerden oluşan bölgesel bir model olacaktır, böylece örgüt tek bir devletin aracı haline gelmeyecektir.
Önerilen Alıntı:
Alexander Thurston, “Secular Integration Models and Global Governance Schemes: Lessons for Ummatic Integration,” Ummatics, 3 Mayis 2023, https://ummatics.org/papers/secular-integration-models-and-global-governance-schemes-lessons-for-ummatic-integration.

Alexander Thurston
Alexander Thurston, Cincinnati Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi Yardımcı Doçentidir. Araştırmaları Batı Afrika'daki İslam düşüncesi ve aktivizmi üzerine yoğunlaşmaktadır. Nijerya'da Selefilik: İslam, Vaaz ve Politika (Cambridge University Press, 2016), Boko Haram: Bir Afrika Cihatçı Hareketinin Tarihi (Princeton University Press, 2018) ve Kuzey Afrika ve Sahel Cihatçıları: Yerel Politikalar ve İsyancı Gruplar (Cambridge University Press, 2020) kitaplarının yazarıdır. Sahel Blog'da blog yazmaktadır.
Notes
- Örnegin bkz., John Ikenberry, “The End of Liberal International Order?” International Affairs 94, no. 1 (2018): 7-23.
- John Mearsheimer, “Bound to Fail: The Rise and Fall of the Liberal International Order,” International Security 43, no. 4 (2019): 7-50, 16.
- Kyle Lascurettes, Orders of Exclusion: Great Powers and the Strategic Sources of Foundational Rules in International Relations (Oxford: Oxford University Press, 2020).
- Bu örneklerin tamamı, üye devletlerin nispeten gönüllü bir şekilde katılabileceği veya ayrılabileceği örgütlerden oluşmaktadır ancak bazen Dünya Bankası veya IMF ile olan bir ilişki, fiilen zorlayıcı bir dizi mali yükümlülükler ağıyla birlikte gelir; bu makale, bir devletin diğerine fetih, ilhak gibi veya diğer zorlayıcı entegrasyon biçimlerini ele almamaktadır.
- Joseph Kaminski, “Irredeemable Failure: The Modern Nation-State as a Nullifier of Ummatic Unity,” Ummatics Institute, Aralik 14 2022, https://ummatics.org/2022/12/14/irredeemable-failure-the-modern-nation-state-as-a-nullifier-of-ummatic-unity/.
- Bu perspektiflere genel bir bakış ve Euro Bölgesi’ndeki son gelişmelere ilişkin farklı yorumlar için bkz. Liesbet Hooghe ve Gary Marks, “Grand Theories of European Integration in the Twenty-First Century,” Journal of European Public Policy 26, no. 8 (2019): 1113-1133.
- Sekülerizm hakkında bkz. Talal Asad, Formations of the Secular: Christianity, Islam, Modernity (Stanford, CA: Stanford University Press, 2003); ve Hussein Agrama, Questioning Secularism: Islam, Sovereignty, and the Rule of Law in Modern Egypt (Chicago: University of Chicago Press, 2012).
- Bu organizasyonlar hakkında bkz. Reinhard Schulze, “Transnational Wahhabism: The Muslim World League and the World Assembly of Muslim Youth,” Wahhabism and the World: Understanding Saudi Arabia’s Global Influence on Islam, ed. Peter Mandaville (Oxford: Oxford University Press, 2022), 93-113.
- Bob Reinalda, Routledge History of International Organizations: From 1815 to the Present Day (London: Routledge, 2009).
- Shogo Suzuki, Yongjin Zhang, Joel Quirk, eds., International Orders in the Early Modern World: Before the Rise of the West (London: Routledge, 2016); ve Ayse Zarakol, Before the West: The Rise and Fall of Eastern World Orders (Cambridge: Cambridge University Press, 2022).
- Jamie Martin, The Meddlers: Sovereignty, Empire, and the Birth of Global Economic Governance (Cambridge, MA: Harvard University Press, 2022).
- Bretton Woods konferansı ve bu çerçevedeki daha geniş meseleler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Benn Steil, The Battle of Bretton Woods: John Maynard Keynes, Harry Dexter White, and the Making of a New World Order (Princeton: Princeton University Press, 2013); ve Eric Rauchway, The Money Makers: How Roosevelt and Keynes Ended the Depression, Defeated Fascism, and Secured a Prosperous Peace (New York: Basic Books, 2015), 11 ve 12. bölüm.
- Post-kolonyal dönemde Fransız etkisinin nasıl devam ettiğine dair Afrika’da iki örnek için bkz. Nathaniel Powell, France’s Wars in Chad: Military Intervention and Decolonization in Africa (Cambridge: Cambridge University Press, 2021); ve Fanny Pigeaud ve Ndongo Samba Sylla, Africa’s Last Colonial Currency: The CFA Franc Story (London: Pluto Press, 2021).
- Müslüman toprakların bağımsızlık sürecinde karşı karşıya kaldıkları ikilemler ve zorluklara dair klasik bir çalışma için bkz. Marshall Hodgson, The Venture of Islam: Conscience and History in a World Civilization, Volume 3 (Chicago: The University of Chicago Press, 1974), Altıncı Kitap, VII. bölüm.
- James Boughton, The IMF and the Force of History: Events That Have Shaped the Global Institution (Washington, DC: International Monetary Fund, 2014), 26-27.
- Bazı araştırmacılar, barışı koruma görevlerinin genellikle anlatıldığından daha başarılı olduğunu ve bu başarının, karar alma yetkisinin BM genel merkezinden görev yerine devredilmesiyle ilişkili olduğunu savunmuştur. Örneğin bkz. Lise Howard, UN Peacekeeping in Civil Wars (Cambridge: Cambridge University Press, 2007).
- Anjali Dayal, Incredible Commitments: How UN Peacekeeping Failures Shape Peace Processes (Cambridge: Cambridge University Press, 2021), 1.
- Mark Beeson, “Multilateralism in East Asia: Less than the Sum of Its Parts?” Global Summitry 2, no.1 (2016): 54-70, 55’te.
- Gregory Mann, From Empires to NGOs in the West African Sahel: The Road to Nongovernmentality (Cambridge: Cambridge University Press, 2015), 11.
- Celeste Hicks, Africa’s New Oil: Power, Pipelines and Future Fortunes (London: Zed Books, 2015), özellikle Birinci Bölüm. Ayrıca bkz. Tom Long, A Small State’s Guide to Influence in World Politics (Oxford: Oxford University Press, 2022).
- Oumar Ba, States of Justice: The Politics of the International Criminal Court (Cambridge: Cambridge University Press, 2020), 2.
- Malik Mufti, Sovereign Creations: Pan-Arabism and Political Order in Syria and Iraq (Ithaca, NY: Cornell University Press, 1996), 2.
- Donn Kurtz, “Political Integration in Africa: The Mali Federation,” The Journal of Modern African Studies 8, no.3 (1970): 405-424, 417’de.
- “Sirte Declaration,” 9 Eylül 1999, https://archives.au.int/bitstream/handle/123456789/10157/1999_Sirte%20_Decl_%20E.pdf.
- Jeanne Le Bihan, “Maroc-Mauritanie : quand un prédicateur réveille le contentieux territorial,” Jeune Afrique, 18 Agustos 2022, https://www.jeuneafrique.com/1369844/politique/maroc-mauritanie-quand-un-predicateur-reveille-le-contentieux-territorial/.
- Carolyn M. Shaw, “Limits to Hegemonic Influence in the Organization of American States,” Latin American Politics and Society 45:3 (2003): 59-92.
- Bkz. Enrico Spolaore, “Monnet’s Chain Reaction and the Future of Europe,” VoxEU, 25 Temmuz 2015, https://cepr.org/voxeu/columns/monnets-chain-reaction-and-future-europe.
- Avrupa Birliği’nin, Başbakan Viktor Orbán’ın iktidarı kötüye kullanmasına karşı nispeten cılız tepkisi hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Philippe Dam, “European Parliament Ups Pressure for Action on Hungary,” Human Rights Watch, 15 Eylül 2022, https://www.hrw.org/news/2022/09/15/european-parliament-ups-pressure-action-hungary.
- Aderanti Adepoju, Alistair Boulton ve Mariah Levin, “Promoting Integration through Mobility: Free Movement under ECOWAS,” UNHCR, 2007, https://www.unhcr.org/in/media/28647.
- Markus Gastinger, “Brexit! Grexit? Frexit? Considerations on How to Explain and Measure the Propensities of Member States to Leave the European Union,” EUI Working Papers, Robert Schuman Centre for Advanced Studies, No. 85, 2019, https://cadmus.eui.eu/bitstream/handle/1814/64565/RSCAS_2019_85.pdf.
- “A ‘Seismic’ Shift: Will Meloni’s Italy Turn Its Back on Europe?” France 24, 28 Eylül 2022, https://www.france24.com/en/europe/20220928-will-the-new-far-right-government-of-italy-s-meloni-turn-its-back-on-europe.
- Hannah Roberts, “Leaked Manifesto: Italian Right-Wingers Will Dump Euroskepticism in Bid for Power,” Politico Europe, 11 August 2022, https://www.politico.eu/article/italian-right-wingers-dump-euroskepticism-in-bid-to-win-power/.
- Fabien Offner, “A Dozen Shades of Khaki: Counter-Insurgency Operations in the Sahel,” The New Humanitarian, 11 January 2018, https://www.thenewhumanitarian.org/analysis/2018/01/11/dozen-shades-khaki-counter-insurgency-operations-sahel.
- “Bamako: Des échauffourées à Badalabougou suite à la reprise des manifestations contre l’installation du QG du G5 Sahel,” Malijet, 5 July 2019, https://malijet.com/actualite-politique-au-mali/flash-info/229814-bamako-des-%C3%A9chauffour%C3%A9es-%C3%A0-badalabougou-suite-%C3%A0-la-reprise-des-m.html.
- Jaehyon Lee, “Reviving Multilateralism in East Asia: Small and Medium Powers, Connectivity and Covid-19” in Responding to the Geopolitics of Connectivity: Asian and European Perspectives, eds. Christian Echle. Bart Gaens, Megha Sarmah, and Patrick Rueppel (Singapore: Konrad Adenaur Stiftung, 2020), 59-72, at 59, https://www.kas.de/documents/288143/10822438/Panorama_2019_02_4c_v5d_JaehyonLee.pdf/c32b6d83-6d65-5d1a-ad09-932b35de7ab9?t=1606102326182.
- The Bretton woods institutions survived even the collapse of the “Bretton Woods system” of monetary exchange rates, which was initially based on a U.S. dollar pegged to the gold standard, and an “adjustable peg” for other major currencies convertible to dollars; the United States’ abandoned the gold standard in 1971, but by then the Fund and the Bank were well established.
- Boughton, The IMF and the Force of History, 18.
- Michael Gavin and Dani Rodrik, “The World Bank in Historical Perspective,” The American Economic Review 85, no.2 (1995): 329-334, at 331.
- Petros Mavroidis and Andre Sapir, China and the WTO: Why Multilateralism Still Matters (Princeton: Princeton University Press, 2021), 3.
- Christian Olaf Christiansen, “Partnerships Against Global Poverty: When ‘Inclusive Capitalism’ Entered the United Nations” in Histories of Global Inequality: New Perspectives, ed. Christian Olaf Christiansen and Steven L.B. Jensen (Cham, Switzerland: Springer/Palgrave Macmillan, 2019), 277-300, at 278.
- “UN Chief: World ‘At the Breaking Point’ with Vast Inequality,” Al Jazeera, 18 July 2020, https://www.aljazeera.com/news/2020/7/18/un-chief-world-at-the-breaking-point-with-vast-inequality.
- See Toyin Falola, Violence in Nigeria: The Crisis of Religious Politics and Secular Ideologies (Rochester, NY: University of Rochester Press, 1998), Chapter 3.
- Emmanuel Igunza, “Should Africa Have a Single Passport?” BBC News, 19 July 2016, https://www.bbc.com/news/world-africa-36823644.


